13 Aralık 2018 Perşembe

BREXİT’TEN TREXİT’E AVRUPA NEREYE? "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (Ankara, 02 Mayıs 2017)-ANKARA KALESİ NO: 232-Geçmişte kalan yüzyılın getirmiş olduğu birikimler yeni bir dünya yapılanmasının önünü açarken, geleceğe dönük beklentiler geçmişin devamı doğrultusunda öne çıkmış ama tamamen tersi bir çizgide beklenmeyen olaylar ortaya çıkınca, siyasal gelişmeler de bu gibi durumların etkisi altında kalmış ve beklenenden çok farklı bir dünya yapılanması ile insanlık karşı karşıya kalmıştır.

ANKARA KALESİ NO: 232 

"BREXİT’TEN TREXİT’E AVRUPA NEREYE?
Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN 
Ankara, 02 Mayıs 2017


Yirmi birinci yüzyılın içlerine doğru gidildikçe ve yerküre bu doğrultuda yuvarlandıkça ortaya yeni yeni manzaralar çıkmaktadır. Yirminci yüzyılın birikimleriyle yeni bir yüzyıla girmiş olan dünya, bu yeni yüzyıl içerisinde yoluna devam ettikçe, eskisinden çok farklı olarak hiç beklenmeyen yeni oluşumların gündeme geldiği ve bu doğrultuda dünya ülkelerinin beklenenden çok farklı durumlar ile karşı karşıya geldikleri görülmektedir. Geçmişte kalan yüzyılın getirmiş olduğu birikimler yeni bir dünya yapılanmasının önünü açarken, geleceğe dönük beklentiler geçmişin devamı doğrultusunda öne çıkmış ama tamamen tersi bir çizgide beklenmeyen olaylar ortaya çıkınca, siyasal gelişmeler de bu gibi durumların etkisi altında kalmış ve beklenenden çok farklı bir dünya yapılanması ile insanlık karşı karşıya kalmıştır. Yeni yüzyılın daha ilk çeyreği dolmadan , geçen asırdan gelen dünya sahnesinde önemli değişikliklerin devreye girdiği görülmekte ve daha şimdiden eskisinden çok farklı bir dünya yapılanması ile insanlık karşı karşıya kalmaktadır . Küresel anlamda bütün dünya kıtalarını kapsayan bir değerlendirme olarak böyle bir sonuca varırken , her kıta gibi Avrupa kıtası da kendi payına düşen yeni gelişmeler ve çok farklı bir değişim rüzgarı ile karşı karşıyadır . Çağdaş uygarlığın beşiği olarak kabül edilen bu dünyanın en küçük kıtasındaki yeni gelişmeler gene bütün dünyanın geleceğini yakından etkileyecekmiş gibi görünmektedir . 

Avrupa Birliği , yirminci yüzyılda başlayarak çeşitli siyasal gelişmeler ile yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru tamamlanma sürecini bitirmesi beklenen bir önemli siyasal oluşum olarak tarih sahnesine geçen yüzyılın ortalarında gündeme gelmiş olan bir siyasal gelişme idi . Geçen yüzyılın iki büyük dünya savaşına sahne olmasından sonra , bu doğrultuda yüz milyondan fazla insanını kaybeden Avrupa ülkelerinin bir kıtasal birlik çatısı altına alınmasıyla, üçüncü dünya savaşını önleyebilecek bir uluslararası barışın ilk adımları atılmıştır .Dünya savaşları sonrasında , kömür-demir-çelik gibi ana sanayi dallarında başlatılan işbirliği, daha sonraki aşamada bir ortak pazara ve çeyrek asırlık bir hazırlık sonrasında da Avrupa Topluluğuna dönüşüyordu . Yirminci yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde Avrupa kıtasındaki ülkelerin büyük çoğunluğunu çatısı altında birleştiren bu ortak dayanışma girişimi , yirmi birinci yüzyıla girerken kendisini bir kıtasal birlik görünümünde Avrupa Birliği olarak ilan ediyordu .Soğuk savaşın ortadan kalkmasıyla Avrupa ülkeleri daha kolay bir biçimde bir araya gelerek ,ABD ve SSCB arasında sıkışmış bir küçük kıta görünümünden bir an önce kurtulmak istiyordu . Böylesine bir yaklaşım da kıtanın büyük ülkelerinin öncülüğünde bir kıtasal oluşuma giden yolu kolaylaştırıyordu .İkinci dünya savaşını okyanus ötesi güç ile Bolşeviklerin kurmuş olduğu Sovyetler Birliğinin kazanması üzerine , bütün dünyayı beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa kıtasının büyük devletleri ,kendilerinin öncülüğünde daha etkili bir Avrupa yapılanması arayorlardı. 

Bütün dünya kıtalarına egemen olmak ve buralarda birbirleriyle hegemonya savaşları sürdürmek durumunda olan Avrupa’nın büyük ülkeleri , iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği gibi iki büyük kıtasal oluşum ile mücadele edebilmek amacıyla kendi kıtalarını da böylesine büyük bir kıtasal birlikteliğe kavuşturarak , iki büyük güç merkezi arasında sıkışıp kalmaktan kurtulmak istemişlerdir . Ekonomik alanda başlayan işbirliğinin kısa zaman içerisinde hukuk ve diğer sosyal alanlara yayılması üzerine , Avrupa devletleri bir büyük kıtasal oluşumu meydana getirmek üzere , yirminci yüzyılın ikinci yarısında kendi aralarında toplanarak ve kıtasal zirve toplantıları düzenleyerek , Amerika Birleşik Devletleri gibi bir büyük kıtasal devlet konumunda Avrupa Birliğini ya da Avrupa Birleşik Devletleri düzenini kurmak için yola çıkmışlardır . Böylesine büyük bir amaç doğrultusunda Avrupa ülkeleri yola çıkarken , Avrupa Birliği yapılanması bütün Avrupalıların kafasında önemli bir ütopya olarak yer alıyordu . Yüzyılların bitmek tükenmek bilmeyen savaşları ve en sonunda iki büyük cihan savaşının getirdiği yüz milyonu aşkın insan kaybı , artık insanlığın bir şeyler yapmasını gerekli kılıyordu . İki büyük dünya savaşı sonrasında kalıcı bir barış düzeninin kurulamaması,aksine Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi iki yeni büyük emperyalist devlet yapılanmasının ortaya çıkması üzerine eski dünyanın uygar kıtası olarak ya da Avrupa’nın denge kurucu bir merkez olarak yeni bir kıtasal birlik ile dünya sahnesinde yeniden öne çıkması gerekiyordu .Evrensel bir barış düzeninin kalıcı olarak ortaya çıkarılabilmesi için büyük kıtasal oluşumlar arasında yeni dengelerin kurulması gerekiyordu . Ancak birbirini denetleyebilecek güçte oluşumların caydırıcı güç olarak etkinliğini duyurması nedeniyle , Amerikan ve Rus emperyalizmlerine karşı bir güç dengesi olabilecek Avrupa Birliği gerekliliği uluslararası alanda kendisini hissettirmesi üzerine , Avrupa’nın önde gelen büyük devletlerinin öncülüğünde Avrupa Birliği oluşumu dünya sahnesinde yerini alıyordu . 

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar İngiltere’nin temsil ettiği dünya devleti yapılanması oluşumunu ,birinci dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri devralıyordu. Uzun yıllar bilimin,kültürün ve uygarlığın beşiği olan Avrupa’nın dünya savaşlarının altında kalması üzerine bu alanlardaki öncü konumunu yitirdiği ortaya çıkmıştır .Böylesine bir kimliğe sahip olan Avrupa ülkeleri gene eskisi gibi uygarlık yarışında ön plana geçmek arzuları , ABD ve SSCB ile olan rekabeti öne çıkarıyordu . ABD ve SSCB gibi sonradan olma büyük siyasal güçlerin karşısında beş yüz yıllık uygarlığın ,bilimsel ve kültürel gelişmelerin öncüsü olan Avrupa ülkeleri yeniden eski konumlarına gelebilmek üzere de barış ve işbirliği içerisinde bir kıtasal birliğe yönelmeye başlıyorlardı . İşte tam bu aşamada Avrupa Birliği gibi batılı ve gelişmiş bir kıtasal oluşumun Avrupalıların zihninde büyük bir ütopya olarak öne çıktığı görülmektedir .Bir yandan komşu ülkeler ile diğer yandan da sömürgelerdeki savaşlar Avrupa devletlerini kalıcı bir barış düzeni aramaya doğru sürüklediği bir aşamada , Avrupa Birliği ütopyasının Avrupa insanlarının düşüncelerinde yer etmesini anlayışla karşılamak gerekmektedir . Amerika Birleşik Devletlerinin zaman içinde ekonomik , teknolojik ve bilimsel çalışma alanlarında fazlasıyla ileri gitmesi üzerine ,Avrupa ülkeleri giderek açılan arayı kapatabilmek üzere de bir araya gelmek zorunda kalmışlar ve belirli bir zaman dilimi sonrasında da ABD ve SSCB ile çeşitli alanlarda rekabete kalkışarak yarışmışlardır . Avrupa ülkelerinin bu gibi ortak girişimlerine karşı ABD ve SSCB gibi dünya güçleri ortaya çıkan rekabet düzeni içerisinde Avrupa’daki kıtasal gelişmeleri dikkate alarak hareket etmişlerdir . 

Yirminci yüzyılın sonlarında biçimlenmeye başlayan Avrupa Birliği , yarım yüzyıllık bir ortak geçmişin ürünü olarak dünya sahnesinde yerini korumaya devam etmiştir . Yüzyılın son on yılında Sovyetler Birliği gibi bir büyük kıtasal devlet oluşumu çözülürken ,bu büyük yapılanmanın yanı başında bir başka kıtasal oluşum olarak Avrupa Birliği dünya sahnesindeki yerini alıyordu . Önce altı merkezi Avrupa devletinin bir araya gelmesiyle başlayan kıtasal birliktelik, sonraki yıllarda diğer Avrupa devletlerinin birliğe katılmalarıyla yirmi sekiz devletin büyük birlikteliğine dönüşüyordu .Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte sona eren soğuk savaş dönemi sonrasında bütün dünya bir küreselleşme akımının etkisi altına girerken ,Avrupa Birliği ülkeleri böylesine bir oluşumdan yararlanarak yollarına devam etmeye çalıştılar . Ne var ki , küreselleşme döneminde öne çıkan tekelci büyük şirketler ile ulus devletler karşı karşıya kalınca ,Avrupa Birliği oluşumu böylesine bir karşıtlığın etkisi altına girmiştir . Küresel ekonomik politikalar bir evrensel ekonomi düzenini ulus devletlere dayatırken ,Avrupa Birliği de bir bölgesel oluşum olarak kendi üyesi durumundaki Avrupa’nın ulus devletlerine kendi aldığı kararlar doğrultusunda yeni bir yapılanmaya doğru zorluyordu . Bu nedenle , Avrupa Birliği gelişirken , Avrupa ülkeleri hem küresel hem de bölgesel oluşumların gündeme getirdiği değişikliklere birlikte yönelmek gibi özel bir durumu yaşamak zorunda kalıyorlardı . Bazan küreselleşme ve bölgeselleşme oluşumları çelişkili yapılanmaları gündeme getirerek Avrupa ülkelerini sıkıştırırken , bazan da iki süreçten birisi öne geçerek kendi yapılaşma sürecinin getirdiklerini devletler üzerinde baskı ile gerçekleştirmeye çalışıyordu. Hem küreselleşme hem de bölgeselleşme süreçleriyle başbaşa kalan Avrupa ülkeleri dışa açılma aşamasında kendilerini güvence altına alabilmek için önceliği bölgeselleşmeye vererek Avrupa Birliği oluşumunun hızla tamamlanmasına yardımcı olmaya çalışıyorlardı . Küreselleşmenin getirmiş olduğu büyük tekelci şirketlerin ekonomik dayatmalarına karşı Avrupa devletleri kıtasal birliğin çatısı altında kendilerine güvence arıyorlardı . 

Soğuk savaşın bitişi üzerine içine girilmiş olan dışa açılma süreçlerinde dünyanın geleceği umut verici görünüyor ve bu doğrultuda Avrupa ülkeleri arasındaki yakınlaşmalar daha hızlı sonuçlar getiriyordu . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan küreselleşme aşamasında büyük Amerikan şirketleri kendi devletlerinin gücünden yararlanarak , ekonomi üzerinden bir evrensel hegemonya düzeni oluşturmaya çalışırlarken ,uluslararası kuruluşlar bir küresel yapılanmayı gerçekleştirmek için her yolu deniyorlardı . Ne var ki , ABD’nin bu süreçteki kendine özgün konumu her zaman için Avrupa ülkelerini ikinci planda bırakıyor ve bu nedenle de batı bloku arasında soğuk savaş yıllarında oluşturulmuş olan yakın dayanışma zamanla ortadan kalkıyordu . ABD’nin ayrıcalıklı konumu Avrupa açısından giderek büyüyen bir sorun olmaya başladığında , yüzyıllarca sömürge imparatorlukları yönetmiş olan İngiltere,Fransa,İspanya gibi büyük devletler ile Almanya gibi Avrupa’nın patronu konumuna gelmiş olan büyük devletlerin çıkarları zarar görüyordu . Devlet merkezli bir siyasal yapılanmadan şirket merkezli bir ekonomik yapılanmaya yönelen dünya ülkeleri böylesine bir değişim aşamasında sarsıntılar geçirirken , Avrupa Birliği ile eskisi gibi dünya liderliğini yakalayamayacağını gören , eski sömürge imparatorluklarının patronu konumundaki İngiltere ve Fransa gelinen aşamada bu durumlardan rahatsız oluyordu . Avrupa Birliği süreci , eski ulus devletlerin alt düzeyde bölge devletlerine doğru yönelmesini insan hakları doğrultusunda kabül etme noktasına gelmesiyle İngiltere,Fransa,İspanya ve İtalya bölünme riski ile karşı karşıya kalınca ,Avrupa Birliği sürecinde İskoçya’nın bağımsızlığı ile parçalanmak istemeyen İngiltere , iki kez ayrılma referandumlarını önledikten sonra , Avrupa Birliğinden ayrılmaya karar veriyordu . 

Büyük Britanya İmparatorluğu adı altında bir dünya devleti yapılanmasını beş yüz yıllık bir sömürge imparatorluğu sonrasında kurmuş olan İngiltere bu yüzden bir kıtasal birlik olan Avrupa Birliği gibi bir bölgeselleşmeden uzun süre uzak durmuştur .Ne var ki , dünyanın diğer bölgelerine göre batı ittifakını dünya merkezi konumuna getirmek isteyen batıcılık akımlarının galip gelmesi üzerine İngiltere , ABD öncesi dünya yapılanmasının hem kurucusu hem de merkezi olarak sahip olduğu birikimi sonuna kadar korumak istemiştir .İngiltere küresel bir düzen kurucusu olarak kendisini Avrupa Birliği gibi bir bölgesel oluşumun içine hapsetmek istememiş bu yüzden Avrupa Birliğinin kurucusu olmamıştır . Ne var ki , batı bloku içindeki gelişmelerin İngiltere’yi Avrupa’ya yakınlaştırması üzerine , İngilizler Avrupa Birliğine üye olmak istemişlerdir . Avrupa için büyük kazanç olan İngiltere gibi bir dünya devleti ,çeyrekasırı geride bırakan bir üyelik statüsünden kendi çıkarları doğrultusunda yararlanamamış ve bu yüzden Avrupa kıtasından uzaklaşarak ,gene eskisi gibi denizler üzerinden kurmuş olduğu güneş batmayan imparatorluk adı ile anılan CommonWealth ismi ile bir çatı altında toplanan sömürgelerinin ortak refah düzenine dönmeye karar vermiştir . 

Brexit adı verilen karar ve uygulama, Avrupa Birliği oluşumu içerisinde ilk kez meydana gelen bir ayrılma olayının adı olarak tarihe geçmiştir .Brexit bir karma sözcük olarak( Britan-exit) kavramlarının bir arada kullanılmasından doğmuştur .Kendi kurduğu siyasal yapılanma düzeni içerisinde ortaya çıkardığı güneş batmayan küresel dünya imparatorluğunu, gerçek bir dünya devletine dönüştürmek üzere eskisinden farklı bir yola çıkan İngiltere , Birleşik Krallık statüsü içinde kendi kurmuş olduğu eski sömürgelerini , Amerika Birleşik Devletlerinin kuramadığı bir dünya devletine doğru yönlendirmeye karar vermiş ve bundan sonra da Avrupa Birliğinden ayrılma kararı vererek bunu uygulama alanına getirmiştir . İngiliz dışişleri bakanı Avrupa Birliği ülkelerinin kendi aralarında geliştirdikleri ticari ilişkilerin ekonomik sıkıntıları önleyemediği ve bu yüzden de Kanada , ,Avustralya ve Hindistan gibi çok büyük ve kalabalık ülkeler ile batı ülkelerinin daha fazla ticaret yapmaları gerektiğini zaman zaman dile getirmiştir . Ortak bir para sistemine geçtikten sonra ciddi ekonomik sıkıntılar içerisine girmiş olan Avrupa Birliği içinde zor durumlarda kalan İngiltere, kendi para sistemi aracılığı ile eski sömürgeleri ile olan ekonomik bağlarını sürdürmüş ve zamanı gelince de Avrupa birliğinden ayrılarak , elliden fazla eski sömürgenin yer aldığı ortak refah düzenine ,yeni bir küresel yapılanma doğrultusunda geri dönüş yapmıştır . Küreselleşmenin başlamasından bu yana çeyrek yüzyıllık bir zaman diliminin geçmesi , ayrıca Avrupa Birliği yolunda yarım yüzyıllık bir dönemin geride bırakılmasıyla birlikte , nelerin olamayacağı ve bu nedenle de nelerin olabileceği yavaş yavaş ortaya çıkmış ve bu doğrultuda devletler kendi gelecekleri doğrultusunda yeni kararlar alarak bunları uygulama alanına getirmişlerdir . İngiltere her zaman olduğu gibi bu konuda da başı çekerek hem Avrupa Birliğinden kopmayı, hem de Amerika Birleşik Devletlerinin bir türlü kuramadığı küresel devlet yapılanması doğrultusunda , ortak refah düzenini dikkate alınması gereken ciddi bir alternatif dünya devleti yapılanması olarak gündeme getirmiştir . 

Avrupa Birliğinin giderek ekonomik açıdan Almanya’nın hegemonyası altına girmesi dünya savaşlarında Almanya’yı yenmiş olan İngiltere’yi çok rahatsız etmiş ve Birleşik Krallık savaş alanlarında yenmiş olduğu Almanya’nın ekonomik baskısı altına girmeyi hiçbir zaman kabül etmeyerek kendi para sistemini korumuştur .İngiliz dış işleri bakanının sürekli olarak gündeme getirdiği dünyanın diğer kıtaları ve ülkeleri ile de ticaret yapılması gereğine uyan İngiltere , hiçbir zaman Avrupa ekonomisine güvenmemiş ve sürekli olarak bir deniz devleti konumundan yararlanmış ve bu doğrultuda okyanusları aşarak Kanada,Avustralya ve Hindistan gibi dev ülkeler ile ticaretini öncelikli olarak geliştirerek geçmişten gelen dünya devleti konumunu korumuştur . Böylece dünyanın en küçük kıtası olan Avrupa’nın sınırları içine hapsolmayarak eskisi gibi bir küresel oyuncu konumunda bağımsız politikalarını geliştirerek, uygulama alanında bu doğrultuda sonuçlar almaya çaba göstermiştir . Küreselleşme döneminde ABD’nin küresel şirketler kavgasına sahne olması ve bu durumun giderek içinden çıkılmaz bir hal alması üzerine , İngiltere ABD’nin gücünü kullanarak merkezi coğrafyada bir büyük dünya devleti oluşturmaya çalışan İsrail gibi yeni yetme bir devlete de, kendi oluşturduğu Orta Doğu bölgesini teslim etmeyerek gerekli olan politikaları son zamanlarda uygulamaya başlamıştır . 

Brexit , Avrupa Birliği gibi bir kıtasal oluşumun son noktası olarak öne çıkınca , bundan sonraki aşamada İngiltere’siz bir Avrupa’nın gelişemeyeceği , ya durgun bir yapılanma ile yetinerek yoluna devam edebileceği ya da Brexit sonrasında birlikten memnun olmayan Fransa,İtalya,İspanya ve de Yunanistan gibi devletlerin de birlikten ayrılma yoluna giderek daha farklı yapılanmalar peşinde koşacakları uluslararası alanda tartışma konusu olmuştur . Ortak para sistemi yüzünden kendi para sisteminden vazgeçen Akdeniz ülkelerinin tamamı ekonomik açıdan iflas edince İngiltere’nin açmış olduğu kapıdan Akdeniz ülkelerinin de geçerek üyelikten çıkacakları ileri sürülmektedir .Küreselleşme sürecinde gündeme gelmiş olan Avrupa Birliği oluşumu uluslararası dengelerin değişmesi üzerine giderek zorlanmaya başlamış ve ABD üzerinden küresel emperyalizmin yayılması ile dünya ekonomisinin kontrolü tekelci şirketlerin eline geçince, ulus devletler zorlanmaya başlamış ve Avrupa Birliğinin küresel ekonomi alanında ABD ile Çin , Rusya ve de diğer büyük devletlerin gerisinde kalmaya başlaması ile Avrupa için tehlike çanları çalmaya başlamış ve böylesine bir hızlı dönüşüm aşamasında Avrupa’nın büyük devletleri Avrupa Birliğini sorgulamaya başlamışlardır . Bu durumdan en çok rahatsız olan ülke İngiltere olmuş ,kendi para sistemi üzerinden CommonWealth ekonomisini canlı tutmaya çalışan Britanya İmparatorluğu yeni dönemde iki ayrı sistemin kurallarını bağdaştıramayacağını anlayınca , Birleşik Krallık kendi oluşturduğu güneş batmayan imparatorluğa öncelik vererek , Avrupa Birliği oluşumundan çekilme kararı almıştır . Daha önceki dönemde Akdeniz ülkeleri iflas etmelerine rağmen Avrupa Birliğinden çekilecek gücü ve cesareti gösterememişler ve bu yüzden birlik eski hali ile bu yıla kadar devam etmiştir . Geçmişten gelen dünya imparatorluğunun kurucusu olarak İngiltere Brexit kararını resmen açıklayınca, her şey alt üst olmuş ve bu yaşlı kıtanın birleşme amaçlı çabaları Büyük Britanya İmparatorluğunun oyun bozuculuğu ile sonuçsuz kalmıştır . 

İngiltere gibi büyük bir ekonomik yapılanmanın Avrupa Birliğini terk etmeye yönelmesiyle hem Avrupa kıtası hem de batı bloku alt üst olmuş ve geleceğe dönük gelişme programlarında her devlet kendi çıkarları açısından değerlendirme yapma noktasına gelmişlerdir . İngiltere yeniden CommonWealth dünyasına dönerek bu doğrultuda bir yeni küresel oluşumun önünü çekerken , Avrupa’nın diğer sömürgeci ülkeleri de yeniden eski sömürgelerine dönmeyi gündeme getirmişlerdir . Özellikle ,Afrika’da yirmiden fazla sömürgesi olan Fransa devleti yeniden batı Afrika’daki Fransızca konuşan ülkeler topluluğuna geri dönerek İngiltere gibi Avrupa kıtasının dışında yeni arayışlar içerisine girmiştir . Benzer girişimleri İspanya,Portekiz,Hollanda ve Belçika gibi Avrupa ülkeleri de denemelerine rağmen , küresel ekonomi ile rekabet edecek güçlü bir mücadeleyi gündeme getirememişlerdir . Bu nedenle İngiltere gibi bir ayrılma senaryosunu bu gibi ülkeler gerçeklik aşamasına getirememişlerdir . Ne var ki , Avrupa Birliğinin öncüsü ve kurucusu konumundaki Fransa sahip olduğu eski büyük sömürge imparatorluğuna tıpkı İngiltere gibi geri dönüş arayışları içerisine girmiştir . Fransa ‘nın hem Afrika’da hem de okyanuslarda kendine bağlı oluşturduğu sömürge imparatorluğunun , Brexit kararı sonrasında canlandırılmasıyla Frexit gibi benzeri bir uygulamanın ortaya çıkabileceği şimdiden tartışılmaya başlanmıştır . Almanya ile merkezi ortaklık kurarak Avrupa Birliği’ne öncülük yapan Fransız devletinin birkaç yıl önce Almanya ile tam ortaklığa yönelerek Avrupa Birliğinin çekirdek yapılanması olarak Fransalmanya adlı bir yeni oluşumu dünya kamuoyuna açıklaması üzerine , geçmişten gelen dünya imparatorluğundan vazgeçmek istemeyen İngiltere ,Brexit hazırlıklarına başlamış ve kısa zaman içerisinde de iki eski büyük rakibinin ortaklığına dayanan bir kıtasal birliğin içinde Avrupa standartlarında parçalanarak yer almayı kendi çıkarları açısından uygun görmemiştir .İngiltere’yi Brexit gibi bir radikal çıkış kararına sürükleyen ana olay Avrupa Birliği oluşumunun bir Fransa-Almanya ortaklığına dönüştürülmek istenmesidir . ABD’nin şirketler aracılığı ile küreselleşme de öne çıkması da İngiltere’nin rekabetçi bağımsız politikalara geri dönüşünü gündeme getirince , Birleşik Krallığın dünyanın en küçük kıtasını terk etmesi daha da hız kazanarak gerçekleştirilmiştir .İngiltere’nin Avrupa Birliğinden boşanmasının hem iç hem de dış nedenleri bir araya gelince ayrılma daha çabuk gerçekleşmiştir . Brexit kararı bu yüzden hem Avrupa Birliği oluşumunun önünü kesmiş hem de ABD-İngiltere işbirliğine dayanan Atlantik ittifakının eskisinden daha farklı bir biçim almasına giden yolu açmıştır . Britanya İmparatorluğu ,eski sömürgesi olan ABD ile birlikte hareket ederek Atlantik İttifakı çerçevesinde bir işbirliğini Avrupa Birliği oluşumuna tercih etmiştir. 

Lizbon sözleşmesinin ilgili hükümlerine göre gerçekleştirilecek ayrılma olayının en az iki yılı bulması ve bu arada hem İngiltere’de hem de Avrupa Birliği çatısı altında bir çok yeni toplantıların yapılarak kararların alınması gerekmektedir . İngiltere’nin katı tutumuyla gerçekleşme aşamasına gelen Brexit olayında birliğin diğer üyeleri ayak sürüyerek hareket etmekte ve ilerideki bir aşamada Britanya İmparatorluğunun kıtasal birlikten çıkışını engelleme doğrultusunda olumsuz bir tutum sergilemektedirler .İngiltere hem üyelikten ayrılma hem de bağımsız siyaset izleme çizgilerinde önemli bir örnek olarak öne çıkınca, diğer üye ülkeler de Birleşik Krallık gibi hareket edebilmenin arayışı içine girmişlerdir .Komşuluk,kardeşlik,dostluk,dayanışma ve işbirliği gibi insani değerlere dayanılarak kurulmuş olan Avrupa Birliği yarım yüzyıl sonra İngiltere’nin kötü örnek olması yüzünden çıkmaz bir sokağa sürüklenerek belirsiz bir gelecek ile karşı karşıya kalmıştır . Ne var ki ,farklı kültür ve karakterlere sahip olan ülkelerin tek bir çatı altında biraraya gelebilmeleri mümkün olamamış ve İngiltere’nin bağımsızlık bayrağını açmasıyla birlikte Avrupa’nın kıtasal yapılanması tehlike altına girmiştir .İki yıllık geçiş süreci içerisinde hangi tarafın nasıl davranacağı şimdiden pek belli değildir . Brexit kararı Avrupa da olduğu kadar, Birleşik Krallık içinde yer alan İskoçya ve Galler bölgesi tarafından da daha kabüledilmemiştir .Hatta Almanya’nın kışkırtmaları üzerine İskoçya kendi ülkesinde bir halk oylaması yaparak Avrupa Birliği içinde kalacağını resmen açıklamıştır .Londra kentinde yaşayan İngiliz vatandaşları da birlikten ayrılmanın aleyhine oy verdiği için , önümüzdeki dönemde Britanya hükümetinin Brexit’i gerçekleştirmesi son derece zor olacak gibi görünmektedir . 

Brexit kararı ile ilgili referandum sonuçları Britanya vatandaşlarını ikiye bölerken , çok ciddi bir muhafazakar tepki öne çıkmış ve bu kesimler birlikten çıkma yerine birliğin kendi içinde düzeltilmesi için mücadele edilmesi gerekliliğini savunmuşlardır . Ayrılmaya karşı çıkan Anglo-sakson çevreleri Kanada benzeri bir özel anlaşma modeli üzerinde durulması gerektiğini savunmuşlardır . İçeride kalarak birliği reforme etmeyi savunanlar ile birlikte Kanada modeli ile birlikten kopmayı önleme girişimleri Brexit ile ilgili tartışmaları daha da genişleterek içinden çıkılmaz bir noktaya gelinmesine yol açmışlardır .Avrupa’nın sosyal devlet modelini Amerikancı liberallere karşı savunan İngiliz İşçi partisinin ana gövdesi de ayrılmaya karşı çıkarak , birlik içinde mücadelenin sürdürülmesi gerekliliğini savunmuşlardır . Avrupa Birliğinin kemer sıkma politikalarından rahatsız olan İngiliz liberalleri de ,Brexit kararına yakın bir çizgide hareket ederek sonucu etkilemeye çalışmışlardır .Zaman geçtikçe Avrupa Birliği oluşumunda çeşitli sorunlar çıkmaya başlamış ve birliğin geleceğe dönük yapılanmasında anlaşamayan devletler oluşumu başka yönlere doğru çekmeye çalışırken , İngiltere radikal bir karar ile kıtasal oluşumdan ayrılmayı açıkça gündeme getirebilmiştir . Uzun süre Avrupa Birliğinin gevşek bir konfederasyon mu yoksa sıkı bir federasyon mu olması konusunda anlaşamayan Avrupa’nın büyük devletleri kendi modellerinden vazgeçmeyerek kesin yapılanma konusunda bir türlü anlaşamayınca, böylesine geleceği belirsiz birlik projesi yüzünden yüzyılların Britanya İmparatorluğu kendi güvenliğini tehlikeye atmayarak , Brexit kararı ile kesin bir çıkış yapmak durumunda kalmıştır . Otuza yakın devletin bir araya gelerek bir kıtasal oluşumu bir an önce kesin bir yapılanmaya dönüştürememesi, birliğin dağılmasına giden yolun başlangıcı olmuştur .Geleceği belirsiz bir kıtasal birlik yüzünden , beş yüz yıllık dünya imparatorluğunu İngilizler feda etmek istemeyerek yeniden okyanuslara açılarak yeryüzünün beş kıtasında güneşin batmadığı bir eski imparatorluk üzerinden gelecek arayışını sürdürmek istemişlerdir . Milattan sonra yaşanan iki bin yıllık tarihsel süreç içerisinde hiçbir zaman Avrupa kıtası ile birlikte olmayan , her zaman için kara Avrupa’sına alternatif oluşturmaya çalışan Atlantik yapılanmasının öncüsü olarak İngiltere’nin yeniden Atlantikçi bir anlayış ile kara Avrupa’sından ayrılarak, eskisi gibi denizler üzerinden bir yeni dünya hegemonyası arayışına girmiş olduğu görülmektedir . 

Brexit kararı sonrasında hem Avrupa Birliğinin hem de Britanya İmparatorluğunun çeşitli sorunlar ile karşı karşıya kaldıkları görülmektedir . Bugüne kadar sürüp gelen durumun değişmesi hem İngiltere hem de Avrupalı komşuları açısından kapsamlı bir tartışma ve yeniden yapılanma dönemlerini gündeme getirmektedir . Kırk yıllık üyeliği Avrupa Birliği üyeliği döneminde birliğin derinleşmesi konusunda İngiltere her zaman isteksiz görünmüş ve birlik içerisinde sıkı bir federasyon oluşturma fikrine karşı çıkarak daha çok gevşek konfederasyon tipi bir yapılanma üzerinde durmuştur . Almanya ve Fransa gibi ülkeler ile ticaret ortaklığından İngilizler her zaman yararlanmasını bilmişler ama kıtasal birliğin getirdiği sınırlamalardan da her zaman için şikayetçi olarak, kendileri için bir açık kapıyı hazır tutmak istemişlerdir .Kurucusu olmadığı birliğe üye olduktan sonra oluşumun biçimlenmesindeİngilizler her zaman için etkili olmaya çalışmışlar ama istediklerini Almanya ve Fransa gibi kara ülkelerine kabül ettiremeyince de ayrılmanın yolunu aramışlardır . Denizler üzerinden diğer kıtalarla yakınlık kurma politikalarına alışkın olan Birleşik Krallık , Avrupa kıtasında kendi çıkarları doğrultusunda etkili olamayınca geçmişten gelen İngiliz Milletler Topluluğu ile yola devam etmeyi kendi çıkarları açısından daha yararlı bulmuştur . Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinin Atlantik merkezli bir küresel dünya düzeni oluşturamaması yüzünden, İngiltere Atlantik insiyatifinin diğer kurucu ülkesi olarak bu boşluğun doldurulmasında daha özgür davranarak hareket edebilmesi açısından da Brexit kararının İngiltere için böylesine bir avantaj sağladığı da görülmektedir .ABD iç karışıklıklar ile boğuşmak yüzünden küreselleşme dönemi sonrasında yeni bir dünya düzeni kuramadığı için , Atlantikinsiyatifinin diğer ayağı olarak İngiltere bir kıtasal oluşumu kenarda bırakarak ,güneş batmayan imparatorluk üzerinden yeni dünya düzenine yönelmiştir . 

Brexit kararının sonuçlarının şimdiden ne olacağı bilinmemekte ama Avrupa Birliğinin geleceği ile ilgili olarak karamsar yorumların öne çıktığı görülmektedir .Geleceğe dönük senaryolar ekonomik ve siyasal alanlarda tartışılırken , İngiltere gibi büyük bir devletin birliğin içinden çıkmasının yaratacağı açıklıklar birliğin devamı açısından önemli sorunlar yaratabileceği yetkili makamlar tarafından dile getirilmektedir .Ekonomik açıdan birliğin oluşturduğu ortak pazarın geleceği yeni bir belirsizlik ortamına sürüklenmiştir . İngiliz şirketleri Avrupa standartlarında kaldığı için , Amerikan şirketlerinin sahip olduğu küresel ölçülere hiçbir zaman sahip olamamış ve bu yüzden de ABD şirketlerinin bir Amerikan emperyalizmi örgütlemesine seyirci kalmıştır . İngiltere ayrılırken , İngiliz şirketlerinin Avrupa ülkelerinde yapmış oldukları yatırımlar ile Britanya ekonomisinin Avrupa’daki uzantılarının ne olacağı ,bunların zamanla tasfiye mi edileceği yoksa başka bir ara statüde bunların varlıklarını koruyup koruyamayacakları ciddi bir çıkmaza sürüklenecektir . İngiltere’nin ayrılmasından sonra birlik çatısı altında üyeliğini sürdüren devletler açısından Brexit uygulamaları önemli sorunlar yaratacaktır .Avrupa ekonomisine en fazla katkı sağlayan ülke olarak Birleşik Krallığın birlik dışına çıkmasıyla birlikte meydana gelen boşluğun nasıl doldurulacağı henüz belirlenmediği için tartışmalar sürüp gitmektedir . Ayrılma sonrasında İngilizlerin sadece kendi başlarının çaresine bakmaları değil ama kendi attıkları adım yüzünden Avrupa Birliği içinde ortaya çıkan boşluk ve sorunların çözüme kavuşturulabilmesi doğrultusunda birlik organlarına yardımcı olması gerekmektedir . Avrupa Birliğinin Atlantik’ten koparken kıtasal birliktelik düzenini koruması meselesi giderek büyümekte ve diğer üye devletleri de tehdit etmektedir .Özellikle Nato örgütlenmesinde ABD ve İngiltere gibi iki Atlantik gücünün etkin olması yüzünden, Almanya ve Fransa bir Avrupa güvenlik örgütüne gerek olduğunu her zaman için savunmuşlardır . Avrupa ordusunu içeriden engelleyen İngiltere , Nato üzerinden ABD ile ortak hareket ederek, bir Atlantik şemsiyesi altında batı ittifakını sürdürmek istemiştir.Bu durumda da ordusu olmayan Avrupa kıtası Atlantik güçleri önünde ikinci sınıf bir yapılanma olarak kalmıştır . ABD her zaman bir Avrupa ordusuna karşı çıkarak engellemiştir . 

Batı Atlantik gücü olarak İngiltere’nin Avrupa Birliğinden çıkışı ile Avrupa kıtasının Atlantik ayağı ortadan kalkmıştır . Başlangıçta Almanya ve Rusya’nın önünü kesmek üzere geliştirilmiş bir Amerikan projesi olarak düşünülen Avrupa Birliği ,zamanla bir Almanya merkezli yapılanmaya doğru dönüşmüştür . İki büyük dünya savaşının kaybedeni olarak Almanya’nın Avrupa Birliğinin patronluğunu ele geçirmesi üzerine ABD Avrupa Birliğine karşı daha baskıcı ve olumsuz yaklaşımlar sergilemeye başlamış ve Atlantik ittifakının Avrupa kanadı olarak da İngiltere birlik daha fazla derinleşmeden kıtasal oluşumun dışına çıkmayı kendi varlığını korumak açısından zorunlu görmüştür. İngilizler dünyanın her yerine gitmeyi bildikleri gibi , geri çekilmeyi ya da başka yönlere doğru kaymayı son derece esnek bir biçimde tarih boyunca gerçekleştirmişlerdir . On beşinci yüzyılda başlayan keşifler döneminde İngilizler bir Atlantik ve batı Avrupa gücü olarak dünya kıtaları üzerinde hegemonya peşinde koşmuşlar , gittikleri yerlerin jeopolitik konumlarını dikkate alarak kendilerine bağlamışlar ve Londra merkezli bir imparatorluğu Birleşik Krallık statüsü çerçevesinde bugünlere kadar getirmişlerdir . İngilizler bu durumun bilinci ile hareket ederek Avrupa ile yollarını ayırırken Avrupa Birliği ve buna üye olan devletlerin geleceği tam bir belirsizliğe teslim edilmiş gibi görünmektedir .Brexit’e karşı olan kesimler birlik içindeki mekanizmaları çalıştırarak İngiltere’nin kıtadan kopuşunu önlemeye çalışırlarken ,İngiltere’de de imza toplayarak yeniden referandum yoluna gidilmesi doğrultusundaki sivil toplum çalışmaları giderek tırmandırılmaktadır . Her iki tarafta var olan Brexit karşıtlarının önümüzdeki dönemlerde bir araya gelerek önleyici mekanizmaları zorlamaları durumunda , Avrupa Birliği kendi içinden çıkan engellerle de uğraşmak zorunda kalacak ve bu nedenle istikrarlı bir gelecek programı belki de hiçbir zaman devreye giremeyecektir . 

Avrupa Birliğiönüne engel çıkaran İngiltere ile uğraşırken ,İngiltere’deBrexit’e öncelik vererek Avrupa ile uğraşıyordu . Tam bu aşamaya gelindiği sırada uluslararası alanda ortaya çıkan yeni konjonktürde Avrupa Birliği aynı zamanda Türkiye ile de karşı karşıya kalıyordu . Avrupa kıtasının batısında yer alan İngiltere bir sorun çıkararak birlikten uzaklaşırken ,kıtanın doğusunda yer alan Türkiye ise giderek Avrupa Birliği ile karşı karşıya kalan ve bu nedenle de bir türlü üyeliğe giriş formalitelerini tamamlayamaz duruma düştüğü ve bir anlamda birlikten dışlanma aşamasına geldiği için, İngiltere için üretilen Brexit kavramı gibi bir başka kavram olarak Trexit , Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa birliği ile yollarını ayırması biçiminde gündeme geliyordu . Brexit uygulamaları ile yeni bir döneme girmiş olan Avrupa Birliği yıllardır kapıda bekletilen Türkiye açısından da ele alınarak bir değerlendirme yapıldığı aşamada,Brexit benzeri bir gelişmenin Türkiye açısından da düşünülmeye başlanması ile birlikte Trexit ,bir türlü Türkiye’ye tam üyelik vermek istemeyen Avrupa Birliği için Türkiye tarafından düşünülmesi gereken bir yeni bir alternatif olarak gündeme geliyordu . Sürekli yeni üye katılımı ile büyümekte olan Avrupa Birliği, böylesine bir süreçte Türkiye Cumhuriyetine tam üyelik statüsünü tanımıyordu .Yarım yüzyıllık bir zaman dilimi sürekli olarak bekletilen ve uyutulan bir ülke olarak yaşayan Türkiye ana hedef olarak seçtiği Avrupa birliğinden uzaklaşmayı hiçbir zaman düşünmemişti . İngiltere’nin Brexit kararı ile başlayan yeni dönemde birlik politikalarından hoşnut olmayan bazı Avrupa Birliği ülkeleri de çıkış alternatifini dile getirmeye başlayınca , Türkiye’de kendisine sürekli olarak ikinci sınıf ülke muamelesi yapılan bu bölgesel birlikten çıkmayı düşünebileceğini ifade etmeye başlamıştır . Türkiye en çok ticaretini Avrupa Birliği ülkeleri ile yaparken , bu ülkeler ile eşit koşullarda bir statü arayışı içinde olmuş ama din farkı , ülke ve nüfus büyüklüğü ve jeopolitik konum nedenleriyle Türk devletine tam üyelik şansı yarım yüzyıl bekletilerek tanınmamıştır . Bulgaristan ,Romanya ve Yunanistan gibi Türkiye’den yüz yıl geri ülkelere tam üyelik hakkının tanınması ciddi bir adaletsiz durum yaratmış ve bu yüzden Türkiye için elli sene sonra bir Trexit uygulaması için elverişli ortam kendiliğinden ortaya çıkmıştır . 

Uluslararası alandaki yeni gelişmeler giderek Türkiye ile Avrupa ülkelerini karşı karşıya getirdiği için aradaki yoğun ekonomik ilişkilere rağmen Türkiye kendisine Avrupa’nın dışında yeni yapılanmalar aramak durumunda kalmıştır .Bir Türk ve Müslüman ülkesi olması nedeniyle Avrupa’dan dışlanan Türkiye’nin zamanla Türk ve İslam dünyasına daha yakınlaşan bir konuma doğru yöneldiği görülmüştür . Avrupa ülkeleri bu durumdan rahatsız olarak , Türkiye ile ilişkilerde giderek sertleşen bir tutumla Türkiye’ye karşı olumsuz davranışlar sergilemeye devam etmişlerdir . Türk devleti ise yarım yüzyıl boyunca Avrupa Birliği sürecinde karşı karşıya kaldığı haksızlıkları problem yapmayarak ve sonuna kadar imzalanan antlaşmalar doğrultusunda hareket ederek tam üyelik statüsüne erişmeye çaba göstermiştir . Türkiye’yi Arap ve İslam dünyası arasında bir köprü gibi gören Avrupa Birliği köprü olarak kullandığı Türk devletini içine alarak, İran ve Irak gibi İslam ülkeleri ile komşu olmaktan sürekli olarak kaçınmıştır .Osmanlı mirası olan Türk ve İslam kültürel yapılanmasını problem olarak gören Avrupa ülkeleri her zaman için Vatikan’ın önderliğinde bir Hrıstıyan birliği olarak hareket etmeyi uygun buldukları için Türkiye’nin dışlanmasına giden Trexit yolunu kendileri açmışlardır .İngiltere’nin gündeme getirdiği Brexit kararının yarattığı ortam aslında Türkiye açısından olumlu değerlendirilebilecek bir şans yaratmasına rağmen ,başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın önde gelen devletlerinin Türk devleti ve hükümetini küçümseyen tutumları yüzünden böylesine bir fırsat değerlendirilememiştir . 

Küresel emperyalizmin ortaya çıkardığı göçmen sorunu yüzünden Avrupa birliği ülkeleri çok zor durumlarda kalırken , sorunun çözümü konusunda Türkiye hiçbir batılı devletin üstlenmediği kadar yükü omuzuna alarak dünya barışına katkıda bulunmuştur . Beş milyona yakın bir göçmen kitlesini Avrupa Birliği dışlarken , merkezi ülke konumundaki Türkiye bu insanlık sorununun aşılmasında çok önemli destek ve katkılar sağlamıştır . Bir anlamda Avrupa Birliğinin açıklarını kapatan , ayıplarını örten tutumlarıyla Türkiye ödüllendirilmesi gerekirken , Avrupa Birliğinden atılması talepleri kamuoyunda öne çıkarılmaya başlanmıştır . Üç yüz milyonluk nüfusu ile üç milyon göçmeni misafir edemeyen Avrupa Birliği , ayıbının Türkiye tarafından kapatılması gerçeği karşısında Türkiye’ye sağlaması gereken ekonomik yardımları bile vermemiştir . Böylesine iyiniyetten yoksun ve çıkarcı bir tutumu Türkiye’ye karşı ısrarlı bir biçimde uygulayan Avrupa Birliği ülkelerine karşı ,Türk devleti her zaman için uluslararası hukuka uygun olarak hareket etmiştir . Ne var ki , aradan geçen yarım yüzyıllık bekletilme dönemi artık sabırları taşma noktasına getirdiği için , İngiltere’nin Brexit ile kendisine tanımış olduğu özgürlük ortamını Türkiye’nin de Trexit kararı ile kendisi için gündeme getirmesi doğal olarak gündeme gelmektedir . Vatikan’ın yönetimindeki bu Hrıstıyan Birliği Türklük ve İslamiyetidışlarken , aynı zamanda Avrasya bölgesine de sırtını dönmek gibi bir olumsuz tutumu ısrarlı bir biçimde izleyerek , Türkiye’nin bir Trexit uygulamasına yönelmesi açısından elverişli bir ortamın doğmasına yardımcı olmuşlardır . Avrupa ülkelerindeki seçimler de Türk asıllı beş milyon insan oylarını kullanırken her zaman için bir Türkofobia ya da İslamofobia gibi ırkçı yaklaşımlar ile karşı karşıya kalmışlardır .Avrupalı Türklere çifte vatandaşlık uygulamasını kaldıran Avrupa ülkeleri aynı zamanda Türklerin Avrupa’dan uzaklaşmalarını sağlayacak bir uygulamayı da öncelikli bir biçimde öne çıkarmaktadırlar .Türkleri yavaş yavaş Avrupa’dan kovmaya hazırlanan Avrupa ülkelerinin ,Türklerin Avrupa’dan vazgeçmelerinin önünü açarak fiilen Trexit’i uygulamaya doğru adımlar attığı görülmektedir . Türkleri Ruslar ve Araplar gibi Avrupa dışı topluluklar olarak gören Avrupalıların , Brexit ile birlikte önümüzdeki aylarda bir de Trexit uygulamaları ile karşılacakları görülmektedir . Bu nedenle , yarım yüzyıllık çabalara rağmen halen tam üyelik hakkı tanınmayan Türkiye Cumhuriyetinin ana hedef olarak seçmiş olduğu Avrupa Birliği projesi kendiliğinden sona ermekte ve Trexit uygulaması da böylesine olumsuz bir gelişmenin sonucu olmaktadır . 

Brexit kararını Avrupa Birliğinin dağılmasının başlangıcı olarak gören çevreler kıtasal birliğin geleceği açısından karamsar yorumları benimsemektedirler . Otuza yakın üyesi olan Avrupa Birliğinin tam olarak kesinleşen bir üye yapısına sahip olmaması nedeniyle İngiltere kolaylıkla çıkış yolunu seçebilmiştir . Uzun süre boyunca genişleyemeyen birlik kendiliğinden bir durgunluk dönemine girmiş , Brexit uygulaması ile de dağılma aşamasına gelmiştir . Ortak para politikası nedeniyle Almanya’nın patron konumuna geldiği Avrupa Birliğinin eskisi gibi devam edemiyeceği güney ülkelerinin iflası üzerine kesinlik kazanmıştır .İngiltere sonrasında Fransa,İtalya,İspanya,Portekiz ve İrlanda gibi iflas eden ülkelerini birlikten ayrılacağı şimdiden tartışılmaya başlanmıştır . Avrupa kıtasının eskisi gibi bölünmemesi için yeni bir birlik oluşumuna gidilmesinin ve bu doğrultuda üye devletleri tasfiye etmeyen bir gevşek konfederasyon aracılığı ile birlikteliğin sürdürülmesinin yararlı olacağı öne sürülmektedir . Her ülke kendi çıkarları açısından durumu değerlendirirken , Akdeniz Birliği ,Baltık Birliği ,Orta Avrupa Birliği ,Kuzey Birliği ya da Balkan Birliği gibibölünmüş bölgesel Avrupa oluşumları da alternatif olarak devreye girmektedir . İngiltere yeni bir dünya devleti yapılanmasına yönelirken , başarısız olan Avrupa Birliğinin yerini de yeni birlikteliklerin almasını doğal karşılamak gerekmektedir . Para basma yetkisi elinden alınan üye devletlerin iflas etmesinden çıkarılacak dersler doğrultusunda ,ortak para sisteminden vazgeçileceği anlaşılmaktadır . 

Avrupa Birliği İngiltere’nin ayrılmasıyla gündeme gelen Brexit kararı ile yeni bir döneme girerken ,Türkiye’de benzer bir durum ile karşı karşıya kaldığı için Trexit arayışı içerisine girmiştir . Türk devleti yarım yüzyılın haksızlıklarının üzerine çıkarak Avrupa Birliği ile yeni dönemde daha farklı ilişki türlerinin de gündeme gelebileceğini görmeye başlamıştır . Son yıllarda Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşarak geri kalmış Orta Doğu bölgesi ile yakınlaşması , Atatürk’ün çağdaş cumhuriyetinin hızla Arabistana dönüşmesine giden yolu açmıştır . Bir uygarlık beşiği olan Avrupa kıtası ile Türkiye’nin Avrupa Birliği ya da tam üyelik dışında da daha farklı seçenekler üzerinden ilişkiler kurabileceği ifade edilmeye başlanmıştır . Avrupa Birliği öncesinde bazı Avrupa devletlerinin bir araya gelerek imzalamış oldukları serbest ticaret bölgesi antlaşmaları ile ekonomik ve ticari ilişkiler daha düzenli olarak yürütülmüştür .Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş dünya ile olan sıkı bağlarının sürdürülebilmesi için Avrupa ile yeni tür birlikteliğin gündeme getirilmesi gerekmektedir .Türkiye için Avrupa kıtası vazgeçilemez bir uygarlık merkezidir . Avrupa için ise , Türkiye Türk ve İslam dünyası ile dünyanın doğusuna açılan bir köprü konumundadır . Her iki siyasal yapılanmanın bir çok yönden birbirine ihtiyacı bulunmaktadır . Avrupa Türkiye’yi dışlamadan hareket ederse , Türkiye’de Avrupa kıtasından kopmadan ekonomik ve siyasal ilişkilerini yürütebilmelidir . Türkiye’siz bir Avrupa’nın dünyanın doğusu ile ilişkileri eksik kalacak , Avrupa’nın dışında bırakılmış bir Türkiye ise ortaçağın geri kalmış ortamlarında kendisine yeni çıkış noktaları aramak durumunda kalacaktır . Avrupa-Türkiye arasındaki var olan statükonun sorunları çözmediği ve yeni sorunlar yarattığı için karşılıklı olarak yeni ilişkiler düzeni oluşturulması gerekmektedir . Bu arada uluslararası konjonktürde giderek sertleşen ilişkilerin etkisi altında kalan Avrupa Parlamentosunun Türkiye’yi on beş yıl önceki duruma geri götürerek denetleme mekanizması içerisine alması ,Türkiye Cumhuriyetini Avrupa demokrasi dünyasında ikinci kümeye düşmesine yol açmıştır . Merkezi coğrafyada Atlantik güçleri ile birlikte Siyonistlerin egemen olma mücadelesinde Türkiye savaş alanına dönüştürülünce ,demokratik rejimde bazı kısıtlamalar ya da hukuk devleti ile insan hakları alanlarında yeni sınırlamalar gündeme gelince , Avrupa konseyi denetleme mekanizmalarından yarar bekleme aşamasına gelmiştir . Avrupa Birliği emperyal tavırları bir yana bırakarak uygar yüzü ile Türkiye’ye yaklaşabilirse , o zaman Trexit’e gerek kalmayacak ve çağdaş uygarlığın bir üyesi olarak Türk devleti Avrupa ile normal ilişkilerini sürdürebilecektir. 

4 Aralık 2018 Salı

ANKARA KALESİ-248 "SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 04 Aralık 2018)

ANKARA KALESİ-248

"SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR"
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 04 Aralık 2018

Türkiye Cumhuriyeti , yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamlayarak geleceğe doğru emin adımlar ile ilerlerken aynı zamanda cumhuriyetimizin yüzüncü yılına doğru da yönelmektedir . Bu durum içinde bulunulan günümüz konumunu daha da anlamlı kılmakta ve geleceğe dönük yorumlar ile tartışmaları beraberinde getirmektedir . Türk devleti cumhuriyet rejiminin ilk yüzyılını tamamlama aşamasına gelirken , Anadolu toprakları üzerinde başka etnik ve de dinsel devlet yapılanmalarına gitmek isteyen emperyalist çevreler , Atatürk cumhuriyetini yüzyıllık parantez olarak ilan etmekten kaçınmamakta ve yüzüncü yıl bitmeden Türk ulusunun çatısı altında yaşadığı Türk devletini bir an önce savaşa sokarak bitirebilmenin yollarını aramaktadırlar . Bugünkü devlet yapılanması öncesindeki Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğu son aşamada cihan savaşına girmemek üzere çok direnmiş ama dış baskılar ve emperyal komplolar önlenemeyince , Osmanlı gemilerinin Sivastopolu bombalaması ile dünyanın merkezi imparatorluğu Birinci dünya savaşına girmek zorunda kalmıştır . Osmanlı devleti ikinci dünya savaşında Türkiye’nin savaş dışı kaldığı gibi aslında Birinci dünya savaşına da girmeyebilirdi . Ne var ki , küresel bir planı merkezi coğrafya da uygulamak üzere harekete geçen Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığı Avrupa’nın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluğu yıkmak üzere harekete geçtiği aşamada, Osmanlı İmparatorluğunun da tıpkı Rus Çarlığı ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi bir cihan savaşı ile yıkılmaya sürüklenerek tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakıldığı görülmektedir.
Yüz yıl önce Osmanlı devletine dayatılarak uygulanan çöküş senaryosunun benzeri
Yüz yıl önce Osmanlı devletine dayatılarak uygulanan çöküş senaryosunun bir başka benzeri günümüz koşullarında Türkiye Cumhuriyetinin başına bela edilmek istenmektedir . Yirminci yüzyılın getirmiş olduğu bugünkü merkezi yapılanmanın yirmi birinci yüzyılda eskidiği ileri sürülmektedir .Bu gün dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada ortaya çıkan farklı güç merkezlerinin de devreye girdiği yepyeni bir dünya düzeni oluşumu çerçevesinde ,bu duruma uygun düşen bir siyasal oluşumun eskisinden farklı bir doğrultuda dünya haritasına yerleştirilmesi gerektiğini ifade eden emperyalist çevreler , Orta Doğu bölgesinin geçen yüzyıldan gelen bugünkü yapılanmasının kaldırılması gereğini sürekli olarak dile getirmektedirler . İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş bulunan batı merkezli dünya yapılanmasında merkezi alandaki imparatorluk yapılarını geride bırakan ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmasına yol açan savaşlar döneminin yeniden kutsal topraklar civarında gündeme getirilmeye çalışıldığı artık açıkça kesinlik kazanmıştır . Soğuk savaşın gergin günlerinde sıcak savaş çatışmalarına son verilirken ve bugün soğuk savaş döneminden uzaklaşılırken , yeniden sıcak savaş çatışmalarına eski Osmanlı topraklarının sahne olmaya başladığı yeni bir süreç , birbirini izleyen olaylar dizisi içinde öne çıkmaktadır . Böylesine bir olumsuz gidiş, Türkiye Cumhuriyetinin sonunun da tıpkı Osmanlı devletinin yıkılışına yol açan Birinci dünya savaşı benzeri bir üçüncü dünya savaşı ile mi olacağı konusunda kamu oyunda haklı tartışmalara yol açmaktadır .Tarihten ders alınmazsa tekrar benzeri gelişmeler ile karşı karşıya gelineceği , atasözleri aracılığı ile herkesin bildiği bir durumdur . Bugün bütün dünyayı bir üçüncü dünya savaşına sürükleme çabası içine girmiş olan emperyalist ve Siyonist çevrelerin her aşamada Orta Doğu bölgesindeki gelişmeleri sıcak savaşa doğru yönlendirmeleri, bütün dünyayı üçüncü dünya savaşı tehlikesi ile karşı karşıya getirmektedir .
Devletlerin çöküşüne , milletlerin dağılmasına ve ülkelerin parçalanmasına yol açan büyük savaşlar
Devletlerin çöküşüne , milletlerin dağılmasına ve ülkelerin parçalanmasına yol açan büyük savaşların durduk yerde çıkmadığı tarih kitaplarının ortaya koymuş olduğu bir gerçektir . Her savaşın arkasında bir gerçeğin saklandığını ,savaş öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar bir bütünlük içerisinde ele alındığında herkes görebilmektedir . Önemli olan insanlık tarihindeki savaşların ortaya çıkış süreçlerinin iyi incelenmesidir . Hangi noktada savaşların gündeme geldiği iyice incelenmeden bugünün koşullarındaki savaş oluşumlarının gerçek boyutları ortaya konulamaz .Ülkeler arasındaki savaşlar gerçeklik kazanırken , savaşa giden yolların karşılıklı taraflar arasındaki çıkar çatışmaları ya da belirli gelişmelere bağlı olarak gerginlik ortamlarının başlangıç noktası olduğu görülmektedir.En küçük bir anlaşmazlık konusunun ya da bir gerginliğin zaman içinde büyüyerek büyük savaşlara giden yolu açtıklarını tarih bilimi ortaya koymaktadır . Bu nedenle , bugünün koşullarında devletler arasındaki çıkar çatışmaları ,ya da gerginlik yaratan plan ya da projelerin iyi incelenmesi gerekmekte ve gelecekte bu gibi olumsuzluklar üzerinden insanlığın büyük savaşlar ile karşı karşıya gelmesi gibi tehlikeli durumların önüne geçilmelidir . Hangi nedenlerin savaş çıkartabileceği ya da hangi durumlarda komşu devletlerin sıcak çatışmalara sürüklenebilecekleri veya uluslararası konjonktürdeki yeni gelişmelerin dünya haritasının neresinde bir büyük savaş tehlikesi ile insanlığı karşı karşıya getireceği netliğe kavuşturulmadan , savaş gerçeğinin önlenebilmesi ya da kontrol altına alınması sağlanamaz . Anlaşmazlıkların oluşumu ile ve yeni politikaların uygulama alanına getirilmesiyle birlikte savaşlara giden yollar açılabilmektedir . Bir tarafın yeni yaklaşımları eski devletlerin tepkisi ile karşılaşınca , kaçınılmaz sonuç olarak sıcak savaşların dünya sahnesine çıktıkları görülmektedir .

Askerlik mesleği güvenlik sorunlarının savaşlara dönüşebilmesi durumu dikkate alınarak geliştirilen bir güvenlikçiliktir . Her sosyal oluşum gibi siyasal yapılanmalar da ayakta durabilmek ve geleceğe dönük bir biçimde örgütlenebilmek açısından kendi güvenliğine dikkat etmek ve bu doğrultuda gerekli olan önlemleri almak zorundadır . Aksi takdirde tarihin çemberi dönerken bir çok siyasal oluşum devre dışı kalarak geçmişten bugüne gelememiştir . Yeryüzünde yer alan beş kıta ve iki yüzden fazla devlet her zaman için bir çok sorunla karşılaşmış ve bunların bir kısmı barış içinde çözüme kavuşturulurken ,diğerleri de çözüme bağlanamadığı için olumsuz yönlerde gelişerek sıcak çatışmalara yol açmıştır . Genel olarak dünya tarihi incelendiği zaman barış dönemlerini savaş dönemlerinin izlediği ve bu doğrultuda da savaş dönemlerini doğal olarak barış dönemlerinin takip ettiği görülmektedir .Devletler barış dönemlerindeki konumlarını iyi kullanabilirlerse savaşların önünü kesebilmekte aksi takdirde barış yılları uzun sürmemekte ve doğal bir seyir olarak savaşlar dünya sahnesine çıkmaktadır . Devletlerin başında bulunan siyasal yöneticilerin böylesine bir süreçte konumları önem kazanmakta ve aldıkları kararlar ya da giriştikleri uygulamalar giderek ya savaşların çıkmasına ya da önlenmesine sebep olmaktadır .Tarihde yer alan devlet adamlarının kahramanlık mertebesine eriştiği noktada savaşa giden yollar ya açılmakta ya da tamamen tersi bir çizgide kapanmaktadır .Kahramanlaşan devlet adamları bazan tarihin gidişini etkilemekte bazan da uluslararası konjonktürün ortaya çıkardığı siyasal sorunların gelişmesi ile devlet adamların kaderin çizdiği bir çizgi içinde yer alarak savaşa giden yollarda dolaylı yollardan etkinlik sağlayabilmektedirler .Devletler arası ilişkiler veya uluslararası gelişmeler her zaman için devletleri ya da siyasal kuruluşları karşı karşıya getirebildiği için savaşa giden yolda sıcak çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır . Her siyasal yapı bu durumu gözlemleyerek kendi konumunu belirlemek ve her türlü saldırı ya da savaş gibi sıcak çatışmalara karşı kendi önlemlerini almak durumundadır . Eğer böylesine bir yol izlenirse güvenlik sistemlerinin korunması açısından olumlu sonuçlar elde edilebilmekte aksi takdirde gene sıcak savaşlara giden konjonktürde ihtilaflar öne geçerek etkili olabilmektedir .

Bugün gelinen yeni dönemde uluslararası konjonktürün koşulları iyice değişmiş gibi görünmektedir .Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte soğuk savaş dönemi sona ererken , yeni bir süreç olarak küreselleşme olgusu, öne geçerek ve dünyadaki bütün siyasal gelişmeleri kontrol altına alarak tekelci büyük şirketlerin öncülüğünde yeni bir siyasal düzeni kurmaya başlamıştır .Soğuk savaş döneminde iki kutuplu yapılanmanın getirmiş olduğu gerginlik ortamında anlaşmazlıklar ya da gerginlikler iki kutup arasında fazlasıyla olmuş ama ortaya ciddi bir sıcak çatışma gelişmesi çıkmadığı için kutuplararası soğukluğun devamı boyunca sıcak çatışmalar geride bırakıldığı için , ciddi savaş girişimleri gündeme gelmemiştir . Sosyalist blokun dağılmasıyla birlikte merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulabilmesi amacıyla ,Amerikan askeri güçleri Basra körfezindeki petrol alanlarını batılı büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda güvence altına almaya başlayınca, bölge devletlerinin direnmeleri üzerine uzun süren bir savaş süreci jeopolitik merkezi alanda bütün dünya tanık olmuştur . Geçmişten gelen uluslararası konjonktür dünya sahnesinin büyük bir değişime uğradığı aşamada var olan devletler düzenini sarstığı için bölge devletlerinin emperyal saldırılara karşı çıkmaları üzerine küreselleşme döneminde de savaşlar devam etmiştir . Ne var ki , bu dönemin savaşları devam ederken bölge devletleri savaş türü gelişmelere alışkanlık kazanarak bir yandan da devlet düzenlerini sürdürmesini bilerek hareket etmişlerdir . Bu yüzden küreselleşme aşamasında Birleşmiş Milletler çatısı altında resmen tanınmış olan devlet yapılarının, çöküşü ya da bütünüyle işgal edilerek ortadan kaldırılması gibi çok olumsuz bir durum ile karşılaşılmamıştır .İki merkezli bloklaşmanın bittiği aşamada merkezi alanda emperyalizmin ve siyonizmin orduları savaş saldırganlığında bulunmuş ama bu durum topyekün bir cihan savaşı yaratamamıştır .

Çeyrek yüzyıllık bir dönem olarak küreselleşme sürecinde iki dünya savaşı öncesinde sıcak çatışma merkezi olan bölgelerde yeniden sıcak gelişmeler ortaya çıkmış ve küreselleşmenin bir ekonomik yapılanmanın ötesinde aynı zamanda siyasal bir oluşum olarak dünyanın geleceğe dönük yazgısını da belirlemiştir .Savaşın soğuğu sona erince sıcağı ortaya çıkmış ve eski anlaşmazlık konusu olan hemen hemen her yerde sıcak çatışmalar ortaya çıkmış ve bunların bir kısmı da daha sonraları yerel ya da bölgesel savaşlara dönüşmüştür .Özellikle Asya ve Afrika kıtalarındaki eski sömürge alanlarında sonradan ortaya çıkan devletler , ülkelerini genişletme maceralarına kalkışınca sıcak çatışma senaryoları dünya kamuoyundaki yerini alarak insanlığı fazlasıyla sarsmıştır . O dönemin üçüncü dünya ülkeleri olarak kabül edilen Asya-Afrika ülkelerinin yeni dönemin koşullarına uyum sağlamaları çok zor olmuştur .İki kutuplu dünya sonrasında küreselleşme saldırıları ile tek kutuplu olmaya zorlanan dünya yapılanmasında işler tersine dönünce,çok kutuplu yeni bir dünya düzeni yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da çok kutubun içinde yer alan yeni kutup başı ülkelerin sınırları ötesinde hegemonya maceralarına kalkışmaları üzerine, yeni savaş senaryoları birbiri ardı sıra öne çıkarak dünya kamuoyunu yeniden emperyalizm sorunu ile uğraştırmıştır .Normal koşullarda başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslarası kuruluşların sıcak çatışma alanlarına müdahale etmeleri gerekirken , çok kutuplu emperyal düzenin öne çıkardığı çekişmeler ve çatışmalar yüzünden dünya ülkeleri arasındaki çekişmeler sona ermemiş aksine daha da hız kazanarak evrensel boyutlarda bir kaos ortamının belirmesi ne giden yol açılmıştır .Bu gibi durumlarda savaşların kaçınılmaz olarak daha fazla tahrik edildiği ve yeni yapılanma dönemlerine yönelik bir biçimde eski düzenlerin ortadan kaldırılarak, yeni dönemin koşullarında egemen güç merkezleri tarafından istenen farklı bir yapılanmaya doğru devletlerin sürüklendiği görülmüştür . Böylesine bir olumsuz durumdan etkilenmek istemeyen devletler, kendi başlarının çaresine bakarlarken öncelikli olarak savaşların önünün kesilmesine giden yolları öne çıkarmışlar ve daha sonraları da bölgesel güvenlik örgütlenmelerine giderek tümden savaşa karşı çıkmışlardır .

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk , yaşamsal zorunluluk olmadıkça savaşların cinayet ile aynı anlama geldiğini açıkça ifade etmiştir . Türk ulusal kurtuluş savaşının önderi olan bir tarihi şahsiyet olarak Mustafa Kemal , askerlik mesleğinden gelen bir devlet kurucusu olarak savaşların anca savunma amaçlı olarak yapılabileceğini , bununu dışında kalan saldırı ve hegemonya savaşlarının hemen hemen hepsinin özel çıkarlara dayanması nedeniyle temelinde bir haksızlık olduğunu ve bu nedenle de hiçbir biçimde meşru müdafaa anlamında bir haklılık kazanamayacağını vurgulamıştır .Dünya tarihi incelendiği zaman ya büyük güçlerin hegemonya kavgaları ya da mazlum milletler ile küçük toplulukların bu gibi saldırılara karşı çıkışları gibi savaş türleri ile karşılaşılmaktadır . Tarih sahnesine çıkışı itibarıyla bir ulusal kurtuluş savaşı ürünü olarak Türk devletinin , geçmişten gelen siyasal gelişmeleri iyi değerlendirerek kendisini savaş sürecine çeken gelişmelere karşı ciddi bir bilinçli tavır izlemesi gerekmektedir . Dünya haritasından Türkiye’nin konumuna bakıldığında tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi jeopolitik merkezdeki bir ülke pozisyonunda olduğu ve bu açıdan Osmanlı devleti ile benzer koşullara sahip bulunduğu görülmektedir .Aynı coğrafyada farklı dönemlerde gündeme gelen Osmanlı devleti ile Türkiye Cumhuriyeti aynı kaderi paylaşma durumunda olup olmadığını gelecekteki olayların gelişim çizgisi belirleyecektir .Bu aşamadan sonra yaşanacak olayların merkezi alana savaş mı yoksa barış mı getireceği önümüzdeki zaman dilimi içinde belirginlik kazanacaktır .

Osmanlı devleti bu coğrafya da bir dizi savaşlar süreci içinde tarih sahnesine çıkmış ve yedi yüzyıllık bir hegemonya döneminin sonunda gene bir dizi savaşlar sonrasında haritadan silinmiştir.Orta Doğu denilen orta alandaki Türk hegemonyası bin yıllık geçmişe doğru giderken savaşlar ile barışların birbiri içine girdiği ve sürekli bir canlılık yaratarak rahat ve kalıcı bir düzen oluşturulmasını engellediğigörülmüştür . Üç kıta arasında yer alan ticaret yollarının kesiştiği merkezi alan üzerinde her zaman için bir güvenlik sorunu olmuş ve bu yüzden de savaşlar birbirini izleyip gitmiştir . Tarih bilimi açısından merkezi alandaki Türk egemenliğinin hem ortaya çıkışı hem de ortadan çekilmesi birbirini izleyen savaşlar zinciri ile gerçekleşmiştir .Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğunun tarihi olarak izlenen olayların farklı çizgideki benzerlerinin, bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş bulunan Türk devleti için de geçerli olduğu genel hatları ile ortaya çıkmaktadır . Buna göre tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi bir savaşlar dizisiyle kurulmuş olan Türk devletinin de gene benzeri bir doğrultuda birbirini izleyen savaşlar ile kurulduktan sonra gene benzeri bir savaşlar olgusu ile tarih sahnesinden çekilebileceği ne dair bir iddia bazı çevrelerce öne sürülmektedir .Her ne kadar iki devletin tarih sahnesine çıkmış olduğu dönemler birbirinden çok farklı olmasına rağmen , iki devletin aynı coğrafyada ve topraklarda kurulmuş olmasının benzeri bir konum yarattığı ciddi bir tartışma konusu olmaktadır . Jeopolitik kitaplarının dünya kıtalarının orta alanına baktığı zaman ,eski Osmanlı hinterlandı ile bugünkü Türkiye Cumhuriyetinin ülkesini meydana getiren Türk topraklarını benzeri yaklaşımlar içinde ele alarak değerlendirdikleri göze çarpmaktadır .Devletlerin ülke toprakları açısından ortaya çıkan bu gibi benzerlikler , aynı topraklar üzerinde kurulmuş olan devletleri benzeri bir kadere mahkum edip etmeyeceği , gene jeopolitik kitaplarının ele alarak incelediği konuların başında gelmektedir . Tarihin tekerleği dönerken gelip geçen her dönemde birbirinden çok farklı devlet yapılarının harita üzerinde ortaya çıktığı ve gene sürekli dönen bu tekerlek yeni zamanlara doğru giderken arkasında bir çok başarısız devleti de bırakmaktadır . Başarısız devletler tarihin çöplüğüne bu şekilde iteklenerek haritadan süpürülürken , bunların yerini yeni ve başarılı devletler almaktadır . Devletler arasında ortaya çıkan bu gibi değişiklikler tarihin yaratmış olduğu devinimin hızı ile meydana gelmektedir . Zaman sürekli olarak akıp giderken zamanın ruhu gelinmiş bulunan ilerleme çizgisine uygun düşen siyasal yapılanmaları öne çıkarmaktadır .

Savaşlar , devletlerin hem doğuşuna hem batışına hem de kimlik ve yapı değişikliğine yol açan başlıca oluşumlardır . Tarihin her döneminde gelişmişlik düzeyi hangi noktada ise yeryüzü haritası da bu duruma göre biçimlenmektedir .Devletler birbirleriyle savaşarak yollarında ilerlemeye devam ederlerken , gündeme gelen savaşlar ile uğraşmak zorunda kalmaktadırlar . Devletler arası savaşları kazanan devletler , savaş meydanında yendikleri devletleri kendi sınırları içine alarak daha da büyüyerek ve güçlenerek yollarına devam etmektedirler . Er meydanında yenilen devletler ise hızla çökerek dağılmakta ve bu durumda savaşı kazanan devlet yenmiş olduğu devletlerin ülkelerini işgal ederek yenilmiş olan devleti bütünüyle yeryüzü haritasından silmektedirler . Bu acımasız gerçek nedeniyle bütün devletler arasında bir rekabet düzeni vardır . Her devlet komşularından ya da dünyanın herhangi bir yerinden gelebilecek emperyalist saldırı ya da işgal girişimlerine karşı uyanık olmak ve kendini korumak zorundadır . Devletler arasında her zaman için bir hegemonya çekişmesi ya da komşu siyasal yapılarla sorunlu birliktelikler gündeme gelebilmektedir . Büyük devletlerin saldırısına ya da işgal girişimlerine karşı aynı bölgede yaşayan ve harita üzerinde komşu konumunda bulunan devletlerin bir araya gelerek ,kendilerini korumak için bölgesel birlikteliklere girdikleri dünyanın her yerinde görülmekte olan bir doğal savunma mekanizması olarak öne çıkmaktadır .Bu doğrultuda bölgesel güvenlik paktları dünya kıtalarının belirli bölgelerinde yer alarak her türlü tehdit ve saldırıya karşı üyelerinin ortak dayanışmalarıyla kendi güvenliklerini sağlayarak haksız emperyal savaşlara karşı durduklarını dünyadaki çeşitli örnekler gözler önüne sermektedir .

Büyük devletler hegemonya yarışını sürdürürken , kendi çevrelerinde yer alan küçük ve orta boy devletler üzerinde hegemonya mücadelesine girmektediler . Bu gibi gelişmeler karşısında bölge devletleri pasif kalırsa ve seslerini çıkarmazsa devletler arası çekişmeler tırmanmakta ve zamanla küçük ve orta boy devletlerin komşusu olan daha büyük devletler kendilerini güçlendirmek üzere tartışma konusu olan devletlerin kendi sınırlarına yakın olan bölgelerini işgal etmektedirler . Bu durumda bir devletin komşuları tarafından işgale uğraması ile birlikte, o devlet bir siyasal düzen olmaktan çıkarak giderek bir savaş alanına dönüşebilmektedir . Kendi sınırlarına komşu olan bölgelerde ya da ülkelerde devletler kendilerini güvence altına almak için hem askeri önlemler almakta hem de bu gibi istenmeyen durumları önleyebilmek üzere komşu devletler ile bir araya gelerek bölgesel güvenlik örgütleri oluşumu aracılığı ile savaş risklerini ortadan kaldırmaya çaba göstermektedirler .Büyük devletlerin ya da emperyal güçlerin her zaman için saldırı tehditlerine karşı küçük ve orta boy devletlerin sürekli olarak uyanık bir durumda olmaları gerekmektedir. Ülke ve nüfus azlığının bir güvenlik sorunu yaratmaması için küçük ve orta boy devletlerin diğer alanlarda çok çalışarak bir ilerleme kaydetmesi ve böylece zayıf olan yanları dengelemek üzere diğer alanlarda güçlü siyasal ve toplumsal yapılanmalara gidilmelidir . Böylece büyük devletler ya da emperyal güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda küçük ve orta boy devletlere saldıramayacakları dengeli yeni yapılanmaların zaman kaybetmeden bir an önce kurulması ülke yararına olacaktır .Emperyalizm çağı incelendiği zaman , batılı devletlerin bütün dünya ülkelerini nasıl sömürgeleştirdiği ve sömürge savaşları ile sömürgeciliğin içinden çıkılmaz bir cehennem yarattığını tarih kitapları bugünün kuşaklarına aktarmaktadır .Devletlerin yapıları arasındaki eşitsizlikler ve farklı özellikler her zaman için devletlerarası düzenin oluşturulması ve yürütülmesi süreçlerinde sorunlar çıkarmakta ve bu çizgideki anlaşmazlıkları zaman içerisinde sıcak çatışmalar ile birlikte savaşlar olarak da siyasal gündeme getirdiği görülmektedir . İçinden çıkılamayacak düzeydeki gelişmelerin süreklilik kazanan ihtilafları kanayan yaralara dönüştürdüğü zaman savaşlardan kaçınmak artık mümkün olamamaktadır . Bu gibi önlenemeyen durumlarda savaşlar toplumların , devletlerin ve de milletlerin kaçınılmayan kaderi olarak her türlü acı yönü ile insanlığın önüne çıkmaktadır .

Savaşlar devletler ya da milletler arası çatışmaların ötesinde , dünya tarihinin büyük dönüşüm noktalarında da ortaya çıkan kaçınılmaz dayatmalar olarak da güncellik kazanmaktadırlar . İnsanlığın geleceğini belirleyen ve toplumları bu doğrultuda yönlendiren büyük devrimci oluşumların gene savaşlar üzerinden tarih sahnesine çıktığı görülmektedir . Yerleşik düzenlerin zamanla çökmesiyle birlikte ortaya çıkan yıkıntıların temizlenmesi ve pisliklerin ortadan kaldırılabilmesi için güç sahibi merkezler savaşları temiz bir gelecek için kaçınılmaz görmektedir. Onlara göre geçmişten gelen yıkıntıların ve pisliklerin temizlenebilmesi için savaşlar gereklidir .Savaşlar küçük ve orta boy devletlerin ortadan kaldırılmasını sağlayarak , daha büyük ve güçlü siyasal yapılanmalara yönelmenin önündeki engelleri ortadan kaldıracaktır . Sermaye gücü ile birlikte teknolojinin getirmiş olduğu en son bulgulara da sahip olma durumundaki bu merkezlerin , yeni dönemde eskisinden çok farklı bir düzen kurabilmek için ortalığı temizleyecek bir savaşın peşinde koştukları bugünün gerçeklerinin öne çıkardığı bir sonuçtur . Siyasal anlamda çökmüş olan devlet yapılanmalarının bütünüyle ortadan kaldırılarak yepyeni bir dünyanın yaratılması hedeflenirken , iç ve dış savaş senaryolarının birlikte uygulanabildikleri görülebilmektedir .

Birinci dünya savaşı , devrimler ile savaşların birlikte ortaya çıktığı bir siyasal dönüşüm süreci olarak tarihteki yerini almıştır . Yirminci yüzyıla girerken çökmüş olan Rus Çarlığı tüm ağırlığı ile ortada kalmışken bu eskiyen yapıyı ortadan kaldırmak üzere, devrimci bir girişim ile Büyük Ekim Devrimi gerçekleştirilmiştir . Çöken imparatorluk yerine yeni bir ideolojik sistem kurulurken , iç ve dış savaşlar birbirini izlemiş ve Rus devleti savaşlar sayesinde Çarlığın kalıntılarını temizleyerek yepyeni bir ideolojik imparatorluk kurmuştur .Tarihin dönüşüm noktasında Rusya bir Sosyalist devrim ile kendini yenilerken , tarihin Birinci Dünya Savaşı sırasında birbirini izleyen savaşların orta çağ kalıntısı siyasal yapıları geride bırakarak ,çağdaş bir cumhuriyete giden yolda Türkiye için Rusya’dan çok farklı bir çizgide bir Kemalist Devrim modelinin gerçekleştirilmesine katkıda bulunduğu görülmektedir . Böylece Birinci Dünya Savaşı sürecinde hem savaşlar birbirini izlemiş ve bu doğrultuda imparatorluklar ortadan kalkmıştır hem de imparatorlukların geride bırakmış olduğu alanlarda devrimci oluşumun sonucu olarak yeni siyasal ve sosyal yapılanmalarının devreye girdiği görülmüştür .

Bugün Birinci Dünya Savaşının yüz yıl sonra devam ettiği ve bu doğrultuda bu büyük savaşın tam olarak yaratamadığı yeni dünya düzeninin ortaya çıkarılabilmesi için savaşların yeni cephelerde sürdürülmesi gerektiğini savaştan yana olan lobiler ve merkezler açıkça savunabilmektedirler .Silah fabrikatörleri daha çok silah satmak için savaşı kışkırtırlarken , emperyalist ve Siyonist merkezler de dünyaya tam olarak egemen olabilmek için savaş çığırtkanlığını her yerde açıkça yapabilmektedirler . Kendi çıkarları için savaş isteyen merkezlere ve lobilere karşı insanlığın yeniden barış çığırtkanlığına soyunduğubir kamuoyunu bütün dünya ülkelerinde örgütlemek gerekmektedir . Devrim için savaş isteyenler ile çıkar düzeni için savaş kışkırtanlar arasında oluşturulmuş olan savaşçı dayanışmasının bir an önce barıştan yana olan güçler tarafından önlenmesi gerekmektedir . Bugün gelinen noktada her kesim eskisine oranla çok güçlüdür . Kısmı ve yerel çatışmaların yerini yeni bir dünya savaşı alırsa o zaman nükleer silahların kullanılmasıyla hem bütün dünya devletleri yıkılır hem de milyarlarca insan yok olma riski ile karşı karşıya kalır . Atatürk’ün deyimi ile cinayet olan savaşlara meydan vermemek ve bunları önleyebilmek için yeni bir insanlık anlayışına dünyanın ihtiyacı vardır . Siyasi ve dini inançları kötüye kullanarak savaş kışkırtıcılığı yapılmasına artık izin verilmemelidir . Savaşlar hiçbir zaman insanlığın kaderi olmamalıdır .Böyle bir yok olma kaderine zorlanan insanlığın bir araya gelerek ortak bir işbirliği düzeni içinde bütün savaşları önlemesi insanlığın yaşamı açısından hayatidir.

27 Ekim 2018 Cumartesi

ANKARA KALESİ.203 "TÜRKİYE CUMHURİYETİ 100 YILLIK BİR PARANTEZ DEĞİLDİR" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN ((İlk Yayın Tarihi: ANKARA, 20.11.2014 & 20 Kasım 2014) - Türkiye Cumhuriyeti tez,antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak ,yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır.

ANKARA KALESİ.203


TÜRKİYE CUMHURİYETİ
100 YILLIK BİR PARANTEZ DEĞİLDİR

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 27.11.2018

Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yıldönümü yaklaşırken , bazı ulus devlet karşıtı çevreler Atatürk’ün çağdaş cumhuriyet devletini yüz yıllık parantez olarak ilan etmeye başladılar . Dünyanın merkezi coğrafyasında kendi konumlarına göre özel çıkarları doğrultusunda plan ve programlar geliştirenler ile emperyalizmin çıkarları doğrultusunda belirli projelere angaje olarak , ortalık alanı bu gibi yaklaşımlar için hazırlamaya çalışanlar , Türk ulusunun bir ölüm kalım savaşı verdikten sonra ilan etmiş olduğu bağımsız halk cumhuriyetini , geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan dünya koşulları ve konjonktürünün dayatmış olduğu bir geçici bir siyasal yapılanma olarak görmekte ve bu doğrultuda uluslar arası konjonktür doğrultusunda açılmış bir parantez olarak ifade etmektedirler . Şeriat devleti peşinde koşan siyasal İslamcısından tutun da , küresel sermayenin militanlığına soyunmuş olan neoliberal gruplara kadar , geçici bir parantez değerlendirmesi öne çıkarılmakta , cumhuriyetin yüzüncü yılına kadar gelemeden tasfiye edilmesi gerektiği vurgulanarak , bu doğrultuda artık bu paranteze bir son verilmesi gerektiği ,açıkça dile getirilmektedir . Yüz yıl önceki koşulların ortadan kalktığı öne sürülürken , o dönemin koşulları yüzünden açılmış olan parantezin , değişen koşullar dikkate alınarak kapatılmasının zorunlu olduğunu, bazı inançlı militan siyaset adamları her fırsatta söyleyerek , Türk devletinin geleceğini n olmadığını ,artık bu tür bir devlet yapılanmasının merkezi alanda barınamayacağını bir yıkıcı tez olarak siyaset sahnesine getirmektedirler .
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının, bu devleti tasfiye kararı almaya hakları yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarının ,bu devletin geleceği ile ilgili olarak tasfiye kararı almaya hakları olmadığı gibi, Türk ulusunun dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı büyük bir mücadele vererek elde etmiş olduğu bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama güvencesini de tümüyle ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmektedir . Herkesin hem etnik kökeni , hem de dinsel ya da kültürel kimliği birbirinden çok farklı olabilir . Herkes kendi kimliğine veya çıkarlarına göre farklı devlet modelleri peşinde koşabilir . Siyasal hareketler ve örgütler bazen kendi devletlerini kurmak üzere yola çıkabilirler, ya da koşullar ayrı bir devlet kurmaya elverişli değilse, o zaman da var olan devlet yapısını kendi kimliklerine ya da çıkarlarına göre değiştirmeye kalkışabilirler . Dünya tarihi bu çekişmenin çeşitli örnekleri ile dolu olan bir devletler mezarlığı olarak görülebilir . Her devlet belirli bir aşamada dünya sahnesine çıkmış olabilir , daha sonraki dönemde koşullar değişti ise, o zaman da var olan devlet yapısını yeni ortaya çıkan koşullar doğrultusunda yeniden yapılanmaya zorlayan oluşum ya da siyasal hareketler gündeme gelebilir . Bu gibi süreçlerde halen var olan ya da geçmişten gelen devletler ,kendilerini yeni koşullara uygun bir biçimde yenileyebilirse o zaman gelecek yüzyılda da yollarına devam edebilirler .Kendini yenileyemeyen ya da zaman içinde zayıf kalarak gücünü kaybeden devletler, hızla çöküşe ya da dağılmaya doğru sürüklenmektedirler . Bu açıdan yeryüzü haritasında yer alan bütün devletler benzeri bir gelişme sürecinden geçmişlerdir . Tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından konu ele alınırsa , her devletin tarihin belirli bir aşamasında dünya sahnesine çıktığı , geçen zaman dilimi içinde kendini yenileyenlerin başarılı devletler olarak yollarına devam ettikleri , kendini yenileyemeyenlerin ise ,başarısız devletler olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini istemeden almak zorunda kaldıkları görülmektedir .
Atatürk Cumhuriyetinin defterini dürme çabaları
Türkiye’de cumhuriyet düşmanları Atatürk Cumhuriyetinin defterini dürme doğrultusunda yüzüncü yıldönümüne gelmeden devletin tasfiyesini zorlarlarken ,bir de Türkiye’nin doğu bölgelerinde ayrı etnik ya da dinsel yapılanmalar üzerinden farklı devlet modellerini devreye sokmaya çalışan kesimler , Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde ülkeyi kurtarmak isteyen son Osmanlı hükümetinin tehcir uygulamasını tersine çevirerek ,tehcirin yüzüncü yılında tekrar Türk ve Müslüman kimliğinin dışında devlet yapılanmaları arayışı içine girenler , gene bir parantezin kapatılmasından söz etmektedirler . Osmanlı İmparatorluğu sonrasında , Misakı Milli sınırları içerisinde güçlü bir ulusal devletin ,ya da çağdaş cumhuriyetin yapılanmasını bir türlü kabül edemeyenler , Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığını parantezcilik oynayarak sürdürmek istemektedirler .Bu doğrultuda birinci dünya savaşı ile doğu Anadolu tehcirinin yüzüncü yıllına gelindiği aşamada Türk devleti için parantez eleştirileri ve suçlamalarının sayısı artmakta ,her türlü yayın organında Türkiye Cumhuriyeti , merkezi alanda zorunluluklar nedeniyle ortaya çıkmış olan siyasal bir parantez olarak açıklanmaya çalışılmaktadır .Türk devleti açısından küçültücü ve aşağılayıcı bu tutum ve davranışların cumhuriyet düşmanlarının sözlerinde her geçen gün daha fazla yer alması karşısında ,Türk kamuoyunda bir parantez tartışması son aylarda giderek artmıştır . Başta Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olmak üzere siyaset sahnesinin diğer aktörleri de , Türk devletinin bugün gelmiş olduğu aşamayı bir parantezci yaklaşım çerçevesinde ele alarak anlatmaya çalışmaktadırlar . Uluslarası ilişkiler alanında kariyer yapmış olan Türkiye’nin yeni başbakanı , biraz kamu hukuku okusaydı ya da devlet olgusu üzerine birkaç kitap karıştırsaydı , Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak kasten çıkarılmış olan parantez tartışmalarına girmeyerek , ülkeye ve devlete zarar verebilecek bu tür tartışmalardan uzak durmayı tercih edebilirdi .
Kasıtlı olarak parantez kavramını Türkiye’nin geleceği doğrultusunda kullanan kararlı kişiler,
Kasıtlı olarak parantez kavramını Türkiye’nin geleceği doğrultusunda kullanan kararlı kişiler, yakın gelecekte Türkiye Cumhuriyeti gibi güçlü ve çağdaş bir ulus devleti orta alandan kaldırmak istedikleri için, parantez kavramını bilinçli olarak öne çıkarmakta ve bu kavramdan hareket ederek Türk devletinin kalıcı esas devlet olmadığını ve bu nedenle de ancak bir parantez durumu ile açıklanabilecek geçici bir statüye sahip olduğunu ,Türk kamuoyuna genel anlamda benimsetmeye çalışan Türkiye karşıtları , Türklerin bağımsız devletini bir parantez kıskacı içine alırlarken , bu devletin aslında kalıcı olmadığını ve tüm parantezler gibi geçicilik gösterdiğini ,Türk kamuoyuna anlatmaya çalışmaktadırlar . Parantez kavramının her zaman için genel doğrunun dışına çıkan durumları ifade etmesinden yararlanmak isteyen cumhuriyet düşmanlarının , Türk devletini de genel doğru çizgisinin dışında kalan bir siyasal oluşum olarak tarih sahnesine çıktığını , normal duruma dönülme noktasına gelindiğinde bugün sınırları içinde Türk devletinin egemenlik düzeninin geçerli olduğu Misakı Milli yapılanmasının, söz konusu olamayacağını açıkça dile getirmekten çekinmemektedirler . Normal bir yazı düzeninde nasıl normalin ötesindeki kelimeler ya da açıklamalar yazının içinde belirtilirken parantez içine alınıyorsa ,Türkiye Cumhuriyetinin varlığı da istisnai durum gibi düşünülerek ,geçicilik parantezi içinde açıklanmaya çalışılmaktadır . Parantezci yaklaşım içinde Türk devletini ele alanlar , parantez olarak kabül ettikleri Türkiye Cumhuriyeti’nin geçici bir devlet olduğunu , bu nedenle hiçbir zaman kalıcılık iddiasında bulunamayacağını , tüm diğer parantez içinde belirtilen geçici durumlar gibi ,Türk devletinin de tarih sahnesinde geçicilikten öteye gidemeyeceğini , her aşamada dile getirmekten kaçınmamaktadırlar . Siyaset biliminin ortaya koyduğu bilgiler doğrultusunda ,ancak başarısız olan ya da zayıf kalan devletler için geçicilik ya da istisnai durum konumu öne sürülebilmektedir . Ne var ki , bütün devletler ,geleceğe dönük bir biçimde sonsuzluk iddiasına dayalı olarak kurulduğu için, her devletin içinde bulunduğu gerçek durum ve koşullar genel olarak devletlerin geleceğini belirlemektedir .

Siyaset bilimi açısından!..
Siyaset bilimi açısından konu ele alındığı zaman , Oswald Spengler isimli bir bilim adamının medeniyetler teorisi olarak ortaya konulan kuramı doğrultusunda değerlendirme yapmak gerekmektedir . Spangler’in teorisine göre , devletlerin hayatı da tıpkı diğer canlılara benzemekte ve bu doğrultuda tıpkı diğer canlı varlıklar gibi doğmakta , büyümekte ve belirli bir süre yaşadıktan sonra ölmektedirler . Sosyoloji ve siyaset bilimi teorisi açısından ,devletlerin de yaşayan diğer canlılar gibi böylesine bir var olma sürecinden geçtiği görülmektedir . Her devletin önce bir var olduğu ,bir en güçlü ve tepe noktada varlığını güçlendirdiği ama belirli bir zaman dilimi içinde de zayıflayarak güç kaybetme noktasına geldiği görülmekte ve bu aşamadan sonra da çöküş ve dağılma oluşumları ile devletler tarih sahnesinden çekilmektedirler . Yıkılan devletlerin ahalisi hemen yok olmamakta ,vatan topraklarını oluşturan ülke de bir toprak parçası olarak varlığını devam ettirdiği için ,aynı ülke üzerinde eski ahalinin yeniden örgütlenmesi ile eskisinden çok farklı doğrultuda yeni devlet yapılanmaları ortaya çıkabilmektedir . Parantez kavramını kullanarak Türk devletini ele alanlar , bu tezleri dikkate alarak hemen bir devletin sonunu hızlandırılmış bir siyasal gelişmeler doğrultusunda hazırlayarak ve sona erdiren örneklerden yararlanarak bir devletin geleceği ile oynayabilmektedirler Devlet karşıtlarının iyi bildikleri bu durumları var olan devletlerin kurumları da aynı derecede iyi bildiği için ,parantez teorilerinden ya da yaklaşımlarından hemen sonuç çıkmamaktadır . Devlet güçleri , değişen siyasal ve sosyal koşulları iyi izleyerek önlemler almaya başladığı zaman , geçicilik suçlamasıyla öne çıkan parantezciler geri adım atma durumunda kalabilmektedirler . Aksi durumlarda ise , devlet yapılarının devlet düşmanları tarafından çökertilerek dağıtılma aşamasına sürüklenildiği ortaya çıkmıştır . Devletlerin büyüklüğü ya da güçlülüğü gibi kriterler ,siyasal yapılanmaların devam edip etmemesi ,ya da sona erip ermemesi gibi durumlarda etkin bir role sahip bulunmaktadır .

Bir devlet yapılanmasının kalıcı olması ya da geçici olarak kalması gibi durumlar daha çok dünya konjonktüründeki gelişmelere göre belli olmaktadır . Bu noktada , bütün devletlerin dünya haritası üzerindeki yerinin jeopolitik açılardan gösterdiği konum ile birlikte , büyük devletler arasındaki hegemonya çekişmesi sürecinde güç merkezleri arasındaki çekişmeler ya da öne geçme gibi durumlar da belirleyici olabilmektedir . Bu çekişme süreci içinde , devletler birbirleriyle rekabete kalkışırlarken, hem kendilerini korumaya öncelik vermekte hem de diğer devletlerden öne geçerek kendi çıkarları doğrultusunda dünya haritasının belirli bölgelerinde emperyal hedefler için etkili olabilmektedir . Bu gibi durumlarda , bazen büyük devletlerin dağılmasıyla küçük devletler gündeme gelebilmekte, ya da bazen da bu durumun tamamen aksi bir yönde bir devletin komşularını ele geçirerek bulunduğu bölgede daha güçlü ya da büyük bir yeni devlet modeli yapılanması ortaya koyduğu görülebilmektedir . Devletlerin parçalanmaları ya da komşuları aleyhine genişleyerek büyümeleri de , bölgesel ya da küresel güç merkezlerinin yeni jeopolitik konumlarına göre belirlenebilmekte , bu gibi durumların kalıcı olabilmesi ya da kısa bir zaman dilimi sonrasında geçicilik göstermesi de gene , siyasal güç merkezleri arasındaki çekişmelere bağlı olduğu gibi , bunların dışında ortaya çıkan başka faktörlerin yansıması olarak da farklı sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir . Bu çerçevede , bir devletin geçici bir parantez olarak belirtilebilmesi ,ya da geleceğe dönük olarak sonsuza kadar yaşayabileceğinin ifade edilebilmesi genel anlamda dünya düzeyindeki evrensel gelişmeler ile açıklanabilmektedir . Konjonktürel gelişmelerin ya da güç merkezleri arasındaki değişikliklerin küresel düzeyde çevreye yayılması ile, bir çok devletin kaderleri belirlenebilmekte ve bu doğrultuda dünya haritası yeniden biçimlenmektedir . Devletler arası ilişkilerde hiçbir zaman tam anlamıyla eşitlik ya da istikrar sağlanamamakta ,bu yüzden de küçük ve orta boy devletlerin geleceği devler arasındaki çekişmelerin gösterdiği yeni durumların etkinliği ile değerlendirilebilmektedir . İki yüzün üzerinde bir devlet sayısı ile dünya haritası değişkenliğe her zaman için gebe bir durumdadır .

Türkiye Cumhuriyeti , dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan orta boy bir devlet olarak her zaman için evrensel alandaki güç merkezleri arasındaki çekişmelerin ya da emperyal projelerin hedefine aldığı bir ülkedir . Dünyanın merkezinde yer alan bir büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu alanında , Türk ulusunun bir var olma savaşı vermesiyle kurulmuş olan Türk devletinin ,varlığını koruyabilmesi ya da geleceğe dönük olarak yaşam süresini sonsuza kadar sürdürebilmesi için de, böylesine bir mücadele verilmesi gerektiği görülmektedir ,çünkü parantezci yaklaşımlar ile Türk devletine ömür biçilmekte ve kısa bir zaman dilimi içerisinde bu ulusal siyasal yapının ortadan kalkacağı ya da kalkması gerektiği açıkça ifade edilebilmektedir . İmparatorluklar devri devam ederken varlığını koruyabilen Osmanlı İmparatorluğu , ulus devletler çağına geçilmesi aşamasından sonra giderek zorlanmış ve bir Osmanlı ulusu yaratamadığı için, hem küçük küçük devletlere bölünerek Balkanizasyon sürecine alet olmuş hem de bu dönemin hemen ertesinde gündeme gelen Birinci Dünya Savaşında yenilerek teslim olmuş ve böylece devlet olma durumu da sona ermiştir . Osmanlı İmparatorluğu varlığını sürdürürken , hiç kimse bu büyük devlet için parantez ifadesini kullanarak Osmanlı hegemonyasının geçiciliği iddiasında bulunmamıştır . Ne var ki , Birinci Dünya Savaşının sonucunda ortaya çıkan yeni güç dengeleri içinde Atlantik güçleri olan İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu bölgesine gelerek ortak bir hegemonya düzeni kurmaları üzerine ,Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesinden geri çekilirken , geride bıraktığı merkezi topraklar üzerinde bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti doğal bir sonuç olarak ,ulusal kurtuluş savaşı zaferi sonrasında dünya haritası üzerindeki yerini almıştır .Osmanlı devleti hiçbir zaman geçici bir parantez konumunda olmamış ama , cihan savaşı sonrasında değişen dünya koşulları çerçevesinde teslim olarak bitme aşamasına zorla getirilmiştir .

Osmanlı sonrası dönemde ,bu büyük merkezi devletin üzerinde egemen olduğu on milyon kilometre karelik geniş alan üzerinde, bütün büyük güçlerin yeni projeleri olmuş ve bu doğrultuda çekişmeler ikinci bir dünya savaşına kadar sürüp gelmiştir . İlk proje , üzerinde güneşin batmadığı büyük dünya imparatorluğunun patronu konumunda olan İngiltere’nin olmuştur . İngilizler , geri çekilen Osmanlı devletinin hinterlandı üzerinde gene İstanbul merkezli bir büyük merkezi bölgesel yapılanma olarak Yakın Doğu Konfederasyonu adı altında dörtlü bir federasyon modelini ,kendisinin merkezinde yer aldığı yeni bir siyasal yapılanma doğrultusunda düşünmüş ama gücü yetmediği için ve de Fransa ile tam olarak anlaşarak ikili bir merkezi modeli gerçekleştiremediğinden ,böylesine bir emperyal bağımlılık projesi hazırlayıcılarının planları doğrultusunda gerçekleştirilememiştir . Britanya İmparatorluğu merkezi alana tam olarak egemen olamazken , ortağı konumundaki ikinci emperyalist imparatorluk sahibi Fransa da istediği gibi kendisine bağlı bir büyük bölgesel yapılanmayı gerçekleştirememiştir . Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük bir çöküş ile yıkılan Rus Çarlığı yerine bir sosyalist devrim sayesinde dünya sahnesine çıkmış olan Sovyetler Birliği projesi de, dünyanın kuzey yarıküresinde bölgesel bir devlet yapılanması ile ortaya çıkarken ,bu yeni güç merkezi yapılanmasının sıcak denizlere doğru yayılabilmesi doğrultusunda, merkezi alanın tam ortasında yer alan Anadolu yarımadasını da coğrafi bölgeleri esas alarak ,yedi ayrı devletçik olarak kendi oluşturduğu ideolojik birliğin çatısı altına alabilmeyi hedefliyordu . Bir anlamda Sovyetler Birliğinin de Anadolu topraklarına emperyal amaçlı bakması , Anadolu yarımadası üzerinde geride kalan Osmanlı ahalisi olarak Türkleri tam anlamıyla ortada bırakmıştı . Kalıcı olması gereken bir büyük imparatorluğun bir cihan savaşı sonrasında ortadan kaybolması üzerine, en az onun kadar güçlü olabilecek ve asırlar boyunca güçlü bir biçimde merkezi alanda devlet olarak varlığını sürdürebilecek bir yeni devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti ,Türklerin batılı emperyal güçlere karşı verdiği bir ulusal kurtuluş savaşı sayesinde tarih sahnesine çıkıyordu .

Yirminci yüzyıla girerken Avrupa emperyalizminin iki büyük devi olarak İngiltere ve Fransa dünyanın merkezi coğrafyasına el koyarak ,dünyanın merkezi imparatorluğunu dağıttıkları için tam anlamıyla bir küresel hegemonya düzeni kurmayı hedefliyorlardı . Ne var ki , bu aşamada artık Avrupa emperyalizminin rakibi olarak Amerikan emperyalizmi dünya sahnesine çıkarken , Japon savaşı ile çökertilen Rusya’da ikinci bir çöküş Birinci dünya savaşı ile gündeme getirilerek , bu durumdan yararlanan yeni bir siyasal yapılanma sosyalist devrim görünümünde uygulama alanına getiriliyordu . Orta Doğu’ya girmiş olan İngiliz ve Fransız emperyal güçleri tam Kafkaslar üzerinden Hazar bölgesine doğru yöneldikleri aşamada ,Amerikan sanayicilerinin ve küresel sermayenin denetimi altındaki New York borsasından sağlanan yüz milyonlarca dolarlık maddi destek ile , Troçki Moskova’da Kızıl Orduyu kurarak Sovyetler Birliğinin önünü açıyordu . Kızıl Ordu daha bütün Rusya’nın kontrolunu ele geçirmeden, Almanya destekli Osmanlı ordusunu Azerbaycan’dan çıkartmak üzere Kafkasya seferine çıktığı aşamada, İngiliz ve Fransız ordularının Anadolu üzerinden kuzeye doğru yönelerek Hazar bölgesine girmelerinin önü kesilmiş bulunuyordu . Böylece , Birinci dünya savaşı sırasında cephelerde savaşmayan Amerika Birleşik Devletleri , Avrupa devletleri birbirini yok ederken ,dünyanın gelecekte merkezi konumuna gelecek Hazar bölgesini ideolojik bir yeni yapılanma ile yönlendirerek , Avrupalı emperyalistlerin bu bölgeyi ele geçirmelerini önlüyordu . Böylesine bir emperyal amaçlı operasyon ,geleceğe dönük Amerika ve Avrupa emperyalizmlerinin çekişmeleri yüzünden gündeme geliyordu . Karl Marks’ın öngörüsü ile çok gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmesi gereken komünist ihtilal , Avrupa ve Amerika çekişmesi yüzünden dünyanın kuzey yarıküresinde ve kırsal alanda yayılmış bir bir köylü toplumunda dışarıdan ithal edilen Bolşevik kadro sayesinde gerçekleştiriliyordu . I871 Paris komününden ders alan kapitalistler , kendi gelişmiş ülkelerinde böylesine bir komünist ayaklanmayı önlemek üzere , hiç işçi sınıfının olmadığı bir kırsal alan ülkesinde dışarıdan destekli ve manüplasyonlu bir hareket ile Komünist ihtilal yaratarak , İngiliz-Fransız ortaklığının bütün dünyayı ele geçirmesini önlüyorlardı .

İki dünya savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın hegemon süper gücü haline gelirken , Rusya’da kurulu bulunan Sovyetler Birliği sanki bunun dengeleyicisiymiş gibi gösterilerek , yer yüzü kıtalarını beş yüz yıl yönetmiş olan Avrupa’nın önde gelen emperyal güçleri iki büyük kutbun arasına çekilerek hapsediliyorlardı . İşte böylesine bir süreç içerisinde ,kuzey yarıküresinde yer alan sosyalist blokun temsilcisi olarak Sovyetler Birliği’nin güney yarıküresine inmesini ve sıcak denizlere çıkmasını önleyecek bir merkezi tampon devlete gereksinme duyulduğu aşamada , Anadolu halkı ayağa kalkarak bir ulusal kurtuluş savaşına yöneliyor ve bu doğrultuda bir mücadeleyi zafere ulaştırarak , çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti ni kuruyordu . Sovyet ihtilali sonrasında bir de Anadolu ihtilali Atatürk’ün önderliğinde Türk ulusu tarafından gerçekleştiriliyordu . Yeni kurulan Türk ulus devleti sahip olduğu jeopolitik konumuyla , batı emperyalizmi ile Doğu kutbu olan Sovyetler Birliği arasında yeni oluşan bir tampon ülke olarak devreye giriyordu . Rus jeopolitiği Antalya’yı kendi kızıl elması olarak ilan ettiği için , Türkiye gibi orta boy bir devletin merkezi alanda bağımsız bir devlet olarak meydana çıkması , savaş yıllarında bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulması doğrultusunda katkı sağlıyordu . Bu nedenle , bazı batılı ülkeler Türklere bu coğrafya da bağımsız bir devlet vermek istememelerine rağmen , karşı kutup olan Sovyetler Birliği’nin güneye doğru yayılmasını önlemek üzere, Türkiye Cumhuriyetini bir tampon devlet olarak benimsemek zorunda kalmışlardır . Lenin ve arkadaşları batılı emperyalistleri Anadolu toprakları üzerinde görmek istemezken , Avrupa ve Amerika ülkeleri de Sovyetler Birliği’ni Akdeniz’de görmek istememiş ve bu durumdan yararlanan Türk ulusu da , Osmanlı imparatorluğunun merkezi bölgesinde bağımsız bir cumhuriyet devleti kurma şansını elde etmiştir .

Anadolu toprakları üzerinde Sevr haritasını çizerek Balkanizasyonu Orta Doğu’ya taşımak isteyen İngiltere ile birlikte bütün batılı devletler doğu blokuna karşı ortaya çıkan Türk devletini öncelikle bir tampon devlet olarak kabül ederek ,Türklerin Anadolu topraklarından Orta Asya’ya doğru sürülmesi operasyonunu bir süre için ertelemek zorunda kalmışlardır . İşte böylesine bir tampon devlet oluşumu ile gerçek emperyal planların ertelenmesi projesine ,dünya dengeleri açısından bir yüz yıllık süre tanımışlardır . Batılıların son yıllarda Türkiye için bu yüz yıllık süre olgusunu bir parantez olarak ortaya atmaları , yüzüncü yıla gelinmeden Türkiye Cumhuriyetini haritadan silmeye çalışmaları nedeniyledir . Onlara göre , Sevr planının tamamen red edilmesi anlamına gelen Türkiye Cumhuriyeti projesi , kuzey bölgesinde oluşturulan sosyalist blokun yayılmasının önlenmesi için, benimsenmiş olan bir geçici uygulamadır ve Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bu yapılanmanın da ortadan kaldırılması gerekmektedir . Sosyalist blokun yaşadığı sürece , Türkiye Cumhuriyeti bir tampon devlet olarak merkezi alanı Ruslara kaptırmamış ve daha sonraki aşamada da Nato yapılanması Türkiye’ye taşınarak , Türk devletinin batı ittifakının sınır karakolu konumuna gelmesine yol açılmıştır . Bu yüzden Türkler kendi ülkelerinde büyük baskılar altında yaşamak zorunda kalmışlar , daha sonraki aşamada da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Avrasya kıtasının bütün bölgelerinde ortaya çıkan sıcak çatışmalar , Türkiye Cumhuriyetini bir ateş çemberinin içine çekmiştir .

Batılılar kuruluşuna yardımcı oldukları Sovyetler Birliğinin ömrünü varolan dünya dengeleri nedeniyle , yüz yıllık bir zaman periyodu içinde düşündükleri için , doğu ve batı blokları arasında yer alan Kemalist Türkiye’nin ömrünü de buna dayanarak belirlemeye çalışmışlar ve bu yüzden Türkiye için bir çok yerde yüz yıllık parantez tanımlaması kasıtlı bir biçimde dile getirilmiştir . Cumhuriyet yüzüncü yılına doğru yol alırken ve bir asırı geride bırakırken , batılı emperyal çevreler artık yüz yıllık parantezin kapatılması gerektiğini açıkça dile getirerek , Türkiye Cumhuriyetinin tasfiyesine giden yolları açıktan desteklemektedirler . Osmanlı devletinin tarihe mal olmasından sonra merkezi alanda gerçekleştirmeyi düşündükleri asıl projelerini bir türlü uygulayamadıkları için ,bunların önünde koskoca bir engel olarak duran Türk devletini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girerek, istemeden tanımak zorunda kaldıkları yüz yıllık paranteze bir son vermeyi hedeflemektedirler . İki öge arasında yer alan bir durumun ifade edilmesi olarak tanımlanan parantez kavramı , Türkiye ile ilgili olarak kullanıldığı zaman , yirminci yüzyılın başlarında dünya haritasının ortalarında yerini alan ,bir siyasal yapılanmanın yirmi birinci yüzyılın başlarında ortadan kaldırılmak istenmesinin bağlantısını açıklamak üzere yeniden siyasal gündeme getirilmektedir . Yüz yıl öncesinin dünya dengelerinin gündeme getirdiği Türkiye Cumhuriyeti gibi bir devlet modeline , soğuk savaş sonrasında hiç ihtiyaç bulunmadığını ve hele küresel ya da emperyalistlerin güdümündeki bölgesel projelerde kesinlikle böyle bir devlet modeline yer verilmemesini isteyen işbirlikçi ve mandacı çevreler , yüz yıllık parantezin kapatılmasını yüzleri kızarmadan talep edebilmektedirler .

Bu yıl içinde yayınlanan bir kitapta ,Ermeni meselesinin kamuoyundaki tartışmacılarından birisiyle yapılan söyleşiler gene “yüz yıllık parantez” başlığı altında sunulmaktadır .Türkiye’nin doğu Anadolu bölgesinde bir Hrıstıyan devlet kurmak ve Gregoryen Klisesinin hegemonyasını binlerce yıllık Türk toprakları üzerine taşımak isteyen gayrimüslim lobiler ,açıktan yüz yıllık parantez tartışmalarına kalkışarak , Atatürk’ün çağdaş ulus devletini tarihin tozlu sayfalarına geri göndermeye çalışmaktadırlar .Türk ulusunun ve devletinin kendisini yok edecek böylesine bir girişimin farkında olduğu ama uluslar arası hukuk ve demokratik rejimin gerekleri doğrultusunda hoşgörülü davranarak barış içinde bir çözüm arayışı içine girdiği son dönemlerdeki gelişmeler ile iyice açıklık kazanmıştır .

Yüz yıllık parantez olgusunu başlığına taşıyan kitap incelendiği zaman ,açılan parantez yüzünden özgürlüklerin eksik kaldığı ve özgürlükçü dönüşümün yarım bırakıldığı ileri sürülmektedir . Türk milliyetçiliğinin diğer etnik kesimlerin özgürlüklerinin önünü kestiği ve bu yüzden özgürlükçü bir yapılanmaya gidilemediği ortaya konulmaya çalışılmaktadır . Türk ulusu ,yirminci yüzyılda yeni bir dünya düzeni kurulurken ,yeryüzü haritasında yerini almaya çalışmış ama toplumun diğer kesimlerinin bu doğrultuda kendi yapılanmalarına gitmelerine izin verilmemiştir . Bir anlamda dolaylı bir Sevr haritası savunması olan kitapta , batı emperyalizminin Anadoluya Balkanizasyonu taşıması gerektiği ve bu doğrultuda tıpkı Balkanlarda olduğu gibi küçük küçük devletçiklerin Anadolu coğrafyasında Sevr haritası doğrultusunda oluşturulması gerektiği ,dolaylı yollardan ifade edilmeye çalışılmaktadır . Balkanlardaki küçük devletçikler benzeri yapılanmalar ile , Anadolu’da yaşayan çeşitli topluluklara kendi devletlerini kurma şansının tanınmasını savunan gayrimüslim entelektüel , Türk devletinin ulusal ve üniter yapılanmasına dolaylı yollardan karşı çıkmaktadır .

Yüz yıllık parantezi konu alan kitabın son bölümünde başlık olarak parantezin kapanması ele alınmış ve 2015 yılına doğru gidilirken , Anadolu’nun doğu bölgesinde yeniden bir Hrıstıyan yapılanmanın gündeme getirilmesi gerektiği açıkça vurgulanmaktadır . Birinci dünya savaşı sırasında Doğu Anadolu’da meydana gelen kendi devletini kurma mücadelesini Türkler ve Müslümanlar kazandığı için , Misakı Milli sınırları içerisinde ulusal ve üniter bir devleti Türkler kurabilmiştir . Devlet kurma mücadelesini kazanan Türkler , bugün soykırım yapmakla suçlanmakta ve bu doğrultuda yabancı mahkemelerde yargılanarak mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Toprak talebi ile birlikte ayrı bir devletin Türkiye’nin doğusunda tanınması ve bu doğrultuda Türklerin ülkenin doğu bölgelerinden geri çekilmesi açıkça talep edilebilmektedir . Rusların sıcak denizlere inme hattı ile Fransızların Suriye’den Hazar bölgesine çıkma hattı olan bölgede Büyük Ermenistan kurmak hayalleri peşinde koşanlar , Türkiye Cumhuriyetini yüz yıllık parantezin içine kapatarak , böylesine bir devletten kurtulabilmenin hesaplarını yapmaktadırlar . Batı ülkelerinin bir çoğunda alınan parlamento kararları ile Türkiye geçmişteki olaylar nedeniyle suçlanmakta ,karşılıklı çekişme ve sürgünler sırasında Osmanlı devletinin var olduğu unutularak , Osmanlı yönetiminin kusurları ve suçları Türk devletinin sırtına yüklenmeye çalışılarak, ciddi bir haksızlık yapılmaktadır . Osmanlı devletinden sorulması gereken hesabın Türkiye’den sorulması , tıpkı İsrail’in Romalılar döneminde sürgün edilmelerinin suçunu zavallı Filistinliler’den sorması gibi ortaya hukuka son derece aykırı bir durum yaratmaktadır . Osmanlı döneminden Türk devleti sorumlu tutulamayacağı gibi ,Roma imparatorluğu döneminde gerçekleşen sürgünün suçu da Filistin halkının üzerine yüklenemez . Uluslar arası hukuk böylesine çelişkili durumları ortadan kaldırabilmek üzere günümüzde yeni açılımlar yapmak zorundadır .

Türkiye Cumhuriyeti , ne tez , ne anti tez,ne de parantez değildir . İmparatorlukların tarih sahnesinden çekildiği bir aşamada ortaya çıkan çağdaş bir ulus devlet projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti ,günümüzde uluslar arası bütün kuruluşların hem kurucusu hem de üyesi konumuyla çağdaş uluslar ve devletler ailesinin onurlu bir üyesi olmaya çalışmaktadır . Bir çok engel ya da manüplasyon ile karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti , kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği gibi, ilelebet payidar kalabilmenin çabası içerisinde olduğu için , böylesine güçlü bir devleti yüzyıllık parantezlere sıkıştırmak mümkün değildir . Üç kıtaya yayılmış bulunan Türk dünyası ile çeşitli ülkelerde yaşamını sürdürmekte olan üç yüz milyonun üzerindeki Türk asıllı toplulukların Türkiye Cumhuriyetini parantez olmanın ötesine taşıyarak , her türlü parantez kıskacının aşılmasında ,Türk devletinin en büyük yardımcısı olarak dünya sahnesinde yerlerini almaktadırlar . Türkiye Cumhuriyeti tez,antitez ya da parantez olmanın ötesine giderek, çağdaş bir sentez olarak ,yeni dönemde bütün dünyaya örnek gösterilen bir devlet konumuyla öne çıkmaktadır.
(İlk Yayın Tarihi: ANKARA, 20.11.2014 & 20 Kasım 2014)