Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Avrupa kıtası batıda Atlas Okyanusu, kuzeyde Baltık Denizi ve güneyde Akdeniz ile çevrilmiş bir yarımadadır. Bu nedenle Avrupa merkezli bir bakış açısı geliştirilirken, Avrupa kıtasını çevreleyen denizleri dikkate alınması kendiliğinden zorunlu olmaktadır. Avrupa tarihi bu üç deniz arasına sıkışmış olan küçük kıtanın dünyaya açılma çabalarının birbirini izlediği bir olaylar zinciridir. Avrupa’yı doğrudan etkileyen olaylarda olduğu gibi Avrupa’nın dış dünyaya açılımlarında da üç tarafını çevreleyen denizlerin önde gelen rolü olmuştur. Asya’ya bağlanan kara köprüsünden daha fazla Avrupa tarihini denizlerin belirlediği söylenebilir. Bir yarımada olarak Avrupa’nın yazgısını denizler karalardan daha azla etkilemiştir. Kuzey Denizinden daha fazla Akdeniz Avrupa'daki gelişmelerde etkili olurken, Batıda yer alan Atlas Okyanusu ise Avrupa’nın dünyanın merkezi konumuna gelmesinde payı olmuştur. İlkçağlardan orta çağlara doğru Avrupa kıtası, Akdeniz merkezli olarak yoluna devam ederken, ortaçağın sona ermesiyle, okyanuslara açılan Avrupalılar, bütün dünya kıtalarını keşfederek, beşyüz yıllık bir Avrupa merkezli sömürgecilik düzeni kurabilmişlerdir.
Akdeniz, dünyanın anakaralarının birleştiği noktada yer alan büyükçe bir iç denizdir. İnsanlık okyanuslara açılmadan ve ana kara dışındaki diğer kıtaları keşfetmeden önce, uygarlıklar Akdeniz kıyılarında ortaya çıkmış ve uzun süre dünya tarihinde etkili olmuştur. Bu nedenle Akdeniz'in bir adı da uygarlıklar denizidir. Onbeşinci yüzyılda okyanuslara açılana kadar insanlık; Mezopotamya, Mısır, Eski Yunan Roma ve Vatikan uygarlıkları ile etkileşim içinde olarak dünyanın en büyük orta ve iç denizi olan Akdeniz, yaşam biçimlerinin merkezi konumunda olmuştur. İlk uygarlıkların Asya kıtasında ırmak kenarlarında başlamasından sonra, Asya'dan Avrupa’ya doğru bir tarihsel süreç göçler ile gündeme geldiğinde, uygarlıklar yeni dönemde Akdeniz kıyılarında ortaya çıkmış ve bütün güney sahilleri Akdeniz boyunca uzanan Avrupa kıtası da Eski Yunan döneminden başlayarak yirminci yüzyıla kadar uygarlıkların beşiği olmuştur. Yaklaşık beş bin yıl süreyle uygarlıkların merkezi olan Avrupa kıtasının, yaşamı bir anlamıyla Akdeniz ile bütünleşmiştir. Bu nedenle, Avrupa’nın geleceğe dönük olarak yeniden yapılanmasında, Akdeniz’in önemli bir yeri vardır. Bunun farkına varan Avrupa Birliği yönetimi de son yıllarda geliştirdiği yeni bir Akdeniz yaklaşımı çerçevesinde Akdeniz bölgesi için bir projeyi devreye sokmaktadır.
Türkiye, hem Avrupa kıtasında toprakları olan, hem de Akdeniz’de kilometrelerce sahilleri ile denizle de bağlantısı bulunan bir ülke konumundadır. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde Akdeniz bağlantısının, Akdeniz ile olan bağlar da ise Avrupa kıtasının yanı başındaki komşularının doğrudan etkileyici rolleri bulunmaktadır. Türkiye, böylesine jeopolitik bir yapıya sahip olduğu için, Avrupa ile Akdeniz arasında geliştirilen ilişkilerin dışında kalamaz. Her yönü ile Avrupa ve Akdeniz arasında gündeme getirilen yeni girişimler doğrultusunda Türkiye hem bir Avrupa hem de bir Akdeniz ülkesi olarak etkilenmektedir. Bu iki yönlü konumuyla, Türkiye'nin Avrupa ve Akdeniz arasında geliştirilen yaklaşımlarla dışında kalması düşünülemez. Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği sürecinde de Akdeniz ile ilgili girişimlerde taraf olacaktır. Akdeniz’in geleceğine dönük Avrupa yaklaşımlarını da bir Akdeniz ülkesi olarak yakından izleyecektir. Avrupa ile Akdeniz arasında başlamış olan ilişkiler ve projeler belirli bir bütünleşme aşamasına doğru ilerlerken Türkiye’de bu durumdan fazlasıyla etkilenen ülkeler arasında yer almaktadır. Gelecekte Avrupa Birliğinin Akdeniz’in ortağı durumunda olacak Türkiye, Avrupa ve Akdeniz'in geleceği ile yakından ilgilenmesi kaçınılmazdır.
Türkiye ikili konumuyla Avrupa Birliği ve Akdeniz arasında geliştirilen yeni yaklaşımları izlemek ve buna göre bir yol çizmek durumundadır. Türkiye bir yandan Akdeniz ülkeleriyle olan ekonomik ve kültürel ilişkilerini sürdürürken diğer yandan da yeni politika ve projeleri izleyerek bunların içinde kendi durumuna ya da çıkarlarına uygun düşen bir konumda daha fazla ve etkili bir biçimde yer alabilecektir. Türkiye bu yeni işbirliği döneminde kendi özel konumundan kaynaklanan durumları dikkate alarak, kendisi için ya da kendisinin ön plânda yer alabileceği bazı girişimleri de başlatabilecek konumda bulunmaktadır. Avrupa Birliği ile eskiden beri başlamış olan üyelik sürecini olumsuz etkilemeyecek bir biçimde Türkiye yeni açılımlara hazır olmalı ve bu doğrultuda yeni öneriler getirebilmelidir. Akdeniz’de kıyısı olan bütün Avrupa ve Afrika ülkeleri, Avrupa Birliğinin Akdeniz bölgesi için gündeme getirmiş olduğu yeni açılımları izlemekte ve bunların içinde daha ektin bir yer alarak kendi konumlarını güçlendirebilmenin yarışı içine girmektedirler. Doğu Akdeniz’de yer alan Asya ülkeleri ise Orta Doğu'daki karışıklıklar ile boğuştukları için, Akdeniz’in geleceğine yönelen plan ve projelerde yeterince yer alamamaktadırlar. Türkiye'de bir Doğu Akdeniz ülkesi olarak benzeri bir olumsuz durumun etkisi altında kalmakta ve Orta Doğudaki gelişmeler yüzünden Akdeniz coğrafyasında yeteri kadar açılım yapamamaktadır. Avrupa Birliğinin Akdeniz’de bir refah alanı yaratma girişimleri bu nedenle daha çok Batı Akdeniz bölgesinde öne çıkmaktadır.
Tarihim çeşitli döşemlerimde görüldüğü gibi Avrupa Birliğine giden süreçte Avrupa-Akdeniz ortaklığının temelleri 1972 yılının Ekim ayımda toplaman, Paris Zirvesinde atılmıştır. Avrupa Birliğine giden yolda ilk kez bu zirve toplantısında, Akdeniz ülkeleri bir bölgesel bütünlük içerisinde ele alımmış ve bu ülkelere verilmiş oları sözlerin belirli bir plân çerçevesinde yerine getirilmesi karara bağlanmıştır. 1973 Kopenhag zirvesinde Avrupa-Arap diyalogunu başlatmaya karar veren topluluk ülkeleri, Akdeniz ülkelerinin, Avrupa topluluğu ile daha üst düzeyde ilişkilerini geliştirebilmesi için çeşitli mali ve ekonomik protokolleri uygulamaya sokmuşlardır. Daha sonra Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerin bir üst stratejiye dayanması konusunda bir tebliğ yayınlayan Avrupa komisyonu, Akdeniz havzasındaki refah ve istikrarın, topluluk ekonomisi açısından hayati önem taşıdığını vurgulayarak, Akdeniz ülkelerindeki ekonomik reformlarla beraber demokrasiye geçiş çabalarının desteklenmesini dile getirmiştir. Soğuk savaş döneminin son yıllarındaki gelişmeler, Akdeniz ülkelerini yakından etkileyince, Avrupa Topluluğu ülkeleri güneye yönelik girişimlerde daha dikkatli ve ağır hareket etme yolunu seçmişlerdir.
Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla, Kafkasya ve Doğu Avrupa ülkeleri, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile beraber bağımsızlıklarını kazanınca, ortaya yani bir durum çıkmış ve Avrupa Topluluğu ülkeleri bu duruma uyum sağlamaya öncelik verirken, Akdeniz'e yönelik girişimler ikinci plânda kalmıştır. Avrupa Topluluğu kıtasal bütünlüğü sağlamak açısından yavaş yavaş Doğu Avrupa ülkelerine yönelirken, güneye dönük girişimleri bir süre için ikinci plâna alınmıştır. Sosyalist sistemden kopan Doğu Avrupa ülkelerinin, Avrupa Topluluğu ile bütünleşmeye çalışması karşısında, Avrupa kıtasını yönlendiren Doğu ülkelerine öncelik vererek, onların geçiş aşması ve Topluluğu entegre olabilmeleri açısından yeni çalışmaları öne almamışlardır. Berlin Duvarının yıkılmasıyla, demirperdenin kalkması üzerine batı Avrupa için öncelik Doğu Avrupa ile bütünleşmek olmuştur. İki Almanya’nın birleşmesiyle batı Avrupa ülkeleri, hızla doğu Avrupa’nın eski sosyalist devletlerine yönelmişler ve gelecekte bütünleşmiş bir Avrupa kıtası ortaya çıkarabilmek üzere, doğu-batı entegrasyonu için yoğun çabalar göstermişlerdir. Avrupa kıtasının ortasından geçen demirperde duvarının ortadan kalkması, bölünmüş Avrupa yerine birleşmiş bir topluluk fikrini öne çıkarmıştır. Bu öncelik, başlamış olan Avrupa-Akdeniz yakınlaşması projelerinin gelecekte başka bir döneme ertelenmesine yol açmıştır. Karasal bütünleşme, denizlere yönelik projelerin önüne geçmiştir. Sovyet tehdidinde kurtulan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin, Soğuk Savaş sonrasında doğu Avrupa ile yakınlaşmaya ağırlık vermeleri bir yönü ile anlaşılabilir durumdur.
1960’li yıllarda ortaklık ve ticaret anlaşmalarının imzalanmalarıyla başlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Akdeniz ülkeleri ilişkileri, on yıl sonra Topluluğun global bir Akdeniz politikası kabul etmesiyle, daha üst bir aşamaya gelmiştir. Sovyetlerin dağılmasıyla içine girilen küreselleşme süreci, bu ikili ilişkilerin gelişmesini durdurmuştur. Avrupa, Akdeniz bölgesinde önceliği, bir deniz devleti olan Yunanistan’a vermiştir. Başta Yunanistan olmak üzere, Akdeniz ülkelerinin sanayileşme sürecinde geri kalması, Avrupa Topluluğu açısından dikkatle izlenmiş ve bu duruma göre politikalar geliştirilmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının başlarında, güneydeki ülkelerle AET arasında ekonomiye öncelik verilerek geliştirilen ilişkiler, sonraki aşamada daha global bir yaklaşım içerisinde ele alınmağa başlanmıştır. AET'nin ortak tarım politikası da, sanayileşmenin yanı sıra ekonomik programlarda yer almağa başlamıştır. Akdeniz ülkeleri yavaş yavaş sömürge ilişkilerinden çıkartılarak, tek başına ayakta kalacak biçimde ekonomik açıdan güçlendirilmeğe çalışılmıştır. Geleceğin kıtasal birliğinde Avrupanın yeni üyesi olacak bu ülkelerin, Birliğe girerken, daha güçlü ve uyumlu bir düzeyde olabilmeleri hedeflenmiştir. Petrol ve hammadde gibi ihtiyaçlarını Akdeniz ülkelerinden sağlamayı düşünen Avrupa Ekonomik Topluluğu, güney ülkeleriyle olan ekonomik ilişkilerinde, kendi konumunu merkeze alan bir yaklaşım içerisinde hareket etmiştir.
Soğuk savaşın bitişiyle birlikte bir duraklama olan Avrupa ve Akdeniz ilişkilerini, yeniden canlandırmak üzere, Avrupa Ekonomik Topluluğu global Akdeniz politikasının kabul edilmesine öncelik vererek, yeni bir dönemi başlatmıştır. Çeşitli faktörler göz önüne alınarak hazırlanan yeni politik açılımda, Avrupa’nın hammadde ve enerji ihtiyaçlarının karşılanması öncelik taşımıştır. Bütün gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkisini artırmak isteyen topluluk, özel durumlara göre hazırlanan ikili antlaşmaların Akdeniz ülkeleri arasında eşitsizlik ve istikrarsızlık yaratabileceğini görebilmiştir. Bölgedeki uyuşmazlıkların çözümlenmesine ekonomik kalkınmaya destek vermek suretiyle, katkıda bulunabileceğini düşünmüştür. Kuzey ülkeleri AET’ye üye olarak alınırken, Akdeniz ülkeleriyle olan bağlantıların yeniden gözden geçirilmesi gündeme gelmiştir. Akdeniz ülkelerinin bir kısmının Avrupa devletleri olması nedeniyle geliştirilen yeni yaklaşım çerçevesinde, onlarında topluluğa üye olma yollarının açık olmasını dikkat edilmiştir. Orta Doğuda sürüp giden Arap-İsrail savaşı ile petrol krizlere AET-Akdeniz ülkeleri arasındaki ilişkilerin inişli çıkışlı olmasına neden olmuştur. Akdeniz’in Arap ülkeleri, İsrail karşıtı bir çizgide ortak hareket edince, AET ülkeleri zor durumda kalmış ve bu nedenle iki ilişkilerin gelişmesi istendiği gibi gitmemiştir. Topluluk üyeleri arası İsrail ile ilgili olarak farklı tutumların olması da, Akdeniz-Avrupa ilişkilerini olumsuz etkilemiştir.
Orta Doğuda yaşanan sorunlar, aynı zamanda Doğu Akdeniz bölgesini de etkilediği için, Akdeniz de bir bölgesel bütünlük sağlanamamış, doğudan gelen sorunlar zaman zaman Akdeniz'in batısında da yansımalar göstermiştir. İsrail'in bir Akdeniz ülkesi olarak, etrafını çevreleyen Arap ve Müslüman ülkelere karşı, Avrupa’nın önde gelen Hıristiyan Akdeniz ülkelerinin denge sağlama girişimleri, doğrudan bir Avrupa ve Arap dünyası ilişki düzeninin kurulabilmesini engellemiştir. Bu durumda AET, Global Akdeniz politikası ile ilgili ilk antlaşmayı önce İsrail ile imzaladıktan sonra, diğer Akdeniz ülkeleriyle de benzer protokolleri devreye sokabilmiştir. Bu durum da Avrupa Topluluğunun Akdeniz ülkeleriyle geliştireceği yeni politikalarda, İsrail aktörünü öncelikle dikkate alması gerektiğini ortaya koymuştur. Denizin kuzeyinde Hıristiyanlık, güneyinde Müslümanlık yaygın bir durumdayken, Orta Doğu üzerinden doğusunda da bir Yahudilik aktörü, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte devreye girmiştir.
1980'li yıllarda Akdenizli üç devlet olarak İspanya, Portekiz ve Yunanistan topluluğa tam üye olurken, Avrupa oluşumunda Akdeniz ağırlığı artmıştır. İspanya ve Portekiz gibi güney Avrupa ülkelerinin, Arap devletleriyle tarihsel olarak yakın ilişkiler içinde olması, Avrupa Ekonomik Topluluğunun, Akdeniz politikaları için kolaylaştırıcı bir etki yaratmıştır. Üç Akdeniz ülkesinin üyeliği ile beraber Avrupa topluluğunun Akdeniz de genişleme süreci başlamıştır. Akdeniz havzasının kalkınabilmesi için ortak bir kalkınma projesi geliştirilmesi çalışmalarında, İspanya ve Portekiz hem bölge hem de topluluk ülkeleri olarak önde gelen görevler almışlardır. Ekonomik ve sosyal komitenin önerileri doğrultusunda, Avrupa Merkez Bankası, Akdeniz ülkeleri için geliştirilen kalkınma projelerine destek uygulamaları başlatmıştır. Tek yanlı serbest ticaret faaliyetleri Akdeniz ülkelerinin hızlı kalkınabilmeleri açısından yeterli olamayınca, bu kez ek destek uygulamalarına geçilmiştir. Amerika Birleşik Devletlerinin, İsrail güdümlü olarak, Akdeniz ülkeleriyle daha yakın ilişkilere girmesi üzerine, Avrupa ülkeleri Akdeniz bölgesini, Amerika ve İsrail ikilisine kaptırmamak üzere, durgunluğu geride bırakacak yeni yaklaşımları geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bu yeni aşamada, Avrupa Ekonomik Topluluğu artık yenileştirilmiş bir Akdeniz politikasıyla hareket etmek durumunda kalmıştır. ABD’nin Akdeniz de aktif bir yaklaşımla yönelmesi üzerine, Almanya güçlü ekonomisiyle rekabete girerek, Akdeniz bölgesinin denetiminin Avrupa’nın elinden çıkmasını önlemeğe çalışmıştır. Almanya'nın bu yeni açılımına karşılık, İsrail bir Doğu Akdeniz ülkesi olarak ABD'nin kendi çıkarları doğrultusun bölgeye daha ağırlık vermesi için yeni girişimlerde bulunduğu görülmüştür. Böylece; Akdeniz’in geleceği için bir Avrupa-Amerika rekabeti ile beraber İsrail ve Almanya çekişmesi de gündeme gelmiştir.
Uluslararası konjonktürdeki gelişmelerin yakından etkilediği bölgelerin en başında, Akdeniz gelmektedir. Sahip olduğu orta deniz konumuyla, Doğu ya da Batıda meydana gelen gelişmelerin tamamının Akdeniz kıyılarına yansıdığı görülmektedir. Yıllar geçtikçe ortaya çıkan yeni gelişmeler karşısında, Avrupa Ekonomik Topluluğu, Akdeniz politikasını yenilemek gerekliliği hissederek hareket geçmiştir. Sovyetler Birliğinin darılması üzerine küresel güç çekişmesi, doğu Avrupa'dan, Akdeniz bölgesine kaymıştır. Balkanların yerini Orta Doğu alınca, küresel güç İsrail'in yanında Doğu Akdeniz de devreye girmiş, Avrupa Topluluğunun Akdeniz bölgesindeki etkileri giderek azalmağa başlamıştır. Bu durumu dikkate alan Avrupalı yöneticiler, Akdeniz politikalarının yenileştirilmesi üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Avrupa Topluluğu, serbest ticaret anlaşması ülkeleriyle anlaşarak bir Avrupa ekonomik alanı kurma çalışmalarına başlayınca, Akdeniz’e yönelik açılımda da değişiklikler gündeme gelmiştir. Ekonomik ve sosyal komitenin hazırladığı bir plân AET organlarına sunulmuş ve yeni bir uygulama tebliği kabul edilerek harekete geçilmiştir. Küreselleşme döneminin ilk yıllarında toplanan Lizbon Zirvesi ile Avrupa topluluğu yenileştirilmiş, Akdeniz politikası dönemine geçmiştir. Komitenin önerileri doğrultusunda, Akdeniz ülkelerinin bir bütün olarak gelişebilmeleri için bir ortak kalkınma plânı gündeme getirilmiştir. Yapılacak yardımların yanı sıra ekonomik ve teknik işbirliği prensip olarak benimsenmiştir. Tarım, turizm, sanayi, çevre, ulaşım, iletişim, enformasyon, kültür ve istihdam alanlarına öncelik veren genel bir kalkınma plânı hazırlığı yapılmıştır. Akdeniz ülkelerinin kaynaklarının en üst düzeyde değerlendirilmesi ve ekonomi işbirliğinin bu ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olabilmesi açısından yeni önlemler paketi geliştirilmiştir.
Kısa adı ile MED programları denilen, yenileştirilmiş Akdeniz Programlarıyla Avrupa Topluluğu, Akdeniz bölgesine yeni bir açılım yapmıştır. MED programlarının en önemli özelliği ademi merkeziyetçi bir yaklaşım geliştirmesidir. Avrupa Topluluğu üyesi olan ülkelerde ve Akdeniz bölgesinde ortak çıkarları, amaçları ve problemleri paylaşan kişi, grup ve kuruluşların birbirleriyle doğrudan ilişkiler geliştirilmesi öngörülmüş ve böylece ülkelerin merkezleri devre dışı bırakılmak istenmiştir. Bir Akdeniz İşbirliği Ağları Ajansı oluşturularak, MED programlarının, finansman yönetimindeki sorumluluk devletlerin üzerinden alınmak istenmiştir. Avrupa Komisyonun yönetiminde çalışacak olan ajansın onların dağıtımı ve yönetimini yapması düşünülmüştür. Akdeniz ülkelerindeki yüksek öğretim kurumları arasında işbirliğinin geliştirilmesi, kobilerin desteklenmesi, medyaya yeni desteklerin sağlanması, kentlerde yaşam düzeylerinin yükseltilmesi, teknolojik alanda işbirliğinin artırılması, ülkelerarası göç hareketlerinin izlenerek kontrol altına alınması gibi konularda öncelik veren bir yaklaşım benimsenmiştir.
1995 Kasım’ında toplanan Barcelona Zirvesi, Avrupa Birliği-Akdeniz ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. İspanyanın Akdeniz kıyısındaki kenti olan Barcelona'da, Avrupa-Akdeniz dışişleri bakanları konferansı ile Avrupa-Akdeniz ortaklığı kurulmuştur. Konferansa, Avrupa Birliği üyesi olan onbeş devlet ile Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerin dışişleri bakanları katılmışlardır. Barcelona Zirvesi ile geleceğe dönük bir Avrupa-Akdeniz ortaklığı EUROMED adı altında oluşturulmuştur. Bu kongrede ortaklığın anayasası olarak Barcelona bildirgesi ile beraber bir de çalışma programı kabul edilmiştir. Siyasal diyaloğr güvenlik, ekonomik ve sosyal kültüre alanlarda olmak üzere üç ana konu ortaklık ilke olarak benimsenmiştir. Program iki taraflı işbirliği yanı sıra çok taraflı platformlar oluşturularak, Avrupa-Akdeniz ortaklığınla güçlendirilmesini hedeflemektedir. Ortakların kabul etmesi durumunda başlatılmış olan işbirliği ve eylem plânlarının daha da genişletilerek sürdürülmesi düşünülmüştür. Eylemlerin çok taralı olarak devletler, yerel yönetimler, bölge yönetimleri ya da sivil toplum kuruluşları aracılığı ile yapılabilecekleri, ilgili protokollerde açıkça belirtilmiştir.
Barcelona konferansı sonrasında, artık Avrupa Birliği ve Akdeniz ülkeleri arasındaki ilişkilerin yeni bir aşamaya ulaştığı görülmektedir. Avrupa Birliğinin daha önceden uyguladığı yaklaşımlar, sınırlı ekonomik ve mali işbirliğini içermiştir. Barceloaa konferansı ise ilişkilere siyasal diyalog, güvenlik, sosyal, kültürel ve beşeri konularda yeni boyutlar kazandırarak güçlendirmiştir. Her alanda diyalogun geliştirilmesi temel ortaklık konusu olarak benimsenince, karşılıklı ilişkiler kısa zamanda hareketlenmiştir. İki yıl sonra Malta adasında yapılan ikinci dışişleri bakanları konferansına, Orta Doğu konusu egemen olmuş, Akdeniz- Arap devletleri, İsrail'in Filistin’i işgali ile ilgili olarak, kınayıcı bir bildiri yayınlanmasını istemişlerdir. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ile arasının bozulmaması için, İsrail'i kınamaktan kaçınınca, taraflar arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Bunun üzerine anlaşmazlık not edilerek gelecekte uyumlu hareket edilebilmesi için taraflara zaman tanınması uygun görülmüştür. Malta konferansında, İsrail konusunun anlaşmazlık yaratması, Avrupa-Akdeniz ortaklığında daha uzun süreli bir yola ihtiyaç olduğunu açıkça göstermiştir. Daha sonraki aşamada Palermo ve Stutgart'ta yapılan dışişleri bakanları toplantıları ile Avrupa Birliği Akdeniz ülkeleri ile olan anlaşmazlığı geride bırakarak, başlamış olan EUROMED ve MEDA projelerine hız kazandırılması karara bağlanmıştır. Siyasi diyalogun geliştirilmesi için dış politika enstitülerine görev verilmiştir. Diyalog merkezi olarak Malta adası seçilmiş ve burada diplomatlar için sürekli seminerler düzenlenerek, tara temsilcilerinin diyaloga yatkın bir duruma getirilmeleri amaçlanmıştır. Malta'da bu amaçla Akdeniz Diplomasi Akademisi kurulmuştur.
Akdeniz de bir serbest ticaret bölgesi kurulması için belirli bir plân çerçevesinde çalışmaların geliştirilmesi tamamlanmış, belirli ekonomik alanlarda izlenen politikalarla Avrupa Birliği standartlarına yaklaştırılması, belirli uyum planlarıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Serbest ticaretin tanıtılması, ekonomik kuruluşlar reformu, ekonomik geçişe destek stratejisi, yatırımlarla artırılması amacına yönelen plân ve projeler devreye sokulmuştur. Marsilya'da yapılan bir toplantı sonucunda, Avrupa-Akdeniz enerji forumu kurulmuş ve bir eylem plânı kabul edilmişti. Haziran 1998 tarihinde ise İstanbul’da yapılan bir toplantı ile Avrupa-Akdeniz Birliği Toplumu İş Stratejisi ve politikaları görüşülerek karara bağlanmıştır. Ortaklığın mali kanadını oluşturan MEDA programı ise geniş çaplı bir ekonomik desteği gündeme getirmektedir. Yerel yönetimler, kamu kuruluşları, bölgesel örgütler, geleneksel topluluklar, kooperatifler, dernekler ve vakıflar ile diğer sivil toplum kuruluşlarının yararlanabilecekleri ekonomik ve mali destek MEDA programı çerçevesinde Avrupa Birliği fonlarından sağlanmaktadır. MEDA esas itibarıyla ekonomik ve mali kalkınma programı olmasına rağmen aynı zamanda siyasal ilişkilerin geliştirilmesi doğrultusunda da demokrasi programlarını kapsamıştır. Kamu ya da özel sektör aracılığı ile Akdeniz ülkelerinde demokrasinin geliştirilmesi için uygulanan plân ve projelere MEDA aracılığı ile Avrupa fonlarından destekler sağlanmaktadır. Kar amacı gütmeyen kamu kurumları ile sivil toplum kuruluşlarına demokrasi projelerinde öncelik tanınmaktadır. Ayrıca insan hakları ve hukuk devleti ile temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi için de demokrasi projeleri geliştirilmektedir.
Sosyal, kültürel ve insani konularda da Avrupa-Akdeniz forumunun çalışmaları yürütülmektedir. Akdeniz ülkeleri arasında ortak kültür projelerinin desteklenmesiyle beraber, Akdeniz ve Avrupa kültürleri arasında yakınlık kurulmasına dönük çalışmalarda yine Avrupa-Akdeniz ortaklığının ana konuları arasında yer almaktadır. Avrupa toplum modelinin ve Avrupa tipi yaşamın Akdeniz ülkeleri arasında tanınması ve yaygınlık kazanması EUR0MED projesinin ana hedefleri arasında yer almaktadır. Avrupa komisyonu topluluğun kültür politikasının Avrupa halklarının yanı sıra, Akdeniz toplumları içinde de yaygınlık kazanmasını plânlamıştır. Avrupa Birliği, Avrupa kültürünü en üst düzeyde yayabilmek doğrultusunda Akdeniz ülkelerine öncelik vermiştir. Kültürler yolu ile bir araya gelme ve zaman içerisinde bir bütünleşmeye yönelecek çalışmalar sürecinde Avrupa-Akdeniz ortaklığının olumlu katkılar sağlaması düşünülmüştür. Avrupa kıtasının Akdeniz havzası ile bütünleşmesinde ortaklığın kültürü önemsemesi kısa zamanda ilişkilerin hızlanmasına destek sağlamıştır.
Türkiye ham bir Balkan hem de bir Akdeniz ülkesi olarak, Avrupa’nın kıtasal oluşumu ile ikili ilişki düzenine sahip bulunmaktadır. Balkanlardan kara, Akdeniz’den deniz bağlantıları sürüp giderken, Avrupa Birliğinin Akdeniz'i kendine bağlama ve bu büyük deniz üzerindeki hegemonyasını yaygınlaştırma çabaları, bir Akdeniz ülkesi olarak Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Türkiye, yaklaşık yarım yüzyıla yakın bir süredir ence Avrupa Ekonomik Topluluğu, daha sonra Avrupa Topluluğu ve son olarak da Avrupa Birliğine üye olabilmek için yoğun çaba göstermiş ve bu doğrultuda uyum programlarıyla dönüşümü kabul etmiştir. Avrupa Konseyi, OECD ve NATO üyesi olarak Avrupa’nın içinde yer alan Türkiye, farklı konumu nedeniyle tam üyelikten uzak tutulmuş ve olabildiğince tam üyelik süreci uzatılmaya çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliği ile olan ilişkileri zaman zaman inişli çıkışlı olmuş ve bir türlü istenen düzen sağlanamamıştır. Dünya konjonktüründe gelişmelere balı olarak Avrupa Topluluğu bazen Türkiye'yi Avrupa’nın için de bazen de dışında görmek istemiş, bu nedenle Türkiye bir türlü Avrupa Birliğinin tam üyesi olamamıştır. Özellikle güvenlik konularında Türkiye, Avrupa’nın uzantısı sayılmış ama birliğin geleceğe dönük yapılanmasında Türkiye, Müslüman kimliği ve farklı kültürü nedeniyle hep dışlanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İsrail'in Orta Doğu'da bir Yahudi devleti olarak kurulmasıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’ya gelmiştir. ABD’nin Orta Doğu'ya gelmesi ve NATO’da, ABD'nin üstün bir konumda bulunması nedenleriyle, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerde ABD aktörü öne geçmiştir. Soğuk savaş dönemi ve daha sonraki küreselleşme yıllarında Türkiye, Avrupa Topluluğunun yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri ile de muhatap olmuş ve batı dünyası ile ilişkilerinde sadece Avrupa merkezli değil, aynı zamanda Amerika merkezli politikalara da Türkiye hesap vermek zorunda kalmıştır. Orta Doğuda İsrail kurulurken, aynı zamanda bir Doğu Akdeniz ülkesi durumunda olması nedeniyle, Akdeniz’in geleceği ile ilgili olarak sadece Avrupa değil ama İsrail üzerinden Amerikanın da geliştirdiği yeni inisiyatif politikaları olmuştur. Bu nedenle, Avrupa Topluluğu Bercelona Zirvesi üzerinden bütün Akdeniz havzasında yeni bir yaklaşımı örgütlerken, buna karşı denge sağlamak isteyen ABD-İsrail ikilisi, Fas’ın başkenti Rabat'ta aynı dönemde bir başka zirve toplantısı düzenleyerek, Akdeniz'i Avrupa’ya bırakmamanın arayışı içine girmişlerdir. Rabat zirvesinde bütün Kuzey Afrika ve Orta Doğru ülkelerinin temsilcileri bulunmuş, İsrail'in yönlendirmesiyle ABD'nin gücü, Akdeniz Müslüman ülkeleri üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Rabat Zirvesi sonrasında Kuzey Afrika’nın Müslüman ülkeleri Amerikanın, Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Orta Doğu projesi içine alınmış ve böylece Akdeniz üzerindeki Avrupa inisiyatifinin önüne geçilmek istenmiştir.
Son yıllarda; bir Macar Yahudi’si olan Nikelay Sarkozy, Avrupa Birliğinin öncüsü olan Fransa'nın başına cumhurbaşkanı olarak gelmiştir. Geldiği günde buyana sürekli olarak Türkiye'nin Avrupa’nın dışında kalması gerektiğini söyleyen Yahudi asıllı Fransız Cumhurbaşkanı, Türkiye'ye, Avrupa Birliği yerine yeni kurulacak bir Akdeniz Birliğini alternatif olarak önermektedir. Türkiye, Müslüman kimliği, farklı kültürü ve büyük nüfusu ile Avrupa Birliğinin dışında bırakılırken, alternatif olarak Akdeniz Birliğine yönlendirilmek istenmektedir. İsrail’i, Orta Doğada Müslümanların arasında yalnız kalmaktan kurtaracak böylesine bir bölgesel oluşumun, Akdeniz merkezli olarak önerilmesi son derece ilginçtir. Şimdiye kadar bütünüyle tamamlanamayan Avrupa Birliği sureci devre dışı bırakılmakta, yerine Akdeniz Birliği önerilmektedir. Gelinmiş olan bu aşamada, Avrupa Birliğini istenen hızda tam olarak gerçekleşememesi nedeniyle, Avrupa devletlerinin Avrupa Birliği merkezli bir jeopolitik açılımdan uzaklaşarak, kendi geleneksel konumlarını öne çıkaran yeni bir tutuma yöneldikleri görülmektedir. İngiltere'nin giderek Avrupa Birliğinden kopması, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte bir Orta Doğu macerasına kalkışması üzerine, Almanya-Fransa merkez ekseninden kurulmuş olan, Avrupa Birliği yapılanmasının sarsıldığı görülmüş ve bu durumda Almanya ile Fransa'nın eski ve büyü ülkeler olarak, Avrupa Birliği dışında yeni uluslararası açılımlara yöneldikleri anlaşılmaktadır. Almanya’nın yeniden geleneksel doğu politikasına yönelmesi, İngiltere ile ABD arasında kurulmuş olan Atlantik dayanışmasına karşı yeniden Rusya ile yakınlaşarak, Prusya-Rusya ittifakına yönelmesi aşamasında, Fransa yalnız kalmıştır. Yalnız kalan Fransa'nın, Avrupa Birliği yaklaşımının dışına çıkarak, eski büyük devlet Fransa gibi yeniden Akdeniz’e açıldığı görülmektedir.
Amerika’yı yönlendiren İsrail lobilerinin, ABD ağırlığını kullanarak Fransa’nın başına Yahudi asıllı bir başkanı getirmesi, Fransa'nın yeniden Akdeniz yaklaşımına yoğunlaşmaya başlamıştır. Fransa bir Akdeniz gücü olarak, bozulan Avrupa Birliğinin yerini almakta ve İsrail’i Orta Doğu’da yalnızlıktan kurtarabilmek üzere Akdeniz Birliği önerisini gündeme getirmektedir. Akdeniz’in doğu bölgesinde İsrail ile batı bölgesinde Fransa'yı birleştiren bir köprü konumuna geldiği bu aşamada, bu denizde uzun bir kıyısı olan Türkiye'yi de etkilemektedir. Türkiye bu yüzden Avrupa Birliğinden uzaklaştırılmış, Akdeniz Birliğine doğru sürüklenmek istenmektedir. Türkiye bu yeni duruma hazır delildir. Ne var ki, değişen dünya konjonktürü, Türkiye'yi Avrupa’dan, Akdeniz’e doğru kaydırmaktadır. Almanya, Rusya'ya yakınlaşırken bir İsrail-Fansa birliği ortaya çıkmakta ve bu durum ABD tarafından da desteklenmektedir. Fransa'nın yeni açılımı, Avrupa Birliğini geride bırakırken, Avrupa merkezli bir Akdeniz yerine İsrail-Fransa ortaklığında bir Akdeniz’i gündeme getirmektedir.
Günümüz koşullarında ortaya çıkan yeni duruma göre; Avrupa Birliği bölünmeye doğru sürüklenirken, Almanya ve Fransa’nın ayrı ayrı hareket etmeleri nedeniyle, eskisi gibi bir Avrupa-Akdeniz ortaklığının geride kaldığı, Sarkozy ile birlikter Fransa'nın yoğun bir biçimde ABD ve İsrail ortaklığına doğru kaydığı görülmektedir. İsrail ile Fransa arasında kalan ve Akdeniz’de kıyısı olan bir büyük ülke olan Türkiye için, Akdeniz Birliği yeni bir alternatif olarak öne sürülmektedir. Avrupa’nın Akdeniz’e olan açılımı geride kalırken, Fransa-İsrail işbirliği Türkiye’nin önüne Akdeniz Birliğini, yeni bir yapılanma olarak koymaktadırlar. Artık Avrupa Birliğinin, Akdeniz ülkeleriyle ortaklığından değil ama İsrail ve Fransa ortaklığının Akdeniz ülkelerini bir araya getiren yeni bir bölgesel birliktelikten söz etmenin zamanı gelmiştir. Türkiye tam bu dönüşüm aşamasında hem kendi konumunu hem de dünya konjektürü çerçevesinde Avrupa ile Akdeniz’in geleceğini her yönlü tartışmak durumdadır. Ancak böylesine bir değerlendirmeden sonra Türkiye kendisine önerilen Akdeniz Birliği ile ilgili kararını varacak ya da Avrupa Birliği sürecindeki yerini de, bu kararına göre belirleyecektir.
Avrupa Biriliği’nin, Akdeniz Projesinin devreye girdiği son günlerde, Avrupa devletleri vatandaşlarının Türkiye’nin Akdeniz bölgesinden önemli miktarda taşınmaz mal almaları dikkat çekicidir. Avrupalıların bu tür yatırımları, bir anlamda Avrupa’nın Akdeniz Projesine uygun bir giriş gibi düşünülmelidir. Akdeniz çevresinin, tam bir Avrupa gölüne dönüştürülmesi aşamasında, Anadolu’nun Akdeniz kıyıları, Avrupa kolonilerine dönüştürülmesi görmezlikten gelinmemelidir. Akdeniz’de, Fransa ile Avrupa öncelikleri ve İsrail’in öncülüğünde gündeme gelen Doğu Akdeniz yapılanması karşı karşıya gelmektedir. Türkiye, Avrupa Biriliği ve Büyük Orta Doğu Projeleri arasında sıkışırken, ülkenin Akdeniz kıyıları başka ülkelerin, Akdeniz Birliği Projelerine doğru kaymakta ve Anadolu’nun bütünlüğü tehdit edilmektedir. Türkiye, Avrupa’nın Akdeniz Projesine karşı dikkatli davranmak zorundadır. Akdeniz Birliği, Akdeniz Birliği’nin alternatifi olamaz.
Avrupa kıtası batıda Atlas Okyanusu, kuzeyde Baltık Denizi ve güneyde Akdeniz ile çevrilmiş bir yarımadadır. Bu nedenle Avrupa merkezli bir bakış açısı geliştirilirken, Avrupa kıtasını çevreleyen denizleri dikkate alınması kendiliğinden zorunlu olmaktadır. Avrupa tarihi bu üç deniz arasına sıkışmış olan küçük kıtanın dünyaya açılma çabalarının birbirini izlediği bir olaylar zinciridir. Avrupa’yı doğrudan etkileyen olaylarda olduğu gibi Avrupa’nın dış dünyaya açılımlarında da üç tarafını çevreleyen denizlerin önde gelen rolü olmuştur. Asya’ya bağlanan kara köprüsünden daha fazla Avrupa tarihini denizlerin belirlediği söylenebilir. Bir yarımada olarak Avrupa’nın yazgısını denizler karalardan daha azla etkilemiştir. Kuzey Denizinden daha fazla Akdeniz Avrupa'daki gelişmelerde etkili olurken, Batıda yer alan Atlas Okyanusu ise Avrupa’nın dünyanın merkezi konumuna gelmesinde payı olmuştur. İlkçağlardan orta çağlara doğru Avrupa kıtası, Akdeniz merkezli olarak yoluna devam ederken, ortaçağın sona ermesiyle, okyanuslara açılan Avrupalılar, bütün dünya kıtalarını keşfederek, beşyüz yıllık bir Avrupa merkezli sömürgecilik düzeni kurabilmişlerdir.
Akdeniz, dünyanın anakaralarının birleştiği noktada yer alan büyükçe bir iç denizdir. İnsanlık okyanuslara açılmadan ve ana kara dışındaki diğer kıtaları keşfetmeden önce, uygarlıklar Akdeniz kıyılarında ortaya çıkmış ve uzun süre dünya tarihinde etkili olmuştur. Bu nedenle Akdeniz'in bir adı da uygarlıklar denizidir. Onbeşinci yüzyılda okyanuslara açılana kadar insanlık; Mezopotamya, Mısır, Eski Yunan Roma ve Vatikan uygarlıkları ile etkileşim içinde olarak dünyanın en büyük orta ve iç denizi olan Akdeniz, yaşam biçimlerinin merkezi konumunda olmuştur. İlk uygarlıkların Asya kıtasında ırmak kenarlarında başlamasından sonra, Asya'dan Avrupa’ya doğru bir tarihsel süreç göçler ile gündeme geldiğinde, uygarlıklar yeni dönemde Akdeniz kıyılarında ortaya çıkmış ve bütün güney sahilleri Akdeniz boyunca uzanan Avrupa kıtası da Eski Yunan döneminden başlayarak yirminci yüzyıla kadar uygarlıkların beşiği olmuştur. Yaklaşık beş bin yıl süreyle uygarlıkların merkezi olan Avrupa kıtasının, yaşamı bir anlamıyla Akdeniz ile bütünleşmiştir. Bu nedenle, Avrupa’nın geleceğe dönük olarak yeniden yapılanmasında, Akdeniz’in önemli bir yeri vardır. Bunun farkına varan Avrupa Birliği yönetimi de son yıllarda geliştirdiği yeni bir Akdeniz yaklaşımı çerçevesinde Akdeniz bölgesi için bir projeyi devreye sokmaktadır.
Türkiye, hem Avrupa kıtasında toprakları olan, hem de Akdeniz’de kilometrelerce sahilleri ile denizle de bağlantısı bulunan bir ülke konumundadır. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde Akdeniz bağlantısının, Akdeniz ile olan bağlar da ise Avrupa kıtasının yanı başındaki komşularının doğrudan etkileyici rolleri bulunmaktadır. Türkiye, böylesine jeopolitik bir yapıya sahip olduğu için, Avrupa ile Akdeniz arasında geliştirilen ilişkilerin dışında kalamaz. Her yönü ile Avrupa ve Akdeniz arasında gündeme getirilen yeni girişimler doğrultusunda Türkiye hem bir Avrupa hem de bir Akdeniz ülkesi olarak etkilenmektedir. Bu iki yönlü konumuyla, Türkiye'nin Avrupa ve Akdeniz arasında geliştirilen yaklaşımlarla dışında kalması düşünülemez. Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği sürecinde de Akdeniz ile ilgili girişimlerde taraf olacaktır. Akdeniz’in geleceğine dönük Avrupa yaklaşımlarını da bir Akdeniz ülkesi olarak yakından izleyecektir. Avrupa ile Akdeniz arasında başlamış olan ilişkiler ve projeler belirli bir bütünleşme aşamasına doğru ilerlerken Türkiye’de bu durumdan fazlasıyla etkilenen ülkeler arasında yer almaktadır. Gelecekte Avrupa Birliğinin Akdeniz’in ortağı durumunda olacak Türkiye, Avrupa ve Akdeniz'in geleceği ile yakından ilgilenmesi kaçınılmazdır.
Türkiye ikili konumuyla Avrupa Birliği ve Akdeniz arasında geliştirilen yeni yaklaşımları izlemek ve buna göre bir yol çizmek durumundadır. Türkiye bir yandan Akdeniz ülkeleriyle olan ekonomik ve kültürel ilişkilerini sürdürürken diğer yandan da yeni politika ve projeleri izleyerek bunların içinde kendi durumuna ya da çıkarlarına uygun düşen bir konumda daha fazla ve etkili bir biçimde yer alabilecektir. Türkiye bu yeni işbirliği döneminde kendi özel konumundan kaynaklanan durumları dikkate alarak, kendisi için ya da kendisinin ön plânda yer alabileceği bazı girişimleri de başlatabilecek konumda bulunmaktadır. Avrupa Birliği ile eskiden beri başlamış olan üyelik sürecini olumsuz etkilemeyecek bir biçimde Türkiye yeni açılımlara hazır olmalı ve bu doğrultuda yeni öneriler getirebilmelidir. Akdeniz’de kıyısı olan bütün Avrupa ve Afrika ülkeleri, Avrupa Birliğinin Akdeniz bölgesi için gündeme getirmiş olduğu yeni açılımları izlemekte ve bunların içinde daha ektin bir yer alarak kendi konumlarını güçlendirebilmenin yarışı içine girmektedirler. Doğu Akdeniz’de yer alan Asya ülkeleri ise Orta Doğu'daki karışıklıklar ile boğuştukları için, Akdeniz’in geleceğine yönelen plan ve projelerde yeterince yer alamamaktadırlar. Türkiye'de bir Doğu Akdeniz ülkesi olarak benzeri bir olumsuz durumun etkisi altında kalmakta ve Orta Doğudaki gelişmeler yüzünden Akdeniz coğrafyasında yeteri kadar açılım yapamamaktadır. Avrupa Birliğinin Akdeniz’de bir refah alanı yaratma girişimleri bu nedenle daha çok Batı Akdeniz bölgesinde öne çıkmaktadır.
Tarihim çeşitli döşemlerimde görüldüğü gibi Avrupa Birliğine giden süreçte Avrupa-Akdeniz ortaklığının temelleri 1972 yılının Ekim ayımda toplaman, Paris Zirvesinde atılmıştır. Avrupa Birliğine giden yolda ilk kez bu zirve toplantısında, Akdeniz ülkeleri bir bölgesel bütünlük içerisinde ele alımmış ve bu ülkelere verilmiş oları sözlerin belirli bir plân çerçevesinde yerine getirilmesi karara bağlanmıştır. 1973 Kopenhag zirvesinde Avrupa-Arap diyalogunu başlatmaya karar veren topluluk ülkeleri, Akdeniz ülkelerinin, Avrupa topluluğu ile daha üst düzeyde ilişkilerini geliştirebilmesi için çeşitli mali ve ekonomik protokolleri uygulamaya sokmuşlardır. Daha sonra Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerin bir üst stratejiye dayanması konusunda bir tebliğ yayınlayan Avrupa komisyonu, Akdeniz havzasındaki refah ve istikrarın, topluluk ekonomisi açısından hayati önem taşıdığını vurgulayarak, Akdeniz ülkelerindeki ekonomik reformlarla beraber demokrasiye geçiş çabalarının desteklenmesini dile getirmiştir. Soğuk savaş döneminin son yıllarındaki gelişmeler, Akdeniz ülkelerini yakından etkileyince, Avrupa Topluluğu ülkeleri güneye yönelik girişimlerde daha dikkatli ve ağır hareket etme yolunu seçmişlerdir.
Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla, Kafkasya ve Doğu Avrupa ülkeleri, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile beraber bağımsızlıklarını kazanınca, ortaya yani bir durum çıkmış ve Avrupa Topluluğu ülkeleri bu duruma uyum sağlamaya öncelik verirken, Akdeniz'e yönelik girişimler ikinci plânda kalmıştır. Avrupa Topluluğu kıtasal bütünlüğü sağlamak açısından yavaş yavaş Doğu Avrupa ülkelerine yönelirken, güneye dönük girişimleri bir süre için ikinci plâna alınmıştır. Sosyalist sistemden kopan Doğu Avrupa ülkelerinin, Avrupa Topluluğu ile bütünleşmeye çalışması karşısında, Avrupa kıtasını yönlendiren Doğu ülkelerine öncelik vererek, onların geçiş aşması ve Topluluğu entegre olabilmeleri açısından yeni çalışmaları öne almamışlardır. Berlin Duvarının yıkılmasıyla, demirperdenin kalkması üzerine batı Avrupa için öncelik Doğu Avrupa ile bütünleşmek olmuştur. İki Almanya’nın birleşmesiyle batı Avrupa ülkeleri, hızla doğu Avrupa’nın eski sosyalist devletlerine yönelmişler ve gelecekte bütünleşmiş bir Avrupa kıtası ortaya çıkarabilmek üzere, doğu-batı entegrasyonu için yoğun çabalar göstermişlerdir. Avrupa kıtasının ortasından geçen demirperde duvarının ortadan kalkması, bölünmüş Avrupa yerine birleşmiş bir topluluk fikrini öne çıkarmıştır. Bu öncelik, başlamış olan Avrupa-Akdeniz yakınlaşması projelerinin gelecekte başka bir döneme ertelenmesine yol açmıştır. Karasal bütünleşme, denizlere yönelik projelerin önüne geçmiştir. Sovyet tehdidinde kurtulan NATO üyesi Avrupa ülkelerinin, Soğuk Savaş sonrasında doğu Avrupa ile yakınlaşmaya ağırlık vermeleri bir yönü ile anlaşılabilir durumdur.
1960’li yıllarda ortaklık ve ticaret anlaşmalarının imzalanmalarıyla başlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Akdeniz ülkeleri ilişkileri, on yıl sonra Topluluğun global bir Akdeniz politikası kabul etmesiyle, daha üst bir aşamaya gelmiştir. Sovyetlerin dağılmasıyla içine girilen küreselleşme süreci, bu ikili ilişkilerin gelişmesini durdurmuştur. Avrupa, Akdeniz bölgesinde önceliği, bir deniz devleti olan Yunanistan’a vermiştir. Başta Yunanistan olmak üzere, Akdeniz ülkelerinin sanayileşme sürecinde geri kalması, Avrupa Topluluğu açısından dikkatle izlenmiş ve bu duruma göre politikalar geliştirilmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısının başlarında, güneydeki ülkelerle AET arasında ekonomiye öncelik verilerek geliştirilen ilişkiler, sonraki aşamada daha global bir yaklaşım içerisinde ele alınmağa başlanmıştır. AET'nin ortak tarım politikası da, sanayileşmenin yanı sıra ekonomik programlarda yer almağa başlamıştır. Akdeniz ülkeleri yavaş yavaş sömürge ilişkilerinden çıkartılarak, tek başına ayakta kalacak biçimde ekonomik açıdan güçlendirilmeğe çalışılmıştır. Geleceğin kıtasal birliğinde Avrupanın yeni üyesi olacak bu ülkelerin, Birliğe girerken, daha güçlü ve uyumlu bir düzeyde olabilmeleri hedeflenmiştir. Petrol ve hammadde gibi ihtiyaçlarını Akdeniz ülkelerinden sağlamayı düşünen Avrupa Ekonomik Topluluğu, güney ülkeleriyle olan ekonomik ilişkilerinde, kendi konumunu merkeze alan bir yaklaşım içerisinde hareket etmiştir.
Soğuk savaşın bitişiyle birlikte bir duraklama olan Avrupa ve Akdeniz ilişkilerini, yeniden canlandırmak üzere, Avrupa Ekonomik Topluluğu global Akdeniz politikasının kabul edilmesine öncelik vererek, yeni bir dönemi başlatmıştır. Çeşitli faktörler göz önüne alınarak hazırlanan yeni politik açılımda, Avrupa’nın hammadde ve enerji ihtiyaçlarının karşılanması öncelik taşımıştır. Bütün gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkisini artırmak isteyen topluluk, özel durumlara göre hazırlanan ikili antlaşmaların Akdeniz ülkeleri arasında eşitsizlik ve istikrarsızlık yaratabileceğini görebilmiştir. Bölgedeki uyuşmazlıkların çözümlenmesine ekonomik kalkınmaya destek vermek suretiyle, katkıda bulunabileceğini düşünmüştür. Kuzey ülkeleri AET’ye üye olarak alınırken, Akdeniz ülkeleriyle olan bağlantıların yeniden gözden geçirilmesi gündeme gelmiştir. Akdeniz ülkelerinin bir kısmının Avrupa devletleri olması nedeniyle geliştirilen yeni yaklaşım çerçevesinde, onlarında topluluğa üye olma yollarının açık olmasını dikkat edilmiştir. Orta Doğuda sürüp giden Arap-İsrail savaşı ile petrol krizlere AET-Akdeniz ülkeleri arasındaki ilişkilerin inişli çıkışlı olmasına neden olmuştur. Akdeniz’in Arap ülkeleri, İsrail karşıtı bir çizgide ortak hareket edince, AET ülkeleri zor durumda kalmış ve bu nedenle iki ilişkilerin gelişmesi istendiği gibi gitmemiştir. Topluluk üyeleri arası İsrail ile ilgili olarak farklı tutumların olması da, Akdeniz-Avrupa ilişkilerini olumsuz etkilemiştir.
Orta Doğuda yaşanan sorunlar, aynı zamanda Doğu Akdeniz bölgesini de etkilediği için, Akdeniz de bir bölgesel bütünlük sağlanamamış, doğudan gelen sorunlar zaman zaman Akdeniz'in batısında da yansımalar göstermiştir. İsrail'in bir Akdeniz ülkesi olarak, etrafını çevreleyen Arap ve Müslüman ülkelere karşı, Avrupa’nın önde gelen Hıristiyan Akdeniz ülkelerinin denge sağlama girişimleri, doğrudan bir Avrupa ve Arap dünyası ilişki düzeninin kurulabilmesini engellemiştir. Bu durumda AET, Global Akdeniz politikası ile ilgili ilk antlaşmayı önce İsrail ile imzaladıktan sonra, diğer Akdeniz ülkeleriyle de benzer protokolleri devreye sokabilmiştir. Bu durum da Avrupa Topluluğunun Akdeniz ülkeleriyle geliştireceği yeni politikalarda, İsrail aktörünü öncelikle dikkate alması gerektiğini ortaya koymuştur. Denizin kuzeyinde Hıristiyanlık, güneyinde Müslümanlık yaygın bir durumdayken, Orta Doğu üzerinden doğusunda da bir Yahudilik aktörü, İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte devreye girmiştir.
1980'li yıllarda Akdenizli üç devlet olarak İspanya, Portekiz ve Yunanistan topluluğa tam üye olurken, Avrupa oluşumunda Akdeniz ağırlığı artmıştır. İspanya ve Portekiz gibi güney Avrupa ülkelerinin, Arap devletleriyle tarihsel olarak yakın ilişkiler içinde olması, Avrupa Ekonomik Topluluğunun, Akdeniz politikaları için kolaylaştırıcı bir etki yaratmıştır. Üç Akdeniz ülkesinin üyeliği ile beraber Avrupa topluluğunun Akdeniz de genişleme süreci başlamıştır. Akdeniz havzasının kalkınabilmesi için ortak bir kalkınma projesi geliştirilmesi çalışmalarında, İspanya ve Portekiz hem bölge hem de topluluk ülkeleri olarak önde gelen görevler almışlardır. Ekonomik ve sosyal komitenin önerileri doğrultusunda, Avrupa Merkez Bankası, Akdeniz ülkeleri için geliştirilen kalkınma projelerine destek uygulamaları başlatmıştır. Tek yanlı serbest ticaret faaliyetleri Akdeniz ülkelerinin hızlı kalkınabilmeleri açısından yeterli olamayınca, bu kez ek destek uygulamalarına geçilmiştir. Amerika Birleşik Devletlerinin, İsrail güdümlü olarak, Akdeniz ülkeleriyle daha yakın ilişkilere girmesi üzerine, Avrupa ülkeleri Akdeniz bölgesini, Amerika ve İsrail ikilisine kaptırmamak üzere, durgunluğu geride bırakacak yeni yaklaşımları geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bu yeni aşamada, Avrupa Ekonomik Topluluğu artık yenileştirilmiş bir Akdeniz politikasıyla hareket etmek durumunda kalmıştır. ABD’nin Akdeniz de aktif bir yaklaşımla yönelmesi üzerine, Almanya güçlü ekonomisiyle rekabete girerek, Akdeniz bölgesinin denetiminin Avrupa’nın elinden çıkmasını önlemeğe çalışmıştır. Almanya'nın bu yeni açılımına karşılık, İsrail bir Doğu Akdeniz ülkesi olarak ABD'nin kendi çıkarları doğrultusun bölgeye daha ağırlık vermesi için yeni girişimlerde bulunduğu görülmüştür. Böylece; Akdeniz’in geleceği için bir Avrupa-Amerika rekabeti ile beraber İsrail ve Almanya çekişmesi de gündeme gelmiştir.
Uluslararası konjonktürdeki gelişmelerin yakından etkilediği bölgelerin en başında, Akdeniz gelmektedir. Sahip olduğu orta deniz konumuyla, Doğu ya da Batıda meydana gelen gelişmelerin tamamının Akdeniz kıyılarına yansıdığı görülmektedir. Yıllar geçtikçe ortaya çıkan yeni gelişmeler karşısında, Avrupa Ekonomik Topluluğu, Akdeniz politikasını yenilemek gerekliliği hissederek hareket geçmiştir. Sovyetler Birliğinin darılması üzerine küresel güç çekişmesi, doğu Avrupa'dan, Akdeniz bölgesine kaymıştır. Balkanların yerini Orta Doğu alınca, küresel güç İsrail'in yanında Doğu Akdeniz de devreye girmiş, Avrupa Topluluğunun Akdeniz bölgesindeki etkileri giderek azalmağa başlamıştır. Bu durumu dikkate alan Avrupalı yöneticiler, Akdeniz politikalarının yenileştirilmesi üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Avrupa Topluluğu, serbest ticaret anlaşması ülkeleriyle anlaşarak bir Avrupa ekonomik alanı kurma çalışmalarına başlayınca, Akdeniz’e yönelik açılımda da değişiklikler gündeme gelmiştir. Ekonomik ve sosyal komitenin hazırladığı bir plân AET organlarına sunulmuş ve yeni bir uygulama tebliği kabul edilerek harekete geçilmiştir. Küreselleşme döneminin ilk yıllarında toplanan Lizbon Zirvesi ile Avrupa topluluğu yenileştirilmiş, Akdeniz politikası dönemine geçmiştir. Komitenin önerileri doğrultusunda, Akdeniz ülkelerinin bir bütün olarak gelişebilmeleri için bir ortak kalkınma plânı gündeme getirilmiştir. Yapılacak yardımların yanı sıra ekonomik ve teknik işbirliği prensip olarak benimsenmiştir. Tarım, turizm, sanayi, çevre, ulaşım, iletişim, enformasyon, kültür ve istihdam alanlarına öncelik veren genel bir kalkınma plânı hazırlığı yapılmıştır. Akdeniz ülkelerinin kaynaklarının en üst düzeyde değerlendirilmesi ve ekonomi işbirliğinin bu ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olabilmesi açısından yeni önlemler paketi geliştirilmiştir.
Kısa adı ile MED programları denilen, yenileştirilmiş Akdeniz Programlarıyla Avrupa Topluluğu, Akdeniz bölgesine yeni bir açılım yapmıştır. MED programlarının en önemli özelliği ademi merkeziyetçi bir yaklaşım geliştirmesidir. Avrupa Topluluğu üyesi olan ülkelerde ve Akdeniz bölgesinde ortak çıkarları, amaçları ve problemleri paylaşan kişi, grup ve kuruluşların birbirleriyle doğrudan ilişkiler geliştirilmesi öngörülmüş ve böylece ülkelerin merkezleri devre dışı bırakılmak istenmiştir. Bir Akdeniz İşbirliği Ağları Ajansı oluşturularak, MED programlarının, finansman yönetimindeki sorumluluk devletlerin üzerinden alınmak istenmiştir. Avrupa Komisyonun yönetiminde çalışacak olan ajansın onların dağıtımı ve yönetimini yapması düşünülmüştür. Akdeniz ülkelerindeki yüksek öğretim kurumları arasında işbirliğinin geliştirilmesi, kobilerin desteklenmesi, medyaya yeni desteklerin sağlanması, kentlerde yaşam düzeylerinin yükseltilmesi, teknolojik alanda işbirliğinin artırılması, ülkelerarası göç hareketlerinin izlenerek kontrol altına alınması gibi konularda öncelik veren bir yaklaşım benimsenmiştir.
1995 Kasım’ında toplanan Barcelona Zirvesi, Avrupa Birliği-Akdeniz ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. İspanyanın Akdeniz kıyısındaki kenti olan Barcelona'da, Avrupa-Akdeniz dışişleri bakanları konferansı ile Avrupa-Akdeniz ortaklığı kurulmuştur. Konferansa, Avrupa Birliği üyesi olan onbeş devlet ile Akdeniz’de kıyısı olan ülkelerin dışişleri bakanları katılmışlardır. Barcelona Zirvesi ile geleceğe dönük bir Avrupa-Akdeniz ortaklığı EUROMED adı altında oluşturulmuştur. Bu kongrede ortaklığın anayasası olarak Barcelona bildirgesi ile beraber bir de çalışma programı kabul edilmiştir. Siyasal diyaloğr güvenlik, ekonomik ve sosyal kültüre alanlarda olmak üzere üç ana konu ortaklık ilke olarak benimsenmiştir. Program iki taraflı işbirliği yanı sıra çok taraflı platformlar oluşturularak, Avrupa-Akdeniz ortaklığınla güçlendirilmesini hedeflemektedir. Ortakların kabul etmesi durumunda başlatılmış olan işbirliği ve eylem plânlarının daha da genişletilerek sürdürülmesi düşünülmüştür. Eylemlerin çok taralı olarak devletler, yerel yönetimler, bölge yönetimleri ya da sivil toplum kuruluşları aracılığı ile yapılabilecekleri, ilgili protokollerde açıkça belirtilmiştir.
Barcelona konferansı sonrasında, artık Avrupa Birliği ve Akdeniz ülkeleri arasındaki ilişkilerin yeni bir aşamaya ulaştığı görülmektedir. Avrupa Birliğinin daha önceden uyguladığı yaklaşımlar, sınırlı ekonomik ve mali işbirliğini içermiştir. Barceloaa konferansı ise ilişkilere siyasal diyalog, güvenlik, sosyal, kültürel ve beşeri konularda yeni boyutlar kazandırarak güçlendirmiştir. Her alanda diyalogun geliştirilmesi temel ortaklık konusu olarak benimsenince, karşılıklı ilişkiler kısa zamanda hareketlenmiştir. İki yıl sonra Malta adasında yapılan ikinci dışişleri bakanları konferansına, Orta Doğu konusu egemen olmuş, Akdeniz- Arap devletleri, İsrail'in Filistin’i işgali ile ilgili olarak, kınayıcı bir bildiri yayınlanmasını istemişlerdir. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ile arasının bozulmaması için, İsrail'i kınamaktan kaçınınca, taraflar arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Bunun üzerine anlaşmazlık not edilerek gelecekte uyumlu hareket edilebilmesi için taraflara zaman tanınması uygun görülmüştür. Malta konferansında, İsrail konusunun anlaşmazlık yaratması, Avrupa-Akdeniz ortaklığında daha uzun süreli bir yola ihtiyaç olduğunu açıkça göstermiştir. Daha sonraki aşamada Palermo ve Stutgart'ta yapılan dışişleri bakanları toplantıları ile Avrupa Birliği Akdeniz ülkeleri ile olan anlaşmazlığı geride bırakarak, başlamış olan EUROMED ve MEDA projelerine hız kazandırılması karara bağlanmıştır. Siyasi diyalogun geliştirilmesi için dış politika enstitülerine görev verilmiştir. Diyalog merkezi olarak Malta adası seçilmiş ve burada diplomatlar için sürekli seminerler düzenlenerek, tara temsilcilerinin diyaloga yatkın bir duruma getirilmeleri amaçlanmıştır. Malta'da bu amaçla Akdeniz Diplomasi Akademisi kurulmuştur.
Akdeniz de bir serbest ticaret bölgesi kurulması için belirli bir plân çerçevesinde çalışmaların geliştirilmesi tamamlanmış, belirli ekonomik alanlarda izlenen politikalarla Avrupa Birliği standartlarına yaklaştırılması, belirli uyum planlarıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Serbest ticaretin tanıtılması, ekonomik kuruluşlar reformu, ekonomik geçişe destek stratejisi, yatırımlarla artırılması amacına yönelen plân ve projeler devreye sokulmuştur. Marsilya'da yapılan bir toplantı sonucunda, Avrupa-Akdeniz enerji forumu kurulmuş ve bir eylem plânı kabul edilmişti. Haziran 1998 tarihinde ise İstanbul’da yapılan bir toplantı ile Avrupa-Akdeniz Birliği Toplumu İş Stratejisi ve politikaları görüşülerek karara bağlanmıştır. Ortaklığın mali kanadını oluşturan MEDA programı ise geniş çaplı bir ekonomik desteği gündeme getirmektedir. Yerel yönetimler, kamu kuruluşları, bölgesel örgütler, geleneksel topluluklar, kooperatifler, dernekler ve vakıflar ile diğer sivil toplum kuruluşlarının yararlanabilecekleri ekonomik ve mali destek MEDA programı çerçevesinde Avrupa Birliği fonlarından sağlanmaktadır. MEDA esas itibarıyla ekonomik ve mali kalkınma programı olmasına rağmen aynı zamanda siyasal ilişkilerin geliştirilmesi doğrultusunda da demokrasi programlarını kapsamıştır. Kamu ya da özel sektör aracılığı ile Akdeniz ülkelerinde demokrasinin geliştirilmesi için uygulanan plân ve projelere MEDA aracılığı ile Avrupa fonlarından destekler sağlanmaktadır. Kar amacı gütmeyen kamu kurumları ile sivil toplum kuruluşlarına demokrasi projelerinde öncelik tanınmaktadır. Ayrıca insan hakları ve hukuk devleti ile temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi için de demokrasi projeleri geliştirilmektedir.
Sosyal, kültürel ve insani konularda da Avrupa-Akdeniz forumunun çalışmaları yürütülmektedir. Akdeniz ülkeleri arasında ortak kültür projelerinin desteklenmesiyle beraber, Akdeniz ve Avrupa kültürleri arasında yakınlık kurulmasına dönük çalışmalarda yine Avrupa-Akdeniz ortaklığının ana konuları arasında yer almaktadır. Avrupa toplum modelinin ve Avrupa tipi yaşamın Akdeniz ülkeleri arasında tanınması ve yaygınlık kazanması EUR0MED projesinin ana hedefleri arasında yer almaktadır. Avrupa komisyonu topluluğun kültür politikasının Avrupa halklarının yanı sıra, Akdeniz toplumları içinde de yaygınlık kazanmasını plânlamıştır. Avrupa Birliği, Avrupa kültürünü en üst düzeyde yayabilmek doğrultusunda Akdeniz ülkelerine öncelik vermiştir. Kültürler yolu ile bir araya gelme ve zaman içerisinde bir bütünleşmeye yönelecek çalışmalar sürecinde Avrupa-Akdeniz ortaklığının olumlu katkılar sağlaması düşünülmüştür. Avrupa kıtasının Akdeniz havzası ile bütünleşmesinde ortaklığın kültürü önemsemesi kısa zamanda ilişkilerin hızlanmasına destek sağlamıştır.
Türkiye ham bir Balkan hem de bir Akdeniz ülkesi olarak, Avrupa’nın kıtasal oluşumu ile ikili ilişki düzenine sahip bulunmaktadır. Balkanlardan kara, Akdeniz’den deniz bağlantıları sürüp giderken, Avrupa Birliğinin Akdeniz'i kendine bağlama ve bu büyük deniz üzerindeki hegemonyasını yaygınlaştırma çabaları, bir Akdeniz ülkesi olarak Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Türkiye, yaklaşık yarım yüzyıla yakın bir süredir ence Avrupa Ekonomik Topluluğu, daha sonra Avrupa Topluluğu ve son olarak da Avrupa Birliğine üye olabilmek için yoğun çaba göstermiş ve bu doğrultuda uyum programlarıyla dönüşümü kabul etmiştir. Avrupa Konseyi, OECD ve NATO üyesi olarak Avrupa’nın içinde yer alan Türkiye, farklı konumu nedeniyle tam üyelikten uzak tutulmuş ve olabildiğince tam üyelik süreci uzatılmaya çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliği ile olan ilişkileri zaman zaman inişli çıkışlı olmuş ve bir türlü istenen düzen sağlanamamıştır. Dünya konjonktüründe gelişmelere balı olarak Avrupa Topluluğu bazen Türkiye'yi Avrupa’nın için de bazen de dışında görmek istemiş, bu nedenle Türkiye bir türlü Avrupa Birliğinin tam üyesi olamamıştır. Özellikle güvenlik konularında Türkiye, Avrupa’nın uzantısı sayılmış ama birliğin geleceğe dönük yapılanmasında Türkiye, Müslüman kimliği ve farklı kültürü nedeniyle hep dışlanmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İsrail'in Orta Doğu'da bir Yahudi devleti olarak kurulmasıyla birlikte Amerika Birleşik Devletleri, Orta Doğu’ya gelmiştir. ABD’nin Orta Doğu'ya gelmesi ve NATO’da, ABD'nin üstün bir konumda bulunması nedenleriyle, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerde ABD aktörü öne geçmiştir. Soğuk savaş dönemi ve daha sonraki küreselleşme yıllarında Türkiye, Avrupa Topluluğunun yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri ile de muhatap olmuş ve batı dünyası ile ilişkilerinde sadece Avrupa merkezli değil, aynı zamanda Amerika merkezli politikalara da Türkiye hesap vermek zorunda kalmıştır. Orta Doğuda İsrail kurulurken, aynı zamanda bir Doğu Akdeniz ülkesi durumunda olması nedeniyle, Akdeniz’in geleceği ile ilgili olarak sadece Avrupa değil ama İsrail üzerinden Amerikanın da geliştirdiği yeni inisiyatif politikaları olmuştur. Bu nedenle, Avrupa Topluluğu Bercelona Zirvesi üzerinden bütün Akdeniz havzasında yeni bir yaklaşımı örgütlerken, buna karşı denge sağlamak isteyen ABD-İsrail ikilisi, Fas’ın başkenti Rabat'ta aynı dönemde bir başka zirve toplantısı düzenleyerek, Akdeniz'i Avrupa’ya bırakmamanın arayışı içine girmişlerdir. Rabat zirvesinde bütün Kuzey Afrika ve Orta Doğru ülkelerinin temsilcileri bulunmuş, İsrail'in yönlendirmesiyle ABD'nin gücü, Akdeniz Müslüman ülkeleri üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır. Rabat Zirvesi sonrasında Kuzey Afrika’nın Müslüman ülkeleri Amerikanın, Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Büyük Orta Doğu projesi içine alınmış ve böylece Akdeniz üzerindeki Avrupa inisiyatifinin önüne geçilmek istenmiştir.
Son yıllarda; bir Macar Yahudi’si olan Nikelay Sarkozy, Avrupa Birliğinin öncüsü olan Fransa'nın başına cumhurbaşkanı olarak gelmiştir. Geldiği günde buyana sürekli olarak Türkiye'nin Avrupa’nın dışında kalması gerektiğini söyleyen Yahudi asıllı Fransız Cumhurbaşkanı, Türkiye'ye, Avrupa Birliği yerine yeni kurulacak bir Akdeniz Birliğini alternatif olarak önermektedir. Türkiye, Müslüman kimliği, farklı kültürü ve büyük nüfusu ile Avrupa Birliğinin dışında bırakılırken, alternatif olarak Akdeniz Birliğine yönlendirilmek istenmektedir. İsrail’i, Orta Doğada Müslümanların arasında yalnız kalmaktan kurtaracak böylesine bir bölgesel oluşumun, Akdeniz merkezli olarak önerilmesi son derece ilginçtir. Şimdiye kadar bütünüyle tamamlanamayan Avrupa Birliği sureci devre dışı bırakılmakta, yerine Akdeniz Birliği önerilmektedir. Gelinmiş olan bu aşamada, Avrupa Birliğini istenen hızda tam olarak gerçekleşememesi nedeniyle, Avrupa devletlerinin Avrupa Birliği merkezli bir jeopolitik açılımdan uzaklaşarak, kendi geleneksel konumlarını öne çıkaran yeni bir tutuma yöneldikleri görülmektedir. İngiltere'nin giderek Avrupa Birliğinden kopması, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte bir Orta Doğu macerasına kalkışması üzerine, Almanya-Fransa merkez ekseninden kurulmuş olan, Avrupa Birliği yapılanmasının sarsıldığı görülmüş ve bu durumda Almanya ile Fransa'nın eski ve büyü ülkeler olarak, Avrupa Birliği dışında yeni uluslararası açılımlara yöneldikleri anlaşılmaktadır. Almanya’nın yeniden geleneksel doğu politikasına yönelmesi, İngiltere ile ABD arasında kurulmuş olan Atlantik dayanışmasına karşı yeniden Rusya ile yakınlaşarak, Prusya-Rusya ittifakına yönelmesi aşamasında, Fransa yalnız kalmıştır. Yalnız kalan Fransa'nın, Avrupa Birliği yaklaşımının dışına çıkarak, eski büyük devlet Fransa gibi yeniden Akdeniz’e açıldığı görülmektedir.
Amerika’yı yönlendiren İsrail lobilerinin, ABD ağırlığını kullanarak Fransa’nın başına Yahudi asıllı bir başkanı getirmesi, Fransa'nın yeniden Akdeniz yaklaşımına yoğunlaşmaya başlamıştır. Fransa bir Akdeniz gücü olarak, bozulan Avrupa Birliğinin yerini almakta ve İsrail’i Orta Doğu’da yalnızlıktan kurtarabilmek üzere Akdeniz Birliği önerisini gündeme getirmektedir. Akdeniz’in doğu bölgesinde İsrail ile batı bölgesinde Fransa'yı birleştiren bir köprü konumuna geldiği bu aşamada, bu denizde uzun bir kıyısı olan Türkiye'yi de etkilemektedir. Türkiye bu yüzden Avrupa Birliğinden uzaklaştırılmış, Akdeniz Birliğine doğru sürüklenmek istenmektedir. Türkiye bu yeni duruma hazır delildir. Ne var ki, değişen dünya konjonktürü, Türkiye'yi Avrupa’dan, Akdeniz’e doğru kaydırmaktadır. Almanya, Rusya'ya yakınlaşırken bir İsrail-Fansa birliği ortaya çıkmakta ve bu durum ABD tarafından da desteklenmektedir. Fransa'nın yeni açılımı, Avrupa Birliğini geride bırakırken, Avrupa merkezli bir Akdeniz yerine İsrail-Fransa ortaklığında bir Akdeniz’i gündeme getirmektedir.
Günümüz koşullarında ortaya çıkan yeni duruma göre; Avrupa Birliği bölünmeye doğru sürüklenirken, Almanya ve Fransa’nın ayrı ayrı hareket etmeleri nedeniyle, eskisi gibi bir Avrupa-Akdeniz ortaklığının geride kaldığı, Sarkozy ile birlikter Fransa'nın yoğun bir biçimde ABD ve İsrail ortaklığına doğru kaydığı görülmektedir. İsrail ile Fransa arasında kalan ve Akdeniz’de kıyısı olan bir büyük ülke olan Türkiye için, Akdeniz Birliği yeni bir alternatif olarak öne sürülmektedir. Avrupa’nın Akdeniz’e olan açılımı geride kalırken, Fransa-İsrail işbirliği Türkiye’nin önüne Akdeniz Birliğini, yeni bir yapılanma olarak koymaktadırlar. Artık Avrupa Birliğinin, Akdeniz ülkeleriyle ortaklığından değil ama İsrail ve Fransa ortaklığının Akdeniz ülkelerini bir araya getiren yeni bir bölgesel birliktelikten söz etmenin zamanı gelmiştir. Türkiye tam bu dönüşüm aşamasında hem kendi konumunu hem de dünya konjektürü çerçevesinde Avrupa ile Akdeniz’in geleceğini her yönlü tartışmak durumdadır. Ancak böylesine bir değerlendirmeden sonra Türkiye kendisine önerilen Akdeniz Birliği ile ilgili kararını varacak ya da Avrupa Birliği sürecindeki yerini de, bu kararına göre belirleyecektir.
Avrupa Biriliği’nin, Akdeniz Projesinin devreye girdiği son günlerde, Avrupa devletleri vatandaşlarının Türkiye’nin Akdeniz bölgesinden önemli miktarda taşınmaz mal almaları dikkat çekicidir. Avrupalıların bu tür yatırımları, bir anlamda Avrupa’nın Akdeniz Projesine uygun bir giriş gibi düşünülmelidir. Akdeniz çevresinin, tam bir Avrupa gölüne dönüştürülmesi aşamasında, Anadolu’nun Akdeniz kıyıları, Avrupa kolonilerine dönüştürülmesi görmezlikten gelinmemelidir. Akdeniz’de, Fransa ile Avrupa öncelikleri ve İsrail’in öncülüğünde gündeme gelen Doğu Akdeniz yapılanması karşı karşıya gelmektedir. Türkiye, Avrupa Biriliği ve Büyük Orta Doğu Projeleri arasında sıkışırken, ülkenin Akdeniz kıyıları başka ülkelerin, Akdeniz Birliği Projelerine doğru kaymakta ve Anadolu’nun bütünlüğü tehdit edilmektedir. Türkiye, Avrupa’nın Akdeniz Projesine karşı dikkatli davranmak zorundadır. Akdeniz Birliği, Akdeniz Birliği’nin alternatifi olamaz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder