15 Eylül 2018 Cumartesi

ORTADOĞU BARIŞ KONFERANSI "Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN" (ANKARA KALESİ NO: 243 - Ankara, 17 Mayıs 2018) - Merkezi coğrafyada böylesine kötü bir çatışma ortamının ortaya çıkmasının ana nedeni Avrasya bölgesini kontrolu altına alan iki büyük imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmiş olmasıdır . İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu batılı emperyalistlerin bölgeye girmesi üzerine başlayan Birinci dünya savaşı felaketi üzerine tarih sahnesinden çekilmiştir.

ANKARA KALESİ – 243
ORTADOĞU BARIŞ KONFERANSI
Yazan: Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN
Ankara, 17 Mayıs 2018
Dünya pupa yelken üçüncü bir cihan savaşına doğru sürüklenirken , Orta Doğu bölgesi giderek bir savaş alanına dönüştürülmektedir . Savaş rüzgarları batının emperyalist merkezlerinden pupa yelken estirilirken , neile karşılaşacağını bilmeyen ve her gün sıcak olaylar ile karşı karşıya kalan bölge ülkeleri ve halk yığınları ne yapacaklarını bilmeden, her geçen gün artırılan silahlı saldırılar ya da terör olayları ile karşı karşıya bırakılmaktadırlar . Her gece dünya televizyonları terör ve sıcak olayların etkisi altında kalan kadınları, çocukları ve bölge insanlarının nasıl ezildiklerini ve nasıl yok olmaya mahkum edildiklerini gözler önüne sererken , bir büyük insanlık dramı dünya kamuoyunun önünde siyaset sahnesine konulmaktadır . Dünyada sekiz milyar insan her gece içleri kan ağlayarak bu sahneleri seyretmek zorunda bırakılırken , hiç kimse emperyaldevletlerin ,küresel şirketlerin ve bunların kuklası olan çılgın politikacıların önünü kesememekte ve bu yüzden de kanlı olaylar sıcak çatışmalar üzerinden sürüp gitmektedir . Bir anlamda insanlığın yok oluş projesinin , Orta Doğu bölgesi üzerinden sahneye konulmasıyla birlikte , üçüncü dünya savaşı bir kıyamet senaryosu olarak tüm insanlığa dayatılmaktadır . Bir anlamda kutsal kitapları bile siyasal çıkarları doğrultusunda kullanan süper emperyalizm ile siyonizmin , tanrıyı kıyamete zorlamak senaryosu üzerinden bütün dünyayı yok etme projesini adım adım uygulama alanına aktarıldıkları görülmektedir .Bütün insanlığı bu aşamada bir avuç emperyalistin ya da siyonistin sömürgeci emellerine alet eden böylesine çılgın bir üçüncü dünya savaşı senaryosuna , bütün dünya ülkelerinin ve halklarının bir araya gelerek karşı çıkmaları ve savaş sürecinin önünü kesmeleri , yeni bir insanlık misyonu olarak öne çıkmaktadır .

Siyaset bilimi siyasal olayları çatışma ve uzlaşma hareketleri olarak iki ana kategoriye ayırarak incelerken , bütün siyasal gelişmeleri ya barış amaçlı uzlaşma ya da savaş amaçlı çatışma girişimleri olarak ele almaktadır . Bugün başta Orta Doğu bölgesi olmak üzere bütün dünyada yaşanan yeni gelişmelere bakıldığı zaman, körü körüne bir sıcak çatışma senaryosunun uluslararası alanda küresel medya aracılığı ile estirildiği görülmektedir . Bütün dünyayı kendi kontrolü altına almak isteyen küresel sermaye , sahip olduğu parasal güç ile hem siyaseti finanse ederek kendi adamları aracılığı ile işine gelen siyasal senaryoları tezgahlamakta,,hem de yeryüzünde yayın yapan bütün basın yayın ve medya kuruluşlarını ele geçirerek kendi hedefleri doğrultusunda propaganda kampanyalarına alet etmektedir . Bu nedenle her gece televizyonları karşısına geçen ya da internet üzerinden haber kanallarına giren,milyonlarca insan büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık ortamına sürüklenip gitmektedir .Basın-yayın ve medya organları , yeni dönemde haber verme ya da dünya sorunları üzerine tartışma ortamları yaratarak bu gibi düzenlemeler üzerinden daha sağlıklı bir küresel kamuoyu yaratmak gibi ana görevlerinden hızla uzaklaştırılarak , siyasal iktidarların sesi konumuna getirilmektedirler . Bir anlamda , İkinci dünya savaşı gibi bir büyük felaket senaryosunu insanlığa yaşatan Hitler’in propaganda bakanı Göbels gibi yeni siyaset ve medya aktörleri yaratılarak , sekiz milyarlık insanlık dünyası bir çılgın kıyamet senaryosuna doğru iteklenmektedirler . Kutsal kitaplar tanrının kıyamete zorlanması gibi yok oluş planları ile devreye sokulurken , cahil halk kitleleri savaş çıkartma doğrultusunda yaratılan sıcak olayların kahramanları görünümünde, sıcak çatışmaların kurbanları olmaya doğru yönlendirilmektedirler . Medyanın siyasete alet edilmesiyle artık kamuoyunu yansıtma dönemi sona ererken , savaş görüntüleri üzerinden yeni bir çatışmacı kamu oyu yaratma girişimlerine emperyalist çevrelerin çıkarları doğrultusunda hız verildiği görülmektedir .

İngiliz kaynaklarına göre felaketler coğrafyası , Fransız kaynaklarına göre ise karanlıklar dünyası olarak tanımlanan Avrasya bölgesinin merkezini oluşturan Orta Doğu alanı, tarihin her döneminde savaşlar meydanına dönüşmekten bir türlü kurtulamamıştır . Üç büyük kıta arasında yer alan merkezi bölge, kıtalar arasındaki geçişler nedeniyle her zaman için hareketli bir alan olmuş ve dünya tarihinin belirleyicisi olan hemen hemen bütün ana olaylar ve bunlara bağlı siyasal gelişmeler, her zaman için orta dünya adı verilen merkezi bölgenin toprakları üzerinde yaşanan olaylar ile yönlendirilmiştir . Bugüne kadar yaşanan olaylar ve dönemler dünya tarihini belirlerken ,bir çok savaş gündeme gelmiş ve siyasetin çatışmacı yönü bu savaşlar üzerinden insanlığın geleceğini belirlemiştir . Avrupalı devletlerin felaketler ya da karanlıklar coğrafyası adını verdiği merkezi bölgede yaşanan olaylar geçmişe dönük bir biçimde ele alınırsa , bugün yaşanan gelişmelerin hiç birisinin yeni olmadığı hepsinin geçmişte yaşanan olayların devamı olarak gündeme geldiği ,ya da geçmişten gelen birikimin bugünün koşullarına uydurularak yeniden siyaset sahnesine taşınmak istendiği görülmektedir. Böylesine çok olumsuz bir durum ile insanlığın karşı karşıya kaldığı bir dönemde, dünyayı Siyonist bir çılgınlık doğrultusunda felakete götüren siyasal projenin yansıması olarak ,Orta Doğu alanında gündeme getirilen yeni gelişmelerin nereye kadar gideceği , hangi noktada duracağı ya da bunların dışında yeni girişimlerin ne zaman ortaya çıkacağı ve bu gibi yenilikler üzerinden ne gibi farklı tabloların gündeme geleceği şimdiden belli değildir. Bölge devletlerinin çatısı altında yaşamakta olan masum halk kitlelerinin gelecekte bu gibi yeni sıcak olaylar ya da felaket senaryoları ile karşı karşıya kalacakları gibi umutsuz bir durum tüm bölge için büyük bir tehdit kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

Merkezi coğrafyada böylesine kötü bir çatışma ortamının ortaya çıkmasının ana nedeni Avrasya bölgesini kontrolu altına alan iki büyük imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmiş olmasıdır . İlk olarak Osmanlı İmparatorluğu batılı emperyalistlerin bölgeye girmesi üzerine başlayan Birinci dünya savaşı felaketi üzerine tarih sahnesinden çekilmiştir . Osmanlı devleti merkezi alanın devleti olarak tarih sahnesinden çekilince, eski Osmanlı ülkelerinden gelen büyük nüfus göçleri , yok olan merkezi imparatorluğun yerine bu kez merkezi bir ulus devlet kurulmasına neden olmuştur . İngiltere ve Fransa Birinci cihan savaşının galipleri olarak bölgeye Avrupa’nın ulus devletleri modelini getirmeye çalışmış ama zaman içerisinde bu planlarında başarısız kalmışlardır . Batılı ülkeler Osmanlı sonrası kurulmuş olan Orta Doğu devletlerine ciddi bir ulus devlet olarak değil ama birer petrol deposu ve benzin istasyonu gibi muamele yapmışlardır . Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Sovyet devrimi üzerine Avrasya kıtası yeniden biçimlenirken, Sovyetler Birliği merkezi alandaki Osmanlı İmparatorluğu boşluğunun doldurulmasında üzerine düşen misyonları yerine getirerek etkin olmayı sağlamıştır . Sovyetler Birliği Osmanlı sonrası otorite boşluğu alanının doldurulmasında istenen yeni yapılanmayı dünya dengelerinde oluştururken , küreselleşme aşamasına gelene kadar merkezi alanda, doğu-batı dengeleri doğrultusunda yeni bir siyasal yapılanmanın öncüsü olmuştur . Ne var ki , yirminci yüzyılın tam ortalarında Sovyet destekli bir askeri ihtilalin Irak’ta gerçekleşmesi üzerine , Orta Doğu bölgesinde bir doğu-batı çekişmesi öne çıkmıştır . Irak’a giren Sovyetler sonradan Suriye’ye de girerek bu iki merkez ülkesinin Osmanlı çizgisinden uzaklaşmasını ve giderek Sovyetler Birliği etkisi altında yeni Rus sömürgelerine dönüşmesini gündeme getirince, başta İngiltere olmak üzere ABD ve diğer batı ülkelerinin tepkileri ile karşı karşıya kalmışlardır . Rusya’nın Irak darbesi sonrasında artık Orta Doğu’da bir doğu batı çekişmesi dönemi yaşanmaya başlamış ve bu durum soğuk savaş bitene kadar devam etmiştir . Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine biten soğuk savaş dönemi geride kalırken ,küreselleşme sürecinin başlamasıyla birlikte bölgede Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail ortaklığının hegemonya girişimleri öne çıkmaya başlamıştır .

Dünya tarihine bakıldığı zaman merkezi coğrafya da ya bir büyük devlet vardır ve onun getirdiği düzen orta dünyanın barış yapılanmasını yaratmaktadır ya da merkezde yer alan büyük devlet doğu –batı ekseninde bölgeye yeni gelen güçlerin etkisi altında kalarak parçalanmaktadır. Bu durumda bir büyük devletin gücünden gelen otorite düzeni sarsıldığı için, yer yer ayaklanma ya da dışarıdan gelen saldırı olayları aracılığı ile merkezi alan bir savaş alanına dönüşmektedir . Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte meydana gelen otorite boşluğunu doldurmak üzere , Amerikan ordusu onbin kilometre uzaklıktan gelerek körfez savaşı senaryosu ile bölgeye yerleşmiştir . Bu arada ,ikinci dünya savaşı sonrasında ABD’nin bölgeye gelişi ile kurulmuş olan İsrail devletinin de yarım yüzyıllık bir zaman diliminde komşusu Arap ülkeleri ile sürekli savaşlara yönelmesi de, bölge barışını ortadan kaldırmış ve böylesine bir süreç içerisinde Orta Doğu bir savaş alanı olarak bugünlere kadar gelmiştir . Osmanlı hegemonyasının bölgede beş asırlık bir düzen sağlaması , daha sonra gündeme gelen Sovyetler Birliğinin bir yüzyıla yakın bir süre bölgedeki otorite boşluğunu doldurması ile merkezi alanda geçici barış dönemleri yaşanabilmiştir . Ne var ki , hem Osmanlıların hem de Sovyetlerin tarih sahnesinden çekilmeleri üzerine ortaya çıkan otorite boşluğu yapılanmasını , kutsal toprakların yeni devleti İsrail kendi çıkarları doğrultusunda iyi kullanmayı bilmiş , kurulduğundan sonraki yetmiş yıl içinde bölge devletleri ile sürekli savaşarak merkezi alanda barış ortamını kaldırmıştır . Orta Doğunun bütün Arap devletleri ile savaşmasını iyi bilen İsrail, uluslararası Siyonist lobilerin desteği ile orta dünyanın yeni egemeni olmayı hedeflemiştir . Sosyalist sistemin dağılması üzerine Amerikan ordusunun bölgeye gelerek yerleşmesi ve İsrail’in güvenliği doğrultusunda bütün Arap ülkelerine savaş açması da, günümüzdeki kıyamet senaryosunun giderek tırmanmasına yol açmıştır .

Orta Doğu sürekli savaşların ortaya çıktığı bir çatışma alanı olarak dünya tarihinde yerini alırken , savaş dönemleri arasında devreye giren barış dönemleri de dünya tarihi içinde yerini almıştır . Dünyanın tam ortasında büyük ve güçlü devletler ya da imparatorlukların bulunduğu dönemlerde merkezi coğrafya da barış düzeni hüküm sürmekte , böylesine büyük devletler ya hegemonya düzenleri yıkıldığı zaman , yeniden bölgeye egemen olma doğrultusunda bütün güç merkezleri devreye girdiği için çatışma olmakta ve uzun süren çatışma ortamları sonrasında diğer rakiplerini yenerek devre dışı bırakan siyasal güçler ya da büyük devletler, orta dünyada kendi barış modellerini oluşturarak merkezi barış düzenleri kurabilmektedirler . PAX ROMANA Roma imparatorluğunun var olduğu dönem de , PAX TURCİCA ya da PAX OTTOMANA Osmanlı devleti döneminde , PAXANGİLİCA Britanya imparatorluğunun bölgeye geldiği dönemde , PAX AMERİCANA gibi barış planları küreselleşme aşamasında güçler çekişmesi üzerinden devreye girmiştir . Bugün de , bölgeye gelmiş olan Amerikan ordusunun gücü üzerinden kutsal topraklarda üçüncü kez kurulmuş olan yeni İsrail devletinin ,daha da büyütülerek bütün bölgeye egemen olabilmesi için bir PAX İSRAİLİCA barış planı , bütün Arap devletlerine saldırılarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .Büyük İsrail Projesi doğrultusunda bölgedeki tüm Arap devletlerinin tamamının bölünerek parçalanması ve eyaletler biçiminde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs merkezine bağlanabilmesi için , askeri ve terörist saldırılar üzerinden bölge devletlerinin tamamına yönelik bir savaş dönemi ,uzun sürecek bir çatışmalar dizisi olarak orta dünya topraklarında gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır .Kutsal toprakların üç büyük dinin ortaya çıktığı yerler olması nedeniyle ,bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasına hem İslamiyetin hem de Hrıstıyanlığın itirazları olmuş ve bu doğrultuda üç büyük dinin çatışmaları tarihte olduğu gibi bugün de kaldığı yerden devam ederek dünya barışını tehlikeye sokmuştur. İki milyarlık nüfusa sahip olan İslam dünyası ile üç milyarlık nüfusu kapsayan Hrıstıyandünyasının ,dünyanın ortasında beş milyonluk küçücük bir İsrail devletinin hegemonyası altına girmesi beklenemeyeceği için , Orta Doğu’nun geleceğinde ciddi bir savaş dönemi yeniden öne çıkmaktadır .

Osmanlı İmparatorluğu bir biri ardı sıra savaşlar kazanarak merkezi coğrafyanın ülkelerini teker teker kendisine bağlayarak, kendi barış düzenini bir imparatorluk çatısı altında orta dünya halkları için geçerli kılıyordu . Osmanlının merkezi alan barışı savaşlar üzerinden oluşturuluyordu . Osmanlı sonrasında devreye giren Sovyetler Birliği ise , PAX SOVYETİCA adı verilen siyasal düzenini merkezi coğrafya toprakları üzerinde geçerli kılarken bir barış kongresi toplayarak işe başlıyordu .Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra , merkezi coğrafya Osmanlı dönemi sonrasında yeniden düzene konulurken , bu bölgede var olan halkların temsilcileri I Eylül 1920 tarihinde Azerebaycan’ın BAKÜ kentinde Doğu Halkları Kurultayı adı altında bir bölgesel kongre, Sovyetler Birliği’nin öncülüğün de toplanmış ve bu kongreye Osmanlı İmparatorluğunun devamı olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti de temsilci göndererek katılmıştır . Bakü kurultayında İstanbul temsilcisi değil ama Ankara temsilcisi muhatap olarak alınırken , batı emperyalizmine karşı bir ulusal kurtuluş savaşı veren Kuvayı Milliye hareketinin merkezi esas alınmış ve çökmüş bir imparatorluğun kalıntısı olan İstanbul muhatap olarak görülmemiştir . Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunun dünya savaşını kaybetmesine neden olan son hükümetin temsilcisi olarak Enver paşa da muhatap olarak görülmemiş ama Ankara’daki yeni devlet esas alınmıştır .Batı emperyalizminin dünyaya egemen olduğu bir dönemde bütün doğu bölgelerinde devletler düzeni kurulamadığı için o dönemde doğu halkları muhatap görülerek ve Doğu Halkları Konferansı adı altında bir bölgesel toplantı yapılarak ,savaş sonrası dönem için barış ortamının oluşturulmasında bölgesel barış ittifakı kurulmaya çalışılmıştır . Böylece emperyalist batı blokunun karşısına doğu halklarını yanına alarak çıkan bir Sovyetler Birliği , kurucusu olduğu sosyalist blok ile doğu halklarını kaynaştırmaya çalışmıştır . Akdeniz’in doğusunda kalan bütün ülkelere o dönemde doğu ülkeleri adı verildiği için Sovyetler Birliğinin doğu halkları üzerinden merkezi coğrafyanın da yeni hegemon gücü olarak görülmesi de , Bakü kurultayı kararları doğrultusunda benimsenmiştir .

Batı emperyalizmine karşı kurulan doğu bloku olarak Sovyetler Birliği, Bakü kurultayı aracılığı ile bütün merkezi coğrafya ve doğu bölgesi halklarını yanına çekerek dünya konjonktüründe bir doğu-batı dengesi oluşturmaya çalışmıştır .Osmanlı sonrası yeni dönemde merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulması için bütün doğu halklarını yanına çekmek isteyen yeni imparatorluk olarak Sovyetler Birliği , bu doğrultuda merkezi bölgenin ve burada yer alan ülkelerin barış ortamına yönlendirilmesinde etkili olmuştur . Bakü kurultayında alınan kararlar doğrultusunda batıdan gelen emperyalist saldırılara karşı anti-emperyalist çizgide bir doğu dayanışması karara bağlanmış ,ayrıca bölge barışı için bütün doğu halklarının işbirliği yaparak oluşturacakları dayanışma düzeni için de sosyalist yapılanmanın etkin biçimde kullanılacağı dünya kamuoyuna açıklanmıştır. Bakü kurultayı , yeni imparatorluk düzeni olarak Sovyet yapılanmasının bölge halklarına sahip çıkması ve onlar arasında uluslararası bir dayanışma düzeninin oluşturulması doğrultusunda girişimlerde bulunarak ,bölgede yeniden sıcak çatışmalar yaratılmaması için çaba göstermiştir . Bu bölgesel kongreye resmi temsilci ile katılan Türkiye Cumhuriyeti de batı emperyalizminin orta dünyayı ele geçirmesine karşı oluşturulan bu doğu birlikteliğinin içinde yer alarak , yeni dönemde savaşları önleyecek bir merkezi dayanışma düzeni için harekete geçmiştir . Bu doğrultuda , Türk dış politikası Atatürk’ün önderliğinde bir Sovyet dostluğuna dayandırılmış ve bu durumun sağladığı güvence ortamında da Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile ,dışarıdan gelebilecek emperyalist müdahalelere karşı bölgesel bir dayanışma ittifakı devreye sokulmaya çalışılmıştır . Birinci Dünya Savaşı sonrası koşullarında İkinci Dünya Savaşına engel olmak ve bu doğrultuda yeniden Orta Doğu’da savaşlar dönemini başlatmamak amacıyla , Orta Doğu ülkeleri ile Sadabat Paktı adı altında bir merkezi dayanışma ittifakı antlaşması İran ile ortaklık üzerine dayandırılmış ve böylece doğu ülkelerine yönelik bir açılım yapılmıştır . İran Şahı ,Afgan Kralı ,Ürdün Kralı gibi doğulu krallar Türkiye’ye gelmişlerdir.

Sadabat Paktı sayesinde Sovyetler Birliğinin Orta Doğu’ya inmesi önlenirken , Balkan Paktı ile de Hitler ve Mussolini gibi Avrupalı faşist diktatörlerin merkezi bölgeye saldırmalarının önü kesilmeye çalışılmıştır . Dün İkinci dünya savaşı günlerinde merkezi coğrafya büyük emperyalist tehditler ile karşı karşıya kalırken , bugün de bölgeye gelen ABD ve onun yavrusu konumundaki İsrail devletinin emperyal amaçları öne çıktığı için, her iki gücün önderliğinde yeni bir savaş dönemi Avrasya ülkelerine dışarıdan dayatılmaktadır . İsrail’in bölgeye egemen olması için bütün bölge devletlerinin parçalanarak eyaletler halinde İsrail’in başkenti yapılacak Kudüs’e bağlanması istenmektedir . Bu nedenle tehdit altına giren bütün bölge devletlerinin bir araya gelerek bir Orta Doğu Barış Konferansı toplamaları acil olarak gerekmektedir . Aksi takdirde dün Irak’ta başlayan terörist savaşın bugün Suriye’de devam etmesi ve yarın da İran ,Mısır,Arabistan ,Lübnan , Ürdün,Yemen,Libya ve Pakistan gibi yedi ülkenin parçalanması da savaşlar aracılığı ile de gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bir Nato ülkesi olan Türkiye açıktan hedef alınmazken , dolaylı yollardan Türkiye’nin de hem savaşa girmesi hem de parçalanmasına giden yollar devreye sokulmakta ve bir ulus devlet olarak kurulmuş olan Atatürk Cumhuriyeti de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Batı emperyalizminin merkezi alana egemen olmak için yüz yıldır sürdürdüğü saldırıların önlenebilmesi için, tıpkı Atatürk’ün iki savaş arası dönemde yaptığı gibi Türkiye’nin sınır komşusu olan ülkeler ile bir araya gelerek terör ve savaş girişimlerinin önlenmesi ,Avrupa Birliği gibi bir merkez birliğinin oluşturulması ve bu doğrultuda bir Orta Doğu ortak pazarının devreye girmesi bölgede barışın tesisi açısından zorunlu görünmektedir .

Osmanlı sonrası dönemde bölge düzeni nasıl ilk BAKÜ kongresi ile sağlandı ise , bu gün de üçüncü dünya savaşına doğru tırmanmakta olan terör ve savaş girişimlerinin önünün kesilebilmesi amacıyla ikinci bir BAKÜ kurultayının toplanması , devam etmekte olan sıcak çatışmaların bir an önce önünün kesilebilmesi için zorunlu görünmektedir . Atatürk döneminde olduğu gibi , Türkiye’nin burada başı çekmesi ve İran ile bir araya gelerek bölge barışının sarsılmaz temeller üzerine kurulmasını sağlaması gerekmektedir . Yirminci yüzyıl içinde İran ile gerçekleşmiş olan SadabatPaktı,Bağdat Paktı ,Ekonomik İşbirliği Örgütü , Bölgesel kalkınma Teşkilatı veCento gibi merkezi yapılanmaların benzeri olabilecek bir çizgide ,ikinci BAKÜ Kongresinin bölgedeki komşu devletlerin işbirliği ile yapılması gerekmektedir . Öncelikle devam eden terörün ve askeri saldırıların bir an önce önlenmesi , sıcak olayların bir üçüncü dünya savaşına dönüşümüne izin verilmemesi , merkezi alana batılı emperyalist güçlerin dışarıdan müdahale etmelerinin önüne geçilmesi , yeni BAKÜ Kongresi kararları ile sağlanması acil olarak gerekmektedir . Ayrıca , bölgedeki otorite boşluğunu dolduracak ve bölgesel çatışmalara izin vermeyecek, güçlü bir güvenlik örgütünün bölge ülkelerinin eşit katılımı ile ortaya çıkarılması da dünya barışı açısından önem taşımaktadır . BAKÜ hem Orta Doğu Barış Konferansının yapıldığı sembolik kent haline getirilmeli ve İran ile Türkiye arasında bir köprü olan Azerbaycanın başkenti olarak bölgesel yapılanmanın da merkezi yapılmalıdır .Böylece , İsrail’in Kudüs’ü ,ya da ABD’nin Bağdat’ı merkez yaparak bütün oluşturulacak eyaletleri buralara bağlama biçimindeki emperyal planlarının önüne geçilerek , bölgesel bir insiyatifin kendi merkezli bir düzeni merkezi alanda ortaya çıkarması sağlanabilecektir . Orta Doğu Barış Konferansına , Merkezi Devletler Birliğine girecek bütün bölge devletleri ile birlikte , batı emperyalizminin doğu bölgelerine yaptığı saldırıların hedefi olan bütün doğu ülkeleri de katılmalıdır . Böylece , ilk BAKÜ Kurultayında olduğu gibi bütün Doğu ülkelerinin merkezi coğrafya ülkeleri ile birlikte hareket etmesiyle, batı emperyalizminin dünya ülkelerine egemen olmasına giden yolun önü kapanarak , mazlum ulusların dayanışmaları üzerinden bir dünya barışı merkezi alanda gerçekleştirilebilecektir .ANKARA ile TAHRAN’ınBAKÜ’de bir araya gelmesiyle birlikte İran ve bölge devletlerine yönelik savaş senaryoları önlenerek , bölgesel barış ,dayanışma ve yapılanmaya giden yolların önü açılabilecektir .

Yurtta ve dünyada barış düzenlerinin oluşturulabilmesi için gelinmiş olan aşamada bölge de barışın da öncelikli bir konuma sahip olduğu görülmektedir .Küresel emperyalizm ile Siyonizm ortaklığının hedefleri haline gelen bölge devletleri ile birlikte, uluslararası alanda söz sahibi olan büyük devletlerin de devreye girmesi üzerine , merkezi bölgede barışı kalıcı bir biçimde gerçekleştirmek üzere çeşitli girişimler ile bazı uluslararası yapılanmalar kendiliğinden öne çıkmaktadır . Yüzlerce yıldır dünyayı yönlendirme çizgisinde etkin olan batı emperyalizmi , hem İsrail’i kontrol etmek hem de bir an önce kalıcı barış düzeni oluşturabilme doğrultusunda batılı merkezlerde toplantılar düzenleyerek , savaş sürecinin kontrol altında tutulmasına çalışmaktadır . Amerikan devletinin giderek İsrail lobilerinin etki alanına girmesi yüzünden Avrupa’nın önde gelen büyük devletleri bir araya gelerek Birleşmiş Milletler ideali ile ilkeleri doğrultusunda bu Siyonist gidişe dur demeye çalışmaktadır . Batılı başkentlerdeki toplantılardan beklenen sonucular elde edilemeyince , bu sefer doğu ülkeleri ile birlikte bu ülkelerin başkentleri de devreye girerek merkezi alanda devam edip gitmekte olan kıyamet senaryosu savaşının durdurulması için çabalarda bulunmaktadırlar . Tahran’a dönük bir biçimde batının silahları merkezi coğrafyaya döndürülünce,Moskova ,Pekin ve Astana gibi doğunun büyük başkentleri devreye girme zorunda kalmışlardır . Batının önde gelen başkentlerinde Orta Doğu barışı için arayış toplantıları yapılırken , Rusya’nınSoçi kenti ile birlikte Kazakistan’ın başkenti Astana kenti de doğu ülkelerinin bir araya geldiği merkez olarak , barış arayışları çabalarının alternatif yapılanması olarak öne çıkmıştır . Rusya ve Çin ile merkezi coğrafya yüzünden karşı karşıya gelen batılı sömürgeciler , Tahranı hedef tahtasına oturturlarken , Astana da başlayan görüşmeler zinciri, barış arayışlarının alternatifi olmuştur .

Merkezi alanda doğu ve batı ülkeleri karşı karşıya gelirken, Birleşmiş Milletler çatısı kalıcı bir arayışı için yeterli adres olamamış ve bu doğrultuda dünyanın önde gelen büyük devletleri kendilerinin öncü olacağı bir barış düzeni oluşturmak üzere devreye girmişlerdir . Küreselleşme sürecini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren uluslararası tekelci şirketler , Orta Doğu devletlerini de bu doğrultuda paramparça ederken , bölgesel çekişmeleri iyice üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yönlendirme arayışları içinde olmuştur . Küresel şirketler büyürken , devletlerin küçültülmesi operasyonu gündeme getirilerek , geleceğe dönük bir istikrarsızlık ortamı üzerinden yeni dünya düzeni oluşturma arayışları tırmandırılmaya devam edilmiştir . İnsanlık geleceğe dönük bir biçimde kalıcı bir barışın arayışı içine girerken , devletler arası çekişmeler ve her ülkenin kendi çıkarları doğrultusunda öne çıkartılan siyasal plan ve projeler hızlı bir barışın elde edilmesine yardımcı olmamış, aksine birbirinden çok farklı çizgilerde öne çıkan ülkelerin çıkarları devletlerin ulusal çıkarları ile bir araya gelerek aşılması çok zor olan geçiş aşamalarını zorlamıştır . Bir kaç ülkenin bir araya gelmesi ya da komşu ülkelerin birbirleriyle sürtüşme noktalarına düşmesi gibi her zaman rastlanan durumların ötesinde toptan bir yeni Orta Doğu yapılanması gerçekleştirme arayışı , dünyanın büyük devletlerinin de meseleye kendi çıkarları açısından müdahale etmesinin önünü açmıştır . Kalıcı bir barış düzeninin ilgili ülkeler arasında yardımlaşma ve destekler yolu ile elde edilebilmesi her geçen gün daha da zor bir duruma sürüklenirken, uluslararası alanın getirmiş olduğu dayanışma düzeninden yararlanılmaya çalışılmıştır . Batının başkentlerinin yanısıra İstanbul,Soçi ve Astana gibi Asya kıtasının önde gelen kentleri üzerinden barış arayışlarının kesin bir kalıcılığa kavuşabilmesi için elden gelen her yol denenerek çeşitli alternatifler üzerinde durulmuştur . Bu kadar arayışa rağmen henüz bir ciddi çözüm denemesine geçilememesinin nedeni olarak ülkeler arasındaki çıkar çekişmelerinin etkili olduğu görülmektedir .İnsanlık tarihinde görülen barış arayışlarının somut bir çözüm getirebilmesi için yapılan arayışlar ancak tarafların çabaları ile sonuçlandığından hiçbir özveri göstermeden barış antlaşmaları yapılmasının mümkün olmadığı anlaşılmıştır .

Türkiye ile birlikte bütün orta dünya ülkelerini tehdit eden üçüncü dünya savaşı girişimlerinin sona erdirilebilmesi için Türk devletinin proaktif girişimlerde bulunarak , kalıcı bir barış düzeni oluşturulabilmesi için buna uygun bir ortamın yaratılmasına çaba gösterilmesi gerekmektedir . Savaş kalkışmalarına direnerek ya da karşı koyarak bir yerlere gidilemeyeceğini çeşitli gelişmeler ortaya koymuştur .Türkiye Cumhuriyeti devleti Orta Doğu’da kalıcı bir barış düzenine kavuşulabilmesi için tarihte yaşanmış olan olaylardan ders çıkarmasını bilerek hareket etmelidir . Bütün bölgesel gelişmelerin arkasında yatan nedenler dikkate alındığı zaman geçmişin bugünlere getirmiş olduğu derslerin sonuçlarından yararlanılarak , kalıcı bir barış ortamı yaratılması doğrultusunda emin adımlarla ilerlenebilecektir . Tarihin insanlığa öğrettiği üzere , merkezi alanda barışa ulaşmanın ve bu durumu geleceğe dönük olarak koruyabilmenin ancak geniş bir dayanışma ve anlayış ortamı ile mümkün olabildiğini görmek gerekmektedir . İletişim yolları ile tüm bilgi birikiminden her aşamada geniş boyutlarda yararlanılabilmesi , var olan devlet düzenleri sayesinde en geniş boyutlarda sağlanabilmektedir .Bu durumda ,her devlet kendinden önceki dönemin ortaya çıkarmış olduğu siyasal birikimden yararlanarak sonuç alabilecektir . Özellikle Avrasya kıtasında yer alan bölge devletlerinin merkezi alandaki barış arayışlarını , geçmişten bugüne uzanan bir çizgi içerisinde ele alarak değerlendirmek mümkün olabilecektir . Belki de , soğuk savaş sonrası merkezi bölge yapılanması arayışları , tıpkı Rusya’nın Doğu Halkları Kurultayını topladığı dönemdeki gibi yeni bir açılımın gerçekleştirilmesiyle mümkün olabilecektir .

Doğu Halkları Kurultayı incelendiği zaman, bugüne ışık tutan konuşmaların bu çatı altında yapıldığı göze çarpmaktadır . Batının önde gelen sermayeci kapitalist devletlerine karşı çıkan doğu halkları ekonomik açıdan çok zor durumlarda olmalarına rağmen gene de barış arayışından vazgeçmeyerek, geleceğin barışını yakalayabilme doğrultusunda arayış ve çalışmalarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir .Sömürgelerin uyanışı dönemine paralel bir çizgide barış arayışları sürüp giderken Asya’nın temsilcisi konumundaki mazlum uluslar, emperyalizme karşı kendilerini koruyacak bir koruyucu kalkan düzeni oluşturabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir . Milli devletler ve sömürgelerin uluslararası düzendeki yerleri ele alınarak tartışılırsa o zaman bağımsız ulus devletlerin konumları daha da kesin hatları ile belirlenebilmektedir . Devletler arası rekabet ve çekişmelerin geride bırakılarak hep birlikte dayanışma içinde barış arayışlarının gündeme getirilmesi, daha gerçekçi bir biçimde barışa yönelebilmeyi sağlamaktadır .Emperyalizmin barışçı bir hareketmiş gibi bütün dünya ülkelerine benimsettirmeye çalıştığı turuncu devrimlerin, yeni bir tür sömürgecilikten başka bir şey olmadığı anlaşıldığından artık benzeri bir renkli devrimler oluşumu ile gerçek anlamda barışı elde edebilecek yeni bir yaklaşım mümkün olamayacaktır .Emperyalizm gerçek boyutları ile ele alındığı zaman ,anti-emperyalizmin de böylesine bir ciddi yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıktığı daha iyi bir biçimde anlaşılabilmektedir . Yirminci yüzyılın başlarında yaşanan Birinci dünya savaşı sürecinde yapılan Doğu Halkları kurultayının bir benzerinin günümüz koşullarında Merkezi Devletler Birliği biçiminde ele alınarak yeniden yapılmasının gerektiği anlaşılmaktadır . Bu tür bir yaklaşımın sonucu olacak ikinci bölge konferansında , Orta Doğu barışı her yönü le alınarak tartışılacaktır . Merkezi alanda barışı engelleyen ve zaman içerisinde eskiden olduğu gibi savaşları ve çatışmaları ortaya çıkaran nedenler ve konjonktür üzerinde her açıdan durulması gerekmektedir . Doğu halklarının yerini yeni barış konferansında Merkezi Devletler alacağı için artık bölge barışının güvencesi halklar olmayacak ama bunların yerine bölgesel devlet düzenleri, sorumluluğun yükünü taşıyacaklardır .Küreselleşmenin bittiği ve bunun yerini bölgeselleşmenin aldığı yeni dönemde , bölge barışı için eskisinden çok farklı bir yaklaşım ile hareket edilmesi , devletler ile güç merkezlerinin ne gibi bölgesel yapılanma plan ve programlarına sahip olduklarının öncelikle anlaşılması gerekmektedir.

1 Eylül 2018 Cumartesi

ANKARA KALESİ-220 "SİYASAL REJİMLER VE SEÇİM SİSTEMLERİ" Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN (Ankara, 25 Ekim 2015) - Siyasal rejimler , bir ülkede var olan siyasal kültürün ürünüdürler . Her ülkenin birbirinden çok farklı özelliklere ve koşullara sahip oldukları dikkate alınırsa , her ülkenin kendine özgü bir siyasal kültüre sahip olduğu söylenebilmektedir .


ANKARA KALESİ-220  
"SİYASAL REJİMLER VE SEÇİM SİSTEMLERİ" 
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
Ankara, 25 Ekim 2015


Dünyanın demokrasi ile yönetilen ülkelerinde ya da cumhuriyet rejimine dayalı olarak kurulmuş olan devlet düzenlerinin hemen hemen hepsinde ; genel ,yerel ya da özel seçimler yapılmakta ve seçilen insanlar toplumu temsilen yönetim mekanizmasında yerlerini almaktadırlar . Bu nedenle , siyasal rejimler ile seçim sistemleri arasında gözden kaçırılamayacak düzeyde yakın bir ilişki ağı bulunmaktadır . Ülkeden ülkeye değişen koşullar çerçevesinde ya siyasal rejimler seçim sistemlerini etkilemekte ve bu doğrultuda her devlet düzeni içerisinde rejimin yapılanmasına uygun bir çizgide seçim sistemleri ortaya çıkmaktadır . Ya da bu durumun tamamen tersi bir doğrultuda , seçim sistemleri siyasal rejimleri etkileyerek bir ülkenin yönetim biçiminin ortaya çıkmasında ana faktör olarak öne çıkmaktadırlar . Bu doğrultuda her iki olgunun birbirini etkileyen ve bu nedenle kavramların incelenmesi sırasında her ikisinin de birlikte ele alınmasını zorunlu kılan durumu , siyaset bilimi açısından öncelikle belirtmek gerekmektedir . Birbirini dikkate almayan siyasal rejim ya da seçim sistemleri uygulamaları ya da değerlendirmelerinin bu durumda eksik kalacağı ortaya çıkmaktadır.

Siyasal rejimler , bir ülkede var olan siyasal kültürün ürünüdürler . Her ülkenin birbirinden çok farklı özelliklere ve koşullara sahip oldukları dikkate alınırsa , her ülkenin kendine özgü bir siyasal kültüre sahip olduğu söylenebilmektedir . Ülkelerin birbirlerinden ayrılan özellikler ortaya farklı siyasal sistemler ya da rejimler çıkartırken ,benzer koşullara sahip olan ülkeler arasında da birbirine yakın siyasal kültürler ve bunların sonucu olan siyasal rejimler uygulama alanında görülebilmektedir .Bu doğrultuda siyasal sistemleri ya da rejimleri ele alırken , bunların içinden çıktıkları ülkelerin siyasal yapılarını ve kültürel özelliklerini dikkate almak gerekmektedir . Bunların doğal sonucu olarak uygulama alanına gelen seçim sistemlerinin değerlendirilmesinde ise , bütün bu bağlantıların genel anlamda göze alınarak gerçekçi bir yaklaşımın geliştirilmesi önem kazanmaktadır . Dünyada hiçbir siyasal rejimin içinden çıktığı siyasal kültür anlaşılmadan değerlendirilmemesi gerekmektedir .Bu doğrultuda seçim sistemleri de siyasal rejimler üzerinden dolaylı olarak siyasal kültürler ile yakın etkileşim içerisinde bulunmaktadır . Ülkelerin sahip olduğu koşullar ve bunun doğal sonucu olan siyasal kültür yapıları , siyasal rejimler ile birlikte seçim sistemlerini de biçimlendirmektedir .

Uluslar arası alanda bir açılım yaparak dünya ülkeleri incelendiğinde , ülkelerde var olan devlet düzenleri içinde siyasal kültürlere aykırı düşen rejimlerin ya da seçim sistemlerinin gelip geçici olduğu , değişken koşulların ortaya çıkardığı özel durumlarda siyasal rejimler ya da seçim sistemleri açısından genel bir değerlendirme yapılamayacağı görülmektedir . Geçici koşullar kendine uygun durumlar ortaya çıkarsada , kalıcı bir siyasal kültür oluşturamayacağı için genel kural olan etkileşim çizgisinde kalıcı bir durum gündeme getiremeyecektir .Geçici koşulların ortadan kalkmasıyla birlikte , tekrar eski duruma dönüldüğü için , geçmişin ürünü olan geleneksel siyasal kültür yeniden öne çıkarak siyasal rejimi ve seçim sistemini eskisi gibi yönlendirmekte ve ülkenin kimliğine uygun düşen bir uyumu gerçekleştirmek durumunda olmaktadır . Siyasal kültür ,rejim ve seçim sistemleri arasındaki uyum ,devlet düzenlerini etkilediği için gelişmiş devletlerde ,siyasal rejimini geleceğini güvence altına alma doğrultusunda çeşitli önlemler alınabilmektedir . Özellikle , ülkedeki anayasa bu açıdan kilit bir konuma gelmekte , siyasal rejimlerin bir anayasal sorun ortaya çıkarmaması için , siyasal rejimler ile seçim sistemlerinin anayasal düzen içerisinde uyum sağlaması devlet güvenliği açısından önem taşımaktadır.

Bugünün modern devletleri tarihten gelen siyasal gelişmelerin ürünü olduğu için geçmişin birikimini taşımayan devletlere ,çağdaş bir siyasal yapılanma olarak bakabilmek pek mümkün değildir . Modern çağların dünyasının oluşturulmasında kilit bir rol oynayan Fransız devrimi ve getirdikleri bu açıdan önem kazanmakta ve her modern devletin Fransız devriminin ürünü olan kuvvetler ayrılığı yapılanması içerisinde biçimlenmesine dikkat edilmektedir . Çağdaş anayasa hukukunun da temel kavramlarından birisi olan kuvvetler ayrılığı ilkesi ,bütün devlet yapıları açısından geçerli bulunmaktadır . Kuvvetler ayrılığı ilkesi , modern devletlerin iç yapılanmasında yasama,yürütme ve yargı güçlerinin birbirlerinden ayrı olarak yer almalarını ve beraberce yer aldıkları aynı devletin çatısı altında birbirini izleme ve kontrol etme mekanizmaları yaratarak ,devlet düzeninin bir uyum içerisinde sistemli bir biçimde çalışmasını sağlamaktadır . Hukuk devletlerinde her şeyin anayasa uygun olması gerektiğinden , anayasalarda yer alan kuvvetler ayrılığı nazariyesi anayasa üzerinden devletin yapısını belirlemekte ve demokratik rejimleri mümkün kılan bir siyasal dengeyi devletler için bir temel norm olarak ortaya koymaktadır . Yirminci yüzyıldan sonra uluslar arası alana çıkan her devlet , diğer devletlerin modern yapılanmalarından esinlenerek benzeri bir hukuk mekanizmasını kendisi için anayasalarında örgütlerken , parlamenter sistemlere yol açan hukuk devleti mekanizmalarında kuvvetler ayrılığı ilkesi ana prensip olarak yer almaktadır . Bu açıdan kuvvetler ayrılığı ilkesinin yer almadığı bir modern devlet modelinden söz etmek mümkün değildir .

Kuvvetler ayrılığı ilkesi anayasal düzen içerisinde devlet iktidarının paylaşılmasını öngördüğü için ,siyasal rejimlerin otoriter ya da demokratik bir biçim alması, bu ilkenin uygulamada yer almasına ya da ne kadar genişlikte sistem içerisinde düzenlenmesine bağlı bulunan bir durumdur .Bir ülkede siyasal rejimler ortaya çıkarken , anayasal ve yasal düzenlemeler bu durumun geleceğe dönük kurumlaştırılması açısından önem taşımaktadır . Bir hukuk devleti yapılanmasını temsil eden anayasal düzen içerisinde kuvvetler ayrılığı ilkesi örgütlenirken , üç temel kuvvetin ana fonksiyonlarını yerine getirmeleri ve , birbirlerini izleyerek denetlemeleri önem kazanmaktadır . Parti disiplini ile yürütme organının hakim tek parti yönetimi altına alınması , mecliste yer alan iktidar partisi üyelerinin yasama denetimini yapamaz bir duruma gelmelerine yol açmaktadır . Yürütme gücünü ele geçiren iktidarlar seçim sisteminin sağladığı bu durumdan yararlanarak yasama organını da parti disiplini üzerinden baskı altına alabilmekte ve böylece hukuk devletinin temel ilkesi olan kuvvetler ayrılığı uygulamasını devre dışı bırakabilmektedir . Yürütme organları üzerinden iktidar ele geçirildikten sonra , yasama organı siyasal baskı altına alınarak otoriter rejimlere kapı açılabilmekte , daha sonraki aşamada yargı organları yandaş kadrolar ile doldurularak yargı denetimi de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Kuvvetler ayrılığı prensibinin uygulanmadığı durumlarda rejim kendiliğinden otoriter bir düzene dönüşmekte ve bu gibi durumları önceden önleyebilecek tedbirleri öngörmeyen seçim sistemi de , büyük çoğunluklu siyasal iktidarların işbaşına gelmesini sağlayarak ,hak ve özgürlüklerin anayasal düzen ya da hukuk devleti yapılanması çerçevesinde denetlenmesine şans tanımayan hakim parti sistemlerini gündeme getirebilmektedir . İdeal olan , yürütmenin yasama ile dengelenmesi ve hem yasama hem de yargı organları tarafından anayasal düzen içerisinde hukuk devleti yapılanmasına uygun bir çizgide denetlenebilmesidir . Siyasal iktidarı ele geçirenlerin kendi programlarına ülkeyi ve devleti zorlamalarına ve zamanla otoriter rejimlere kaymalarına karşı , ulusal egemenlik ilkesine göre kurulmuş olan ulus devletler düzeni içerisinde, toplumun diğer kesimlerini temsilen yasama ve yargı organlarının denetleyici ve dengeleyici etkinliklerinin gerçekleştirilmesi gerekmektedir .

Modern devletlerin vazgeçilmez tamamlayıcısı olarak öne çıkan çağdaş demokratik rejimlerin var olabilmesi ve yaşamını sürdürebilmesi çoğulcu toplum yapısının geliştirilmesine bağlı bulunmaktadır . Bu tür toplumlarda birden fazla siyasal parti olabilmekte ve seçimler var olan siyasal partiler arasında bir yarış olarak geçmektedir . Geçmişin tek parti sistemlerinin geride kaldığı bugünün dünyasında çoğulcu toplum yapılarının ürünü olarak çok partili rejimler öne çıkmakta ve seçim sistemleri ile de bu durum güvence altına alınmaya çalışılmaktadır . Çoğulcu toplum yapısı içinde her toplum kesimi kendi partisini kurarak siyasal rekabet alanına girebilmekte , böylece ortaya çıkan siyasal partilerin rekabet ortamı, anayasal çerçevede hukuk devleti anlayışına uygun olarak düzenlenmektedir . İfade özgürlüğünün en geniş düzeyde ele alındığı ve yasalar aracılığı ile güvenceye kavuşturulduğu toplumlarda , her düşünce ya da toplum kesimi örgütlenerek kendi partisini kurabilmekte ve seçimlere girerek yerel ya da ülkesel iktidarlara gelebilmektedir . Demokratik rejimlerin bu doğrultuda var olabilmeleri ve geleceğe dönük olarak sürdürülebilmeleri , anayasal düzen ile gerçekleştirilen hukuk devleti mekanizmalarına bağlı bulunmaktadır . Kendi ülkesindeki devlet yapılanmasına vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin söz ve düşünce özgürlükleri doğrultusunda örgütlenerek seçimlere girebilmeleri , çoğulcu toplumun olduğu kadar çağdaş demokratik rejimlerin de vazgeçilmez ana esaslarından birisidir . Temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve en üst düzeyde herkes için gerçekleştirilebilmesi , ancak kuvvetler ayrılığı nazariyesi ile kontrol altına alınabilen siyasal iktidarların bulunduğu ülkelerde mümkündür . Bu çerçevede , bütün hukuk devletlerinde ve çağdaş demokrasilerde kuvvetler ayrılığı ilkesi vazgeçilemez bir ana uygulamadır . Demokratik çizgide siyasal rejimler ancak kuvvetler ayrılığı ilkesinin kesin olarak uygulanması ile mümkün olmaktadır.

Siyasal rejimler kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması ile demokratik yapılara kavuştuğu gibi ,kuvvetler birliğine dayanan siyasal rejim oluşturma girişimleri de görülmektedir . Daha çok savaş dönemlerinde , yeni devletlerin kurulma aşamalarında ya da otorite boşluğu alanlarında devletler arası rekabet yüzünden daha güçlü devlet otoritesi oluşturma eğilimleri doğrultusunda ,güçlü devlet gereksinmesi öne çıkabilmekte ve bu gibi durumlara sürüklenen ülkelerde kuvvetler ayrılığı ilkesini terk edilerek kuvvetler birliği arayışları öne çıkarılabilmektedir . Sosyalist rejimlerde kabül edilmeyen kuvvetler ayrılığı ilkesi yerine kuvvetler birliği uygulamaları öne çıkarılmıştır . Daha çok ideolojik bir yönetime yönelen sosyalist ülkelerde başka ideolojiler yasaklandığı için , sosyalist rejimin kurulması ve uygulanması doğrultusunda sosyalist tek partiye dayanan tekilci rejimler uygulanmak istenmiştir . Hakim tek parti konumundaki sosyalist partiler aynı zamanda sosyalist devlet ile bütünleştikleri için , parti merkezleri aynı zamanda devlet merkezi konumuna gelmiş ve bu yüzden kuvvetler ayrılığı ilkesi uygulanamaz bir noktaya gelmiştir . İki büyük dünya savaşı sonrasında oluşturulan soğuk savaş dengelerinde sosyalist yapılanmaların önü açılırken, kuvvetler ayrılığından uzaklaşılarak hakim tek parti ideolojisi doğrultusunda bir ideolojik devlet modeli ortaya çıkmıştır . Bu gibi ülkelerde başka partilerin kurulmasına izin verilmediği için ,seçimler göstermelik olarak yapılmış ve parti devleti kurmuş olan hakim sosyalist parti tek başına seçimlere girerek parlamentoda tek partili bir siyasal rejimin geçerli olmasını sağlamıştır . Yirminci yüzyıl boyunca örnekleri görülen bu tür ideolojik devlet modellerinde , işçi sınıfı ideolojisi olan sosyalizme uygun bir tek partili siyasal rejim uygulaması sürdürülmüştür . Yirmi birinci yüzyıla girerken devre dışı kalan sosyalist sistemin yıkılmasıyla birlikte, kuvvetler birliği ilkesi devre dışı kalarak eski sosyalist ülkelerde de kuvvetler ayrılığı ilkesi doğrultusunda hukuk devletleri ve demokratik siyasal rejimlerin oluşturulmasına öncelik verilmiştir .

Bazı ülkelerde kuvvetler ayrılığı ilkesi,var olan siyasal rejimin eğilimleri ya da istekleri ile uyum sağlayamadığı noktada devre dışı kalabilmektedir . Bazan halk kitlelerinin büyük sevgisini kazanan siyasal önderler otoriter rejimlere yönelme eğilimleri gösterebilmekte ,bazen de emperyalist devletler azgelişmiş ülkelerde kendilerine bağımlı siyasal rejimler oluşturmaya yöneldiklerinde başkanlık sistemi gibi kuvvetler birliği esasına dayanan yeni rejim modellerine yönelebilmektedirler . Eski siyasal yapıların çöktüğü ya da dağılan imparatorluklar sonrasında ortaya çıkan otorite boşluğu alanlarının doldurulması çabaları içinde aynı bölge devletleri arasında ortaya ciddi bir siyasal rekabet çıktığı aşamalarda, bazı devletlerin yönetimleri sınır ötesi etkinlikleri artırma doğrultusunda , demokratik rejimleri otoriter bir yapıya sürükleyebilmekte ya da ,normal demokratik parlamenter rejim koşulları içerisinde düşünülemeyecek doğrultuda kuvvetler birliği oluşumunu gündeme getiren başkanlık sistemi arayışları içerisine girebilmektedirler . Daha çok geçici koşulların gündeme getirdiği bu gibi durumların süreklilik arz edeceği gibi yapılan eksik ya da yanlış değerlendirmeler , ülke yönetimlerinde otoriter arayışları ve başkanlık sistemi girişimlerini öne doğru çıkarmaktadır . Savaş ya da benzeri geçiçi koşullar ile , emperyal maceralar ülke yönetimlerinde güçler ayrılığı yerine güçler birliği arayışlarını bazen öne çıkarabilir ve bu doğrultuda kuvvetler birliği esasına dayanan başkanlık sistemleri canlandırabilir . Daha fazla otoriter yönetim peşinde koşan siyasal iktidarların hak ve özgürlükleri dikkate almayarak, sahip oldukları iktidarlarını sınır ötesi bölgelere taşımayı amaçlayan kuvvetler birliği anlayışına dayanan başkanlık rejimine doğru yöneldikleri görülmektedir . Başka ülkelerde görülen benzeri arayışların demokratik parlamenter rejimler de sorun çıkardığı ve sistemin düzenli bir biçimde çalışmasını engellediği bugünün koşullarında kesinlik kazanmıştır .Anayasal çerçevede hukuk devleti devam ederken , her şeyin kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun bir biçimde yürütülmesi gerekirken , anayasa değişikliğine gitmeden yapılan başkanlık rejimi arayışları ,kuvvetler birliği ilkesi doğrultusunda yürütme gücü üzerindeki yasama ve yargı denetimlerini sınırlayarak hukuk devletinin zarar görmesine yol açmaktadır . Kuvvetlerin yürütmede birleşmesi başkanlık sistemi üzerinden diktatörlük rejimlerini , yasamada birleşmesi üzerinden de meclis hükümeti rejimlerinin ortaya çıktıkları görülmektedir . Başkanlık rejimlerinde en çok Amerika Birleşik Devletleri , Meclis hükümeti rejimlerinde ise İsviçre çağdaş örnek modeller olarak bugün de varlıklarını sürdürmektedirler .

Bugünün siyasal bilimlerinde , rejimler ele alınırken ya kuvvetler ayrılığı ilkesinden hareket edilmekte ya da ülkelere göre farklı modeller öne çıkmaktadır . Demokratik parlamenter sistemler ile başkanlık rejimleri kuvvetler ayrılığı ya da birliği esaslarına göre tasnif edilirken , bir de ülkeler ya da devletler modelleri üzerinden siyasal rejimler ele alınabilmektedir . Her ülkede zamanla oluşan devlet modellerinin diğer devletler ile rekabet düzeyinde güçlenmek için geleceğe dönük olarak kurumlaşmak gibi girişimlere kendiliğinden girişmesi yüzünden, kuvvetler ayrılığı ilkesi zaman içerisinde terk edilerek kuvvetler birliğine dayanan başkanlık modelleri arayışları öne çıkartılmaktadır . Orta çağ sonrasında bütün dünyayı beş yüzyıl boyunca yönetmiş olan İngiltere , Fransa ,Amerika ya da Almanya gibi büyük emperyal devletlerin siyasal rejimleri esas alınarak bu gibi örnekler üzerinden de siyasal sistemler ya da bunun uzantısı olan seçimler ele alınabilmektedir . Her siyasal sistemin temelinde yöneten ve yönetilen ayırımı bulunduğu için , devletler ya da siyasal sistemler varlıklarını sürdürebilme doğrulusunda yönetim kadrolarını oluşturabilmek ve bu alanda uzman kişileri ya da toplum temsilcilerini yönetime getirebilmek için belirli aralıklar ile genel ya da yerel seçimlere gidilmekte ve seçilenler üzerinden ülke yöneticileri belirlenmektedir . Bir devleti ya da rejimi var eden yönetimlerin yapılandırılmasında ya da belirlenmesinde seçimlerin önde gelen rolü vardır . Yönetimleri temsil eden kişilerin işbaşına gelmeleri ya da yetki alarak devletin başına geçmeleri sürecinde çeşitli yollar bulunmaktadır . Bunların başında fetih ya da veraset gibi seçim dışı yollar bulunduğu gibi halef seçme, bir makam tarafından atanma ,kura gibi demokratik olmayan yollar da izlenebilmektedir . Parlamenter demokrasilerde ya da demokratik rejimler de ise özel ya da genel seçimler esas alınmaktadır . Bu gibi rejimlerde demokratik sayılabilecek seçimler olmadan ülke yönetimleri belirlenemez . Bazan istisnai durumlar ortaya çıktığında , karma rejim modellerinin de gündeme geldiği görülmektedir . Demokrasiyi otokrasi ile dengelemeye çalışan ülkelerde karma yöntemlere baş vurulduğu , Britanya İmparatorluğunda olduğu gibi vesayete dayanan krallık rejimi ile demokratik parlamenter demokrasinin birlikte yürütülebildiği görülmektedir .

Yöneticilerin seçimi konusu , siyasal rejimler açısından belirleyici bir faktördür . Bir siyasal rejimin yöneticilerinin belirlenmesinde hangi tür bir seçim sistemi uygulanıyorsa , ona göre bir yapılanma gündeme gelmektedir . Serbest ve genel seçimler özgürce uygulanıyorsa ve herhangi bir sınırlama bulunmuyorsa o zaman demokratik rejimlerin en genişini gerçekleştirmek mümkün olabilmektedir . Yöneticilerin ya da siyasal iktidarların belirlenmesini sağlayan seçim sistemlerinde herhangi bir sınırlama ya da ülke koşullarının getirmiş olduğu bir farklı kritere dayalı sınırlama söz konusu ise ,o zaman demokratik olmayan ya da sınırlı bir demokrasi içerisinde uygulama şansı bulan bir siyasal rejim gerçeği ile karşı karşıya kalınmaktadır . Batı uygarlığının dünyayı kapsayan bir alana yayılması ile gündeme gelen temsili demokrasilerde , siyasal partilerin ortaya çıkmasıyla birlikte serbest seçimler ve genel oy ilkeleri kabül edilerek bugünkü parlamenter sistemlerin oluşumunu sağlayan bir gelişme süreci tamamlanmıştır . Sadece vatandaşlara , okumuşlara ya da zenginler gibi ayrıcalıklı zümrelere tanınmış olan seçme ve seçilme hakkının zamanla herkese tanınmasıyla gerçekleşen genel oy ilkesi ,aynı zamanda serbest genel seçimler uygulamasının da önünü açarak , çağdaş demokratik rejimlerin doğuşunu hızlandırmıştır . Avrupa ülkelerinde yaşanan bu gibi gelişmelerin sömürgeler üzerinden bütün dünya kıtalarına yayılmasıyla birlikte batı tipi parlamenter sistemler dünyada geniş uygulama alanı kazanmış ve siyasal partilerin doğuşu ile birlikte genel oy ve serbest seçimler düzeni giderek öne çıkmıştır .

Parlamenter sistemlerde demokrasi ile birlikte otokratik yapılanmaların da ortaya çıkmasıyla birlikte seçim sistemlerinde karma yöntemlere başvurulmaya başlanmıştır . Demokratik bir meclisle beraber vesayet yolu ile gelen kralların otokratik yönetimlere başvurmasıyla karışıklıklar yaşayan çeşitli ülkelerde zamanla karma yöntemlere başvurularak sistemlerin yürümesi sağlanmıştır . İslam ülkelerinde görülen padişahlık ya da hükümdarlık türü ülkelerde , demokrasi ile otokrasinin yan yana götürülmesi parlamenter rejimlerin önünün açılabilmesi için gerekli olmuştur . Yönetilen halk kitleleri serbest ve genel seçimler yolu ile yöneticilerini seçebilmelerine rağmen krallık düzenlerini birlikte yaşatabilmişlerdir . Ne var ki , demokrasilerin önemli gelişmeler göstererek kurumlaşması nedeniyle krallıklar ya da benzeri vesayetçi otoriter rejimler sembolik bir duruma düşmüş ve ülke içindeki demokratik gelişmelerin önünü kesebilecek bir gücü kaybetmişlerdir . Zamanla yöneticilerin tamamının halk kitlelerinin serbestçe katıldığı genel seçimler aracılığı ile belirlenmesi aşamasına gelinmesiyle de , otoriter rejimlerin önü kesilerek insanlığın daha geniş demokratik ortamlarda yaşamını sürdürebilmesi sağlanabilmiştir . Serbest ve demokratik seçim sisteminin daha yaygın uygulama alanına geçirilebildiği soğuk savaş sonrası dönemde , parlamenter sistemlerin daha da güçlenerek otokratik eğilimlere karşı özgürlükçü bir denge içerisinde yoluna devam etme arayışında oldukları görülmüştür . Bu tür uygulamalar , seçim sistemlerinin siyasal rejimler için belirleyici olmasını gündeme getirmiş ve böylece otokratik eğilimlerin önü kesilerek geleceğe dönük arayış içine giren baskı rejimlerine izin verilmemiştir .

Siyasal rejimlerin yapılanması açısından belirleyici bir etki düzenine sahip olan seçim sistemleri ülkeden ülkeye ya da dönemden döneme değişiklik gösteren bir yapılanmaya sahip bulunmaktadırlar . Genel olarak çoğunluk sistemi ,nisbi temsil sistemleri ve de karma sistemler olarak uygulama alanına getirilen seçim sistemlerinin birbirlerinden ayrılan birçok özellikleri bulunmaktadır . Çoğunluk sisteminde en fazla oy alan partilerin adayları seçilirken , nisbi temsil sistemlerinde partilerin aldıkları oy oranına göre değişen oranlarda bir nisbi temsilin gerçekleştirilmesi hedeflenmektedir . Çoğunluk sistemleri tek turlu olabildiği gibi iki turlu biçimlerde de yapılabilmekte ve seçmen iradesinin daha net olarak biçimlenmesin de etkili olmaktadır . Nisbi temsil sistemlerinde küçük partilerin parlamentoda temsil şansı olabilmekte ve bu açıdan daha fazla demokratik bir yapının mecliste oluşmasına katkı sağlamaktadır . Nisbi temsil sistemlerinde artık oylar değerlendirildiği için , vatandaşın siyasal iradesi tam olarak parlamentoya yansıtılabilmektedir . Artık oylar ulusal planda değerlendirilmek üzere merkezde birleştirilmekte ve artık oyların tamamı milletvekili sayısına bölünmesiyle ,milli seçim sayısı elde edilerek partilerin kazandığı milletvekili sayısı buna göre kesinleştirilmektedir . Nisbi temsil sistemleri daha çok ülkelerin özel koşullarına bağlı olarak farklı biçimlerde uygulanabilmekte ve böylece temsilde adalet ilkesi gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Ulusal artık sistemleri nisbi temsil alanında uygulanabilirken ,tercihli oy uygulamaları ile de vatandaşın eğilimleri daha tam olarak belirlenmeye çalışılmaktadır . Çoğunluk sistemi ile nisbi temsil sisteminin sakıncalarını ortadan kaldırabilmek üzere ,her iki sistemin birlikte uygulandığı ya da kaynaştırılarak daha net bir sonuç alınmaya çalışıldığı karma sistemler de uygulanabilmektedir .

Genel seçimlerde baraj uygulamalarına kalkışmak , siyasal rejimlerin kendilerini güvence altına alma girişimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır . Daha çok bütünleşmemiş ve farklı insan unsurlarının bir arada yaşadığı ülkelerde gündeme gelen seçim barajı uygulamaları , devletin modeline ve siyasal yapılanmasına karşı çıkan radikal ve marjinal toplum kesimlerinin , parlamentoya girmesini önleyebilmek açısından baraj uygulamalarına gittikleri görülmektedir . Seçim barajları aracılığı ile küçük partilerin meclise girerek oyları bölmeleri önlenmekte ve böylece büyük partilere bir anlamda avantaj tanınarak ülkede siyasal istikrarın gerçekleşmesi için elverişli bir ortam yaratılmaktadır . Barajlar ülke düzeyinde olduğu gibi belirli bölgelerde ya da seçim çevrelerinde de gündeme getirilebilmektedir . Belirli bir seçim çevresinden seçilecek milletvekilinin daha önce tespit edilmiş olan oy oranını seçimler sırasında alması gerekmektedir . Seçim çevresindeki toplam oylar milletvekili sayısına bölünerek seçim çevresi barajı kesinleştirilerek , yeni seçilen temsilciler buna göre belirlenmektedir . Seçimler sırasında parti merkez yönetimlerine belirli oranlarda kontenjan adayı gösterme hakkı tanınabilmektedir . Partilerin ihtiyacı olan uzman kadroların parlamentoya girebilmesi açısından gerekli olan bu tür kontenjan adayları kesinleşen listelerde yer alarak genel seçimlerin sonucuna göre parlamentoya girebilmektedirler . Böylece demokrasilerin gereksinmesi olan uzmanlık birikimleri ve bilgi potansiyeli normal halk temsilcileri ile birlikte parlamentoların yapılanmasında devreye girebilmektedir .

Seçim sistemleri siyasal partilerin yapılanmasını etkileyerek siyasal rejimlerin yapılanmasında önemli roller oynamaktadırlar . Nisbi temsil sistemlerinin genel olarak çok partili siyasal sistemlerin önünü açtığı göze çarpmaktadır .Bu gibi sistemlerde her parti aldığı oy oranında meclise girebilmekte ,baraj olmaması durumunda doğrudan demokrasinin gerçekleşmesine yardımcı olmaktadır . Tek turlu çoğunluk sistemi parti sayısını azaltıcı bir rol oynamasına rağmen daha çok iki partili sistemleri öne çıkarmaktadır . İki turlu seçim sistemleri ise en fazla çok partili sistemi gündeme getiren bir uygulamadır . Burada her partiye şans verilmekte ama yakın çizgideki partiler ikinci turda birbirlerini destekleyerek sonuç almak durumunda kalmaktadırlar . Seçim sistemleri partiler üzerinden siyasal rejimleri belirlerken ülke ve bölge koşullarının da dikkate alınmaları gerekmektedir . Her ülkenin içinde bulunduğu durumlara ya da sahip bulunduğu jeopolitik koşullara göre değişkenlik gösteren siyasal yapılanmalara sahne oldukları görülebilmekte ve bu nedenle de seçim sistemleri ile siyasal sistemler arasında kesin bir tasnife dayanan değerlendirmeler yapılamamaktadır . Siyasal rejimlerin kimlik kazanmalarında seçim sistemleri kadar siyasal partilerin de rolleri bulunduğu bilinmektedir . Ülkelerin özelliklerine göre ortaya çıkan siyasal partiler sisteminin de tıpkı seçim sistemlerinde olduğu gibi rejimlerin kimlik kazanmasında ön planda gelen bir etkiye sahip oldukları gözlemlenmektedir . Tek partili , iki partili ,çok partili sistemlerin gelişmesinde seçim sistemlerinin etkisi olduğu kadar , siyasal rejimlerin gelişmesinde de partiler sisteminin rolü olmuştur . Az çok partili sistemler ile aşırı çok partili sistemler , rejimlerin gelişmesinde farklı etkiler yaratmıştır .Oyları bölen aşırı çok partili sistemlerde siyasal istikrar ortadan kalkmıştır . Sürekli iktidar olma şansını elde eden hakim tek partili ya da hegemonyacı çok partili sistemlerde ise üstün olan partinin devleti ele geçirerek parti devleti haline getirmesi gibi anayasa hukukuna ve hukuk devletine aykırı düşen gelişmeler ortaya çıkabilmektedir .

Her ülkenin siyasal rejimleri ile seçim sistemleri arasında karşılıklı bir etkileşim düzeni vardır . Seçim sistemlerinin siyasal demokrasilerin varlığı ve gelişme yönlerini doğrudan etkilemesi konusu siyaset bilimi alanında fazlasıyla tartışma konusu olmuştur . Bazı siyaset bilimciler seçim sistemlerini siyasal rejimlerin gerçek sihirli iksiri kabül ederek konunun önemini anlatmaya çalışmışlardır . Seçim sistemleri siyasal sistemlerin temel ögelerinden birisi olduğu kadar aynı zamanda siyasal gücün üstünlük tanınmaması gereken değişkenlerinden birisidir .Kitle haberleşme araçlarının etkisiyle değişiklik geçirmiş olan modern siyasal toplumlarda seçimler ,sadece yönetimlerin belirlenmesi yolu değil ama aynı zamanda siyasal kararların alınmasına katılma olanaklarından birisidir . Vatandaşlar genel seçimler aracılığı ile kendisine önerilen siyasetleri kabül ya da red edebilmektedir . Seçimler yönetilenlerin temsil edilmelerini gerçekleştirdiği gibi aynı zamanda da toplumsal tabanın harekete geçerek sisteme katılmalarını sağlayarak demokrasilerin işlerliğine katkı sağlamaktadır . Seçim uygulamaları vatandaşların parti çatısı altında toplanarak ortak hareket etmelerine yardımcı olmuş , hükümet ve devlet kadrolarının belirlenmesinde toplumsal tabanın tercihlerine açıklık getirmiştir . Artan nüfus kitleleri nedeniyle doğrudan demokrasinin giderek olanaksızlaşması yüzünden temsili olarak demokrasiyegeçilmiş ve halkın temsilcilerinin devleti yöneteceği bir çağdaş siyasal rejimin oluşması hedeflenmiştir . Siyasal partiler adayları topluca seçim ortamına sunarak , vatandaş ile devlet arasında bir aracı kurum olarak misyon yüklenmişlerdir .

Seçim sistemleri ile ile siyasal partiler sistemlerinin bir araya gelmesiyle birlikte siyasal rejimler kimlik kazanarak ortaya çıkabilmektedirler . Genel seçimler ,seçime giren partiler üzerinden siyasal rejimlerin oluşmasına ortam hazırlarken , aynı zamanda yönetimlerin yenilenerek dinamik bir yapılanmaya yönelmelerinin önünü açmaktadır .Siyasal rejimlerin işlemesi ve kendini yenileyerek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmasında, seçim sistemlerinin önde gelen bir katkısı bulunmaktadır . Birden fazla partinin bulunduğu siyasal rejimlerde seçim sistemlerinin hem istikrarı hem de adaleti temsil etmek gibi bir misyonları bulunmaktadır . Bir ülkede uygulanan genel seçimler sırasında hem en üst düzeyde halk katılımının oylarının devreye girmesi ,hem de seçim sonuçlarına göre ülkede güçlü bir hükümet oluşturularak istikrarın sağlanması gerekmektedir . Adalet ve istikrar hedeflerinden birisi ihmal edilirse o zaman siyasal rejimleri ortadan kaldırabilecek düzeyde siyasal gelişmeler ortaya çıkabilir ve bunların sonucunda da ülkeler kaos ortamına sürüklenebilir . İstikrar unsuruna öncelik verildiği aşamada ortaya çıkan hakim parti rejiminin zamanla ortaya parti devleti çıkarması da demokrasilerin ortadan kalkmasına neden olmaktadır . Bu gibi durumlarda adalet ilkesinin ihmal edilmesiyle , yargı ve yasama denetiminden kaçan hakim parti yönetimleri sonunda hukuk devletini ortadan kaldırabilecek olumsuz durumlara sürüklenmektedirler . Ne var ki , bu duruma karşıt bir çizgide oluşturulacak adil seçim sistemleri ise fazlasıyla bölünmüş bir siyasal tablo ortaya çıkardığı zaman da , bu sefer istikrarsızlık batağına doğru siyasal rejimlerin sürüklenmesi kaçınılmaz olmaktadır . Seçimler ,yöneten gruplar ve yönetilen kitleler arasında bir diyalogun kurulmasına yardımcı olarak , siyasal rejimlerin gelişmesinde önemli olumlu katkılar getirmektedir . Seçimler topluma sunulan siyasetler üzerinde verilecek kararların belirlenmesini sağlayarak , ülkedeki siyasal rejimin halk tabanından kopmadan devamlılığını gerçekleştiren bir mekanizmadır . Seçimlerde halk kitleleri verdikleri oylar aracılığı ile yöneten güçlere karşı tavrını belirlemekte , aldığı kararları kamuoyuna ileterek demokratik sistemin çalışmasına katkıda bulunmaktadır . Seçimler aynı zamanda işbaşındaki ekiplerin onaylanmasına , hükümetteki partinin yeni dönemde siyasal iktidarda kalıp kalmamasına da karar verilmesini gerçekleştirmektedir . Yöneticilerin yönetilenlere seslerini duyurmaları açısından bir fırsat olan seçimlerin , hukuka uygun bir biçimde uygulanmasıyla hem siyasal bunalımların önlenebilmesi hem de yöneticilerin diktatörlüklere kaymaları önlenebilecektir . İnsan bedenindeki nabız yoklamaları gibi , seçimlerin de belirli aralıklar ile yönetilen halk kitlelerinin tavır ve düşüncelerini yoklaması , siyasal rejimlerin istikrarlı bir biçimde işlemesini sağlayacaktır .