14 Haziran 2018 Perşembe

ADD "20" YAŞINDA - "Prof.Dr.ANIL ÇEÇEN" - (ADD kurucu genel sekreteri)

ADD "20" YAŞINDA
Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN
ADD kurucu genel sekreteri

(27 Nisan 2010)
Türkiye’nin en büyük ulusal demokratik kitle örgütü olan Atatürk’çü Düşünce Derneği bu yıl yirminci kuruluş yıldönümünü kutlamaktadır .İnsan yaşamının neredeyse üçte biri oranındaki bu uzun zaman dilimi ADD açısından son derece hareketli ve olaylı geçmiştir . Derneğin kuruluşundan sonra birbiri ardı sıra gündeme gelen olaylar ve gelişmeler ADD’yi fazlasıyla canlı bir örgüt konumuna getirmiştir .Bu durum bir yandan Atatürkçüleri sevindirirken , diğer yandan da Atatürk ve cumhuriyet karşıtı kesimleri fazlasıyla rahatsız etmiştir . Böylesine büyük ve canlı bir örgüt çatısı altına girerek , Türkiye için ulusal çıkarlar doğrultusunda mücadeleye giren birçok Atatürkçü , kendisini kaybedercesine sosyal ve kültürel çabaları sürdürürken ADD giderek büyüyor ve ülkenin önde gelen toplumsal etkinliğe sahip demokratik kitle örgütü olarak Türk kamuoyunda giderek artan bir ağırlık kazanıyordu .Ne var ki , bu durumdan hiç de memnun olmayan kesimler de bu örgüte karşı giderek yükselen bir tempoda tepki göstererek ADD’nin önünü kesmek üzere fırsat kolluyorlardı .

Atatürkçülük görünümünde bir ara dönem olarak gündeme gelen I2 Eylül rejiminin Atatürkçü bilim adamlarını üniversiteden atması , gne atatürkçü doğrultuda görev yapan bazı devlet görevlilerinin işlerinden uzaklaştırılmaları , ayrıca Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş çizgisine uygun doğrultuda yayın yapan bazı basın organlarına el konulması ya da kapatılyması üzerine ülkede ciddi bir Atatürkçü kadro kıyımı yaşanmıştır . ABD’den gelen talimatlar doğrultusunda ara rejim yönetimi tam bir Nato dönemine girince , ülkede antiemperyal çizgide mücadele veren bütün örgütler kapatılmıştır . Başta Atatürk’ün partisi olmak üzere siyasal partiler yasaklanınca ülkede ses ya da soluk çıkamaz bir noktaya gelinmiş , ayrıca ülkede yaygın düzeyde örgütlenen bütün dernekler ikinci bir emre kadar kapatılmış , ya da çalışmaları durdurulmuştur . Amerikan emperyalizçmi soğuk savaşın son dönemlerinde Türkiye’yi tam olarak içeriden ele geçirirken , Nato baskısını kullanmış ve bu doğrultuda da Türk Silahlı Kuvvetlerini yönlendirmeğe çalışmıştır .Natocu kafa yapısı ara rejime egemen olunca , bağımlılık çizgisi daha da ileri noktalara gelmiş ve bu nedenle bağımsızlıktan yana olan bütün Atatürkçü kadrolar toplumsal alanının çeşitli kademelerinden uzaklaştırılmışlardır .İşte Atatürkçü Düşünce Derneğinin kuruluş çalışmaları böylesine bir antikemalist dönemin koşullarında bir avuç Atatürkçü aydın tarafından başlatılmıştır .

Aslında , I970’li yıllarda yoğun bir tempoda cereyan eden ABD-SSCB çekişmesi sürecinde ülke tam bir gerginliğe ve daha sonrada yeniden teröre sürüklenirken Atatürkçü kadrolar ve tabanda büyük bir rahatsızlık başlamış , ülkenin önde gelen siyasal partilerinin hepsinin giderek Atlantik kıyılarında yetişmiş politikacıların aracılığı ile ABD insiyatifi altına girmesi nedeniyle Atatürkçüler toplumun her kademesinden dışlanmağa başlamışlardır . Türkiye Cumhuriyetini kuran siyasal örgüt olarak Atatürk’ün partisinin de Atlantikçi güçlerin eline geçmesi üzerine ,giderek Atatürkçü taban ve kadrolar bu partinin dışına itilmeğe başlanmıştır. Devletten,toplumdan ve hatta daha da ileri çizgide Atatürk’ün partisinden dışlanan Atatürkçüler giderek sahipsiz kalmışlar ve bir uzun yalnızlığa mahkum edilmişlerdir . Ülkenin her köşesinde yalnızlığa itilen Atatürkçüler meyhane köşelerinde çürümeyi ,ülkeyi terkederek yabancı ülkelere göçetmeyi ,kendine dine vererek bu dünyanın gerçeklerinden kopmayı ,dağa çıkarak ya da köye dönerek kentsel yaşamdan uzaklaşmayı ,ya da teslimiyetçi bir pasiflik içerisinde yaşamayı değil ama harekete geçerek birşeyler yapmayı ve ülkenin emperyalizmin ağında geri bir çizgiye sürüklenmesine karşı çıkmayı doğru bularak bazı girişimlerde bulunmuşlardır . Terör ile herkes korkutulurken ve bütün bir toplum teslim alınmağa çalışılırken ülkenin kuruluşundan gelen Kuvayı milliye geleneğinin temsilcileri olarak Atatürkçüler birşeyler yapabilmenin peşinde olmuşlar ve yılmayarak mücadelelerini sürdürmüşlerdir . Atatürkçü Düşünce derneği işte böylesine olumsuz koşullarda göze alınmış olan bir özverili vatansever bir mücadelenin ürünüdür .

Önceleri kahve köşelerinde başlayan görüşmeler ,daha sonraları bürolardaki görüşmelere ya da bazı dernek merkezlerinde toplantılara dönüşmeğe başlayınca Atatürkçü Düşünce Derneğinin kuruluşuna giden yol açılmıştır .Yurdun çeşitli il ve ilçelerinde aydınların gittiği kahveler , ya da ülkenin önde gelen okumuş kesimlerinin biraraya geldiği dernek merkezleri , giderek Atatürk’ün çizgisinden kaymakta olan Türkiye Cumhuriyetinin geleceği için arayış içerisinde olan vatansever ulusalcıların biraraya geldiği yerler olmuştur . Ankara,İstanbul,İzmir,Adana ,Mersin ve Zonguldak gibi aydın ve emekçi potansiyelleri yüksek olan illerdeki girişimler ülkedeki arayışı tırmandırmış ,giderek bir Atatürkçü örgütlenmeğe yönelik girişimlerin somutlaşmasına yardımcı olmuştur . Nato güdümlü ara rejim , Atatürkçülerin ayrı bir çatı altında toplanmalarına dolaylı olarak katkıda bulunan bir siyasal gelişme olmuştur .İşsiz bırakılan ülkenin aydın kesimleri , emperyalizme karşı yeni bir toplumsal muhalefeti örgütlemenin gerekliliğini görerek , biraraya gelebilmenin yollarını aramışlar ve devletin kurucusunun adı altında bir kamusal örgütlenmenin yararlı olacağı konusunda zaman içerisinde bir düşünce birliğine ulaşmışlardır . Bu aşamadan sonra , yeni bir örgütlenmeye dönük arayışlar daha da hızlanmış , tüm vatansever ulusalcıları ve cumhuriyetçileri ortak bir çatı altında ,Atatürk şemsiyesinin koruyuculuğu altına alabilmek üzere her türlü hazırlık hızlandırılmıştır. Atatürkçü Düşünce Derneği böylesine bir arayışın ve örgütlü mücadelenin ortaya çıkardığı bir ulusal demokratik kitle örgütüdür .

Ara rejim koşullarında Atatürk ilke ve devrimlerine karşı girişimlerin birbiri ardı sıra tırmanma göstermesi üzerine , bazı bilinçli Atatürkçüler bu gibi durumlara tahammül gösteremiyerek hukuk makamlarına başvurmaya başlamışlar ve Anayasal güvenceye bağlanmış olan Atatürk ilke ve devrimlerine karşı çıkan ,ya da bunları ihlal eden cumhuriyet düşmanlarına karşı yargı yollarına gitmişlerdir . Devletin resmi yayın organlarında Atatürk’e hakaret edilmesi , resmi kurumlarda Atatürk ilke ve devrimlerinin çiğnenmesi bazı hukuk başyvurularına gerekçe oluşturmuştur . Bir kaç olay birbirini izledikten sonra Nato güdümle askeri rejimkoşullarında Üniversitelerdeki kız öğrencçilerin başlarının kapatılması sorunu ortaya çıkarılınca ,bunun üzerine ülkenin önde gelen Anayasa Profesörlerinden Muammer Aksoy’un önderliğinde bir hukukçu kadro Danıştay’da ilgili Yök yönetmeliğinin iptali için dava açmışlardır . Davanın kısa zamanda kazanılması üzerine ABD emperyalizminin güdümündeki dinci veliberal çevreler yeniden Atatürk ilke ve devrimlerine karşı bir ağırlığı gündeme getirince , Atatürk düşüncesine inanmış olan ülkemizinönde gelen elli büyük hukukçusu ve aydını biraraya gelerek Atatürkçü Düşünce Derneğinin kuruluşu ile ilgili dosyaları hazırlamışlar ve imzalayarak devletin ilgili makamlarına başvurmuşlardır. Zaman içerisinde bir tüzel kişilik kazanarak hukuksal bir örgütlenmeye dönüşen Atatürkçü Düşünce Derneği , böylesine aşamaların olgunlaştırdığı bir arayışın ürünüdür . Yoldan geçen bir kaç kişinin rastlantısal olarak biraraya gelmesiyle oluşan herhangi bir dernek değildir . ADD’nin arkasında, hem uzun süren bir arayışın hem de geleceğe dönük bir hazırlık sürecinin önemli katkıları bulunmaktadır .

I9 Mayıs I996 , Atatürkçü Düşünce Derneğinin kuruluşunun ilk kez resmi olarak türk kamuoyuna açıklandığı tarihtir . Bu tarihte kurucu genel başkan Prof.Dr.Muammer Aksoy’un başkanlığında yapılan bir basın toplantısı ile böylesine bir derneğin kurulacağı ilk kez açıkca Türk kamuoyuna duyurulmuştur . Dernek kurucularını temsil eden bir grup aydın ve hukukçu Türk kamuoyunun önüne çıkarlarken , neden böylesine bir örgütlenmeğe gitmek zorunda kaldıklarını kamuoyuna açıklıyorlardı .Atatürk’ün cumhuriyetinde her gün Atatürk diye diye Atatürk ilkeleri çiğnenirken , emperyalizmin Orta Doğu’yu ele geçirme hesapları doğrultusunda bölücülük ve dincilik dışarıdan desteklenerek ,her geçen gün Türk devrimini ortadan kaldıracak derecede tehlikeli olmağa başlarken , artık kendisine Atatürkçü diyen hiç bir Türk aydını evinde oturmağa devam edemezdi . Göz göre göre ulusal kurtuluş savaşının kazanımları elden giderken ,geçmişten gelen Atatürkçü birikimi kafasında ve yüreğinde taşıyan vatansever Türk aydınları , inandıkları doğrultuda Atatürkçü bir örgütlenmeğe yönelmek zorunda kalıyorlardı . Atatürk ilkeleri ve devrimlerinin çiğnenme hızı artarken , Atatürk adına ülkenin her yerinde heykeller açılıyor ve bir anlamda dincilerin alay ettiği bir biçimde bir beton Mustafa imajı yaratılarak , Atatürk halk kitlelerinin gözünden düşürülüyordu . Kasıtlı olarak sürdürülen bu gibi olumsuz girişimlere kimse dur diyemiyor ve dış yönlendirme altındaki Türk siyaseti , her geçen daha fazla Atatürk’ten uzaklaşmış bir Türkiye yaratıyordu . Cumhuriyet rejimi içerisinde doğmuş ve büyümüş olan genç cumhuriyet nesilleri ise , böylesine bir olumsuz durumu kabül etmiyorlar ve bu tür bir ters gidişe isyan ediyorlardı . ADD , işte bu tür bir tepkinin ve Türkiye’yi Truva atlarıyla teslim almakta olan emperyalizme karşı çıkışın ve direnişin örgütüdür .

Atatürkçü Düşünce Derneği başlangıçta , soğuk savaşın son askeri dönemi olan Nato güdümlü ara rejime karşı oluşumunu tamamlamıştır . Ne var ki,derneğin kurulduğu sıralarda , batı emperyalizminin güdümü altına giren Rusya Federasyonunun ,Sovyetler Birliğini dağıtması üzerine iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle , tek kutuplu bir ABD hegemonyası dönemi gündeme gelmiş ve ADD özü itibarıyla bir antiemperyalist ulusal kitle örgütü olarak bu durum ile yakından ilgilenmiş ve yeni dönemin tehditlerine karşı mücadele yürütmüştür . Atlantik emperyalizmi soğuk savaş döneminde uzaktan kumandalı bir yönetim ile merkezi coğrafyayı kontrolu altına almağa çalışırken , Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine ,bu kez de dünyanın tam ortasında yer alan Avrasya bölgesini ele geçirebilmenin girişimlerini dayatmağa başlamıştır . Her türlü siyasal oyunu tezgahlamaktan çekinmeyen ABD emperyalizmi , ülkeyi tam olarak ele geçirebilmek için çeşitli sineryoları devreye sokmağa başlamıştır . İşte ADD tam da bu aşamada kurularak harekete geçmiş ve içeride bir Nato baskısı ile uğraşılırken , bölgede yeni ortaya çıkan durum çerçevesinde ABD merkezli Atlantik emperyalizmine karşı mücadele edilmeğe başlanmıştır . Atatürkçülük adına Atatürkçüleri hedef alan ara rejime karşı çıkılırken , daha sonraki aşamada ise küresel bir boyut kazanan süper bir emperyalizm olgusu ile karşı karşıya gelinmiştir . Bir çok insanın moralini bozan bu oluşuma karşı Atatürkçüler soğuk kanlılıklarını koruyarak karşı çıktmışlar ve her geçen yıl bu çıkışlarını daha güçlü mücadele ve sosyal örgütlenme çabaları ile de tamamlamağa uğraşmışlardır Normal bir emperyalizmin çok ötesinde bir süper saldırı olayı ile karşı karşıya kalan bütün ulus devletler gibi Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti de Atatürk’ten gelen yapısı ve modeli ile kendisini koruma çabası içerisinde olmuş ve Atatürkçü Düşünce Derneği ,bu açıdan Türk devletinin ilgili ve yetkili makamlarına yön göstererek yardımcı olmuştur .,

Emperyalizm küreselleşme döneminde bütün dünya düzenini altüst ederken ,yeni bir dünya düzeni peşinde koşan egemen ve işbirlikçi çevreler Türkiye’yi de zorlayarak kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir yapılanmaya doğru , Atatürk’ün cumhuriyetini de sürüklemeğe başlamışlardır . Birbiri ardı sıra gündeme getirilen değişim ve uyum programlarının etkisiyle Türk devlet düzeni her yönü ile sarsılırken , Türk toplumu da büyük baskı ve zorlamalarla karşı karşıya kalmıştır . Ülke her geçen gün Atatürk çizgisinden kaydırılırken , geçmişten gelen Atatürkçü birikimi temsil eden kesimler her yönü ile direnmişler ve ADD çatısı altında ciddi bir Kemalist mücadele sergilemişlerdir . Küreselleşmenin başladığı ve devam ettiği son yirmi yıl içerisinde , Atatürkçü Düşünce Derneği küresel emperyalizme karşı çıkışın ve Kemalist cumhuriyet devletini ayakta tutma savaşımının önmde gelen merkezi ve örgütü olmuştur . ADD’nin kuruluşunu tamamladığı dönemde ortaya çıkan küresel emperyalizmin başını çarptığı kaya ve engel her aşamada ADD olmuştur . Diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi Türk devletini kolay teslim alacağını zannedenler , ADD yüzünden daha fazla uğraşmak zorunda kalmışlardır . Dıştan güdümlü ve yetiştirmeli siyasal kadroları Truva atı olarak kullanmayı iyi beceren batı emperyalizmi ,bunlar üzerinden siyasal partileri teslim aldığı bir aşamada ülkedeki siyasal partilerden çok daha büyük bir toplumsal güç Atatürkçü Düşünce Derneği aracılığı ile emperyalizme karşı direnebilmiştir . B:u yüzden Sovyetlyer Birliği ya da Yugoslavya Federasyonununa benzer bir biçimde Türkiye Cumhuriyetini dağıtamamışlar , ya da Irak ile Afganistan’da olduğu gibi Türk vatanını saldırarak işgal edememişlerdir . Ne var ki , böylesine bir duruma rağmen gene de Türkiye’yi dolaylı senayolarla kuşatmağa ya da baskı altına almağa başladıkları aşamalarda ,ADD öncülüğünde ulusal güçbirliği oluşumları ülke düzeyinde bir ulusal savunma mücadelesini Türk toplumu yürütebilmiştir .

Atatürk ile beraber olma ve onun döneminde devletin çatısı altında kamu hizmeti yürütme şansını yakalamış olan bir kuşağın temsilcileri tarafından kurulmuş olan Atatürkçü Düşünce Derneği aracılığı ile ,Türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana sahip olduğu Kemalist birikim yeni bir yüzyıla taşınabilmiş ve yirminci yüzyıldan yirmibirinci yüzyıla geçiş aşamasında , Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar varedecek tutarlı çizgiden sapılması önlenmiştir . Sonradan gelen cumhuriyet kuşaklarına örnek olacak bir derecede Atatürkçü birikim , Türk gençliği üzerinden Türk toplumuna verilmeğe çalışılmıştır . Toplumun yaşlı ve olgun kuşakları ile yeni yetişmekte olan genç kitleleri ADD çatısı altında biraraya gelerek ,bir ulusal birlikteliğin ve sürekliliğin ciddi örneklerinden birisini sergilemişlerdir .Ülkenin çeşitli kentlerinde birbirine benzer bir çok manzara bu doğrultuda ortaya çıkmış , ADD Türkiye’nin en yoğun çalışan demokratik kitle örgütlerinden birisi olarak Türk toplumunun ulusal iç dinamiklerini temsil ederek geleceğe taşımıştır . Dıştan yaratılan etkiler ve zorlamalarla , toplum bir ayrışmaya ve dağılmağa doğru zorlanırken , ülkenin dört bir yanından gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları , ADD çatısı altında biraraya gelerek dışa karşı ulusal dayanışma vebirliğin sesini bütün güçleriyle haykırabilmişlerdirn . Salon toplantıları kadar ,açık hava mitinglerinde de Atatürkçü Düşünce Derneği ,Türk insanını böylesine güçlü bir ulusal refleksin temsilcisi olarak biraraya getirebilmiş ve dışa karşı kenetleyebilmiştir . Bu başarısı ile ADD ,hem ABD hem de Avrupa Birliği açısından dikkat çekici olmuş , batı ülkelerinin siyasal uzmanları bu örgütü yakın takibe alarak incelemişler ve ADD hakkında hazırladıkları raporlar üzerinden Türkiye’deki Atatürkçü birikimin ve Kemalist hareketin geleceğe dönük değerlendirmesini yapmağa çalışmışlardır .

Atatürkçü Düşünce Derneği ,Prof.Dr.Muammer Aksoy gibi Türk toplumunun önde gelen Kemalist bir aydınının öncülüğünde kurulduğu gibi, gene Türk siyasal yaşamının yakından tanıdığı eski senatör Suphi Gürsoytrak gibi çalışkan ve özverili bir genel başkan sayesinde de ,Türkiye’nin en büyük demokratik kitle örgütü konumuna gelebilmiştir . Bu iki değerli insanın simgesel özellikleri ADD’nin bütün Atatürkçü çevreler tarafından benimsenmesini sağlamış ve kısa zamanda ADD tüm Atatürkçülerin sığınağı olabilmiştir .Kurulduğundan beş yıl sonra her türlü engel ve baskıya rağmen yüzlerce şubeye sahip olabilen ADD’nin hızlı gelişmesini ,Kemalist aydınların öldürülmesi de durduramamıştır . Soğuk savaş sonrasında Türkiye’yi Irak ve İran’a karşı kullanmak isteyen ABD ve İsrail ikilisinin, çeşitli provakasyonlarına rağmen , Türk devleti komşularıyla savaş noktasına gelmemiş ve bu doğrultudaki her türlü siyasal senaryoyu da geri çevirmesini bilmiştir . Nato üyesi olyması nedeniyle içeriden ve dışarıdan baskı altına alınan Türkiye Irak savaşına sürüklenmediği gibi İran savaşına karşı da mesafeli durdmasını bilebilmiştir . Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi , dünyanın merkezi coğrafyasına egemen olabilmek üzere Türkiye’yi komşularıyla kapıştırmağa çalışırken , Türkiye’nin tanınmış Atatürkçü bilim adamı ve yazarlarını dinci görünümlü terör örgütlerine hedef yapmış ve bu doğrultuda işlenen her faili meçhul cinayetten sonra dinci terör örgütleri üzerinden İran hedef gösterilerek bir Türkiye-İran savaşı kışkırtılmıştır .Küresel sermayenin güdümü altına giren medya üzerinden bu tür senaryolar kışkırtılmış ve her olaydan sonra da ABD-İsrail ikilisinin Orta Doğu’ya egemen olabilmesi için bölgenin bu iki devletinin birbirini yokedecek bir savaşa doğru kışkırtılması oyunu oynanmıştır . Muammer Aksoy,Uğur Mumcu,Bahriye Üçok,Turan Dursun ,Ahmet Taner Kışlalı ve Necip Hablemitoğlu gibi Atatürkçü bilim adamı ve yazarlar hep böylesine hegemonya planları ve savaş kışkırtmaları yüzünden faili meçhul saldırılara hedef olmuşlardır . Bir anlamda , cumhuriyet şehidi sayılabilecek bu aydınların hepsi ADD yönetici ve üyeleriydi .

Kuruluş ve gelişme yıllarında verilmiş olan şehitler ADD’nin yolunu kesmemiş aksine ülkede varolan Atatürkçü potansiyeli yeniden ayağa kaldırarak harekete geçirmiştir . Atatürkçü Düşünce Derneği her faili meçhul görünümlü saldırı olayından sonra , ülke düzeyindeki bütün şubeleriyle ayağa kalkarak Kemalist doğrultudaki varolma mücadelesini başarıyla sürdürerek bugünlere gelebilmiştir .Soğuk savaş sonrasında merkezi coğrafyanın bir çok yerinde birbiri ardı sıra sıcak savaşlar gündeme gelirken , emperyalizm böylesinebir sıcak savaşa Türkiye’yi sürüklemekte başarılı olamamış ama bölücü terörü hem dışarıdan hem de içeriden örgütleyerek Türk ulusuna karşı kullanmayı başarabilmiştir . Türkiye bu yüzden ülkenin doğu bölgesinde otuz binden fazla insanını yitirirken , ülke savunmasında direnen genç askerler ve polislerden de binlerce şehit vermiştir . Türk toplumunun bir parçası olan güneydoğuluları ayrı bir ulus ve devlet yaparak ,Türkiye Cumhuriyeti üniter devlet yapısını ortadan kaldırmak isteyen emperyalizm ülkede bir kardeş kavgası ve iç savaş çıkartabilmek amacıyla vargücüyle uğraşmış ama bu doğrultuda hiçbir sonuç alamamıştır . Atatürkçülük Türk ve Kürt milliyetçiliklerinin karşı karşıya gelmesini önlemiş , emperyalizme karşı verilen omuz omuza savaşın yaratmış olduğu dayanışma ve kardeşlik düzeni emperyal saldırılara rağmen bozulmayarak korunabilmiştir . Türkiye açısından böylesine bir olumlu sonucun alınmasında , Atatürkçü Düşünce Derneğinin önde gelen bir olumlu katkısının olduğu açıkca görülmektedir . Edirne’den Ardahan’a , İstanbul’dan Diyarbakır’a, İzmir’den Kars’a,Zonguldak’tan Hatay’a ve Samsun’dan Anrtalya’ya kadar Türkiye’nin beşyüz den fazla il ve ilçesinde örgütlü olarak çalışmalarını sürdürmekte olan Atatürkçü Düşünce Derneği ,bütün emperyalist ve işbirlikçi odakların hedefi haline gelmesine rağmen gene de dimdik ayakta kalabilmekte ve yoluna devam etmektedir . Soğuk savaş sonrasında sıcak savaşa zorlanan Türkiye Cumhuriyetinin iç ve dış savaş kışkırtmalarını önleyebilmesinde ,Aıtatürkçü Düşünce Derneğ’nin olumlu katkıları inkar edilmez bir biçimde ortaya çıkmıştır . Bu nedenle bazı güç merkezleri ADD’nin üzerine başka yollardan giderek ,intikam almağa ve bu örgütün çökertilmesi için bazı senaryoları devreye sokmağa çalışmaktadırlar . Türkiye’yi yıkamayanların intikam almak istedikleri kuruluşların başında ADD gelmektedir .ADD bugün , Türkiye’yi istedikleri çıkar düzenleri çerçevesinde bir yerlere çekemeyen ve sürükleyemeyen egemen güçlerin ve onların işbirlikçilerinin hedefi konumuna gelmiştir . Bu çerçevede ADD bu güçlere karşı bir varolma savaşımı vermek durumunda kalmaktadır .

ADD sahip olduğu örgütsel büyüklük ile Türkiye kamuoyunu her zaman için etkileyebilmiştir . Ayrıca , bazı konularda dış güçlerin baskılarına rağmen, ADD öne geçerek Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kamuoyu oluşturabilmiştir . Yirmi yılı geride bırakırken ve yeni bir çalışma dönemine girerken , Atatürkçü Düşünce Derneğinin kuruluşundan bu yana geçen yirmi yıllık çalışma dönemini bütünüyle değrlendirmesinde yarar vardır . ADD genel merkez yönetiminin örgüt şubeleri ve üye tabanı ile bütünleşerek gerçekleştireceği bir genel durum değerlendirmesiyle , ADD yeni bir yirmi yıllık döneme daha güçlü ve hazırlıklı olarak girebilecektir . Cumhuriyetin yüzüncü yılına yaklaşırken , Türk devletinin kurucu iradesini temsil eden Atatürk ve ilkelerinin hem koruyucusu hem de savunucusu olması gereken Atatürkçü Düşünce Derneği ,aynı zamanda Türkiye’nin de içine sürüklenmiş olduğu darboğazdan çıkışına yardımcı olmak ve katkı sağlamak durumundadır . Dünya değişirken Türkiye’nin emperyal çıkarlar doğrultusunda yanlış yönlere doğru dönüşüme zorlanmasına ilk karşı çıkması gereken kuruluş ADD olmalıdır .Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna ve kurucu iradeye olan bağlılığını günümüzde de sürdürebilmesi için üzerine düşen görevleri yerine getirebilmeli ,kurucu iradenin ortaya koymuş olduğu ulusal,üniter ,merkezi,laik ,sosyal ve demokratik hukuk devletinin bir bütün olarak geleceğe taşınabilmesinde Türk toplumuna öncülük yapabilmelidir . Önümüzdeki dönemde , Atatürkçü Düşünce Derneğini , Türkiye’yi değişim süreci içerisinde temsil edebilmek , değişim adına zorla dönüştürme programlarına karşı çıkabilmek ama Türkiye’nin gereksinmesi olan ve gerçek koşullara uygun düşebilecek ulusal plan ve programlar doğrultusunda kendi değişim ve yenilişme programlarını Kemalist bir doğrultuda gerçekleştirebilmek için , yeni bir mücadele dönemi beklemektedir . Tüm ADD şubeleri ve üyeleri ile genel merkez yönetiminin , böylesine ulusal bir göreve hazırlıklı olarak mücadelelerini sürdürmeleri gerektiği ortaya çıkmaktadır . ADD yirminci yılını tamamlarken geleceğe dönük olarak böylesine bir misyona şimdiden hazırlıklı olmak durumundadır . ADD’nin kurucu genel sekreteri olarak ,derneğimizin yirminci yılını kutluyor ve sonsuza kadar Türkiye Cumhuriyetinin varolabilmesi doğrultusundaki kutsal mücadelesinde başarılar diliyorum .

ABD VE İSRAİL'İN PLANLARI ÇERÇEVESİNDE: ORTADOĞU'DAKİ SON GELİŞMELER Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN (04 Şubat 2010)


ABD VE İSRAİL'İN PLANLARI ÇERÇEVESİNDE:
ORTADOĞU'DAKİ SON GELİŞMELER

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

(04 Şubat 2010)

"Amerikan Devleti İsrail baskısı ve Siyonist lobilerin komplolarından uzak kalmak üzere bir barışa öncelik vermektedir ama İsrail’in planı belli olduğu için gerçek bir barış hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir."

Irak Savaşı’ndan sonra dünya kamuoyu ABD’nin nasıl hareket edeceği konusunda tahminlerde bulunmaya çalıştı. Beklenen genel çizgi, Amerika’nın önce Suriye sonra İran’a karşı saldırıya geçmesiydi. Fakat özellikle dünya kamuoyunun, Avrupa ve Asya ülkelerinin İran konusunda hassasiyet göstermesi, İran’ın da Suriye konusunda herhangi bir saldırı olursa Suriye’yi koruyacağı tavrını ortaya koyması, bu doğrultuda İran Başkanı’nın Lübnan’ı ziyaret etmesi ve Lübnan’daki Şii varlığına sahip çıkması ile savaş sonrasında Irak’ta Şiilerin toplumsal olarak duruma hakim olmaları; gerçekte bir İsrail savaşı olan Irak Savaşı hakkında, giderek Arap dünyasında ve dünya kamuoyunda Ortadoğu’da Amerikan işgalinin arkasında yatan nedenin İsrail olması gerçeğinin ortaya çıkması karşısında Amerika’nın, bir süre bekleyip dünya kamuoyunun yaklaşımlarını izleyerek hareket etmeyi, İsrail’in Filistin ile olan meselesini öne almayı tercih ettiğini görüyoruz.

ABD bu süre içerisinde iki olayı gündeme almıştır. Birincisi; Türkiye’nin direnişini kırmak, bu konuda açıktan Amerikan yetkilileri Türk devletine kamuoyu önünde saldırmayı tercih etmişlerdir. Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak, Ortadoğu’da Türkiye’yi kendi yanlarına çekip, İsrail-ABD işbirliğinde Türkiye’yi de Arap ve İslam dünyasına yönelik özellikle askeri güç olarak kullanma planını Amerika’nın canlı tuttuğunu görüyoruz. İkincisi; buna paralel olarak da elli senedir kanayan bir yara, yarım yüzyıllık bir mesele olan Arap-İsrail meselesinin hallinin gündeme getirildiğini görüyoruz.

Bu çerçevede Amerika’nın devreye girmek istemesi, İsrail’in Ortadoğu hakimiyeti çerçevesinde Amerikan-İsrail lobisi ve Siyonist lobilerin baskısı nedeniyledir. ABD devleti kendi üzerindeki baskıları hafifletmek, dünya kamuoyunu tatmin etmek ve kanayan bir yarayı çözerek Arap ve İslam dünyasındaki tepkileri azaltmak üzere stratejik bir yaklaşım değişikliğine gittiğini, taktik olarak Filistin ve İsrail meselesinin çözümünü öne aldığını görüyoruz.

İsrail’in Ortadoğu planı az çok belli olmuştur: İsrail savaşa Amerikan ordusunun devam etmesini; Suriye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan gibi güçleri tasfiye etmesini istemektedir. Ayrıca İsrail’in Ortadoğu planında Filistin Devleti, Batı Şeria’da değil Ürdün’de kurulacaktır. Bu çerçevede İsrail’in artık kesinleşmiş olan bu planından vazgeçmesi söz konusu değildir. İsrail’in Ortadoğu’daki bu planı doğrultusunda, Siyonist lobiler Amerikan Devleti’ne baskı yaptığı sürece ABD, Ortadoğu’da askeri bir süreçle karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle ABD, devlet olarak İsrail’i kontrol altına almak ve lobilerini Amerikan Devleti üzerinde kullanmasını önlemek üzere bir erken Arap-İsrail barışını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Amerikan Devleti İsrail baskısı ve Siyonist lobilerin komplolarından uzak kalmak üzere bir barışa öncelik vermektedir ama İsrail’in planı belli olduğu için gerçek bir barış hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir. Plan bütün Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi, Ortadoğu’daki büyük güçlerin, büyük devletlerin tasfiyesi ve yerine küçük eyaletlerden oluşan bir bölgesel konfederasyonun kurulmasıdır. Son gelişmeleri bu çerçevede ele alıp değerlendirmek gerekir.

Irak'ta ABD Yönetimi
29 Nisan 2003


ABD Irak’taki askeri hareketten sonra burada kendi subaylarının hakim olduğu bir koloni yönetimiyle Irak’ı yönlendirmek istiyor ama bunun tutmayacağı daha işin başından belli oldu.

Özellikle Irak’ın güneyindeki Şii potansiyelin Necef’e akması ve Necef’te ciddi bir Şii potansiyelin çıkıp Amerikan işgaline “hayır” demesi, Saddam rejiminden sonra Amerikan işgalini de Şii potansiyelinin lanetlemesi, böyle bir yönetimi, Irak’ın nüfusunun %65’ini oluşturan Şiilerin kabul etmeyeceğini ortaya koymaktadır.

Ayrıca Kuzey Irak’taki gelişmelerde de ABD ile Kürtler arasındaki ilişkilerin belli bir noktada iniş çıkışlı seyrettiğini gördük. Amerikan desteğine güvenen Kürtlerin bağımsız bir devlet peşinde koştukları açıkça ortaya çıktı. Ama Türkiye, İran ve Suriye’nin böyle bir şeyi kabul etmeyeceği, Irak’ın diğer kesimlerinin de böyle bir şeye karşı çıkacağı belli olunca, bu noktada ABD geri adım atma ve Kürtlerin askeri güçlerine verdiği silahları geri alma noktasına geldi. Kürtler ile Amerikalıların da son aşamada yollarının ayrıldığını görüyoruz. İşte bu noktada Kürt desteğinin de Amerikalılardan uzaklaşması ABD’nin Irak’ta geleceğe yönelik bir askeri yönetim kurma konusunda zorlandığını ortaya koymaktadır.

Bunun ötesinde ayrıca askeri hareketin sarhoşluğu yavaş yavaş geçtikten sonra, Irak’ın tekrar Irak halkı tarafından yönetilmesi gerektiğini ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejimine karşı olan bütün kesimlerin eşit olarak katılacağı bir ortak platformun seçeceği yönetimle Irak’ın normal koşullara döndürülmesi, eğer Irak’ta demokrasi olacaksa bunun, emperyalist müdahale ile değil Irak halkının kendi içinde seçeceği bir yapılanma ile olacağı konusu gündeme geldi. Bu çerçevede Irak halkının da kendi kendini yönetme imkanını araştırdığını görüyoruz ki bu da ABD’nin geleceğe yönelik Irak’ta kalıcı bir askeri yönetim kuramayacağını kursa bile Irak halkı tarafından dışlanacağını göstermektedir.

Türkiye tabi Irak’taki gelişmeleri çok yakın izlemekte ve ona göre tavır almaya çalışmaktadır. Çünkü Irak belli bir noktada artık dünya konjonktürünün çekişme alanı haline gelmiş aşamadadır. Çünkü Irak’taki gelişmeleri hem Arap ve İslam birliği ile bölge ülkeleri hem de AB ile Asya ülkeleri çok yakından izlemekte ve dünyanın jeopolitik merkezinde yer alan bu gelişmelerin yaratacağı yansımalara karşı bütün bu kesimler kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek tedbir almaktadır.

Savaşın uzaması Suriye, İran ve Irak’ı işbirliğine götürebilir
02 Nisan 2003


Irak Operasyonunun ABD’nin beklentilerinin aksine uzaması ile Suriye ve İran, ABD için bir tehdit haline gelmiştir.

Irak savaşının 1’inci haftası dolduktan sonra ABD Savunma Bakanı’nın Suriye ve İran’ı tehdit etmesi yeni bir dönemin başlangıcı gibi görünmektedir. Bir haftalık süre zarfında Irak’ı ele geçiremeyen ABD ordusunun bu durumu nedeniyle savaşın uzun süreceği belli olmuştur. Savaşa başlarken “kısa bir savaş” olacağını söyleyen Amerikalar, bunu sağlayamayınca bu sefer İran ve Suriye’nin Irak’a yardım etme ihtimaline karşı açıkça tehdit içerisinde olmuşlardır.

ABD’nin genel tavrı sadece Irak’a değil bölgeye yönelik olduğu için, Irak’taki savaştan sonra sıranın kendisine geleceğini düşünen başta Suriye ve sonra İran; ABD ve İngiliz ordularını Irak’ta tutmak, savaşın daha uzun sürmesini ama sadece Irak sınırları içerisinde kalmasını sağlamak üzere Irak’a yardım edebilirler Amerikalılar bunu gördükleri içindir ki bu uyarıyı yapmışlardır.

Ayrıca her geçen gün savaşın Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasındaki savaşa dönüşmesi, bütün İslam ve Arap ülkelerinden binlerce gencin gönüllü asker olarak Irak’a gelip, Irak ordusu yanında savaşmaya yöneldiklerini gösteriyor. Bu gelişme de gelecekte Suriye, İran ve Irak üçgeninde bir işbirliğini pekiştirecektir. Bir haftalık süre içinde Irak’ı yenemeyen ABD ve İngiliz kuvvetleri, bölge ülkelerinin güç birliği karşısında daha da zorlanacaktır.

Türkiye’nin ABD’ye güvensizliği, 02 Nisan 2003

Türkiye’ye yeterince güvencenin verilmediği bu noktada hiçbir ekonomik yardım, Türkiye’yi başka ülkelerin emperyal çıkarları için bölgede savaşa sokamayacaktır.

Türkiye ile ABD arasında savaş süreci içerisinde ciddi ihtilaflar ortaya çıkmıştır. ABD’nin, Türkiye üzerindeki etkisini, savaş sürecine yönelik olarak kullandığı gerçeği anlaşıldıktan sonra Türk hükümeti ve devleti ABD’ye karşı ciddi bir güvensizlik içerisine girmiştir. Türkiye, savaş öncesi tezkere ile gündeme gelen süreçte, ABD’den üç garanti istemiştir: Irak’ta ülkenin bütünlüğünün korunması. Kürtlerle beraber Türkmenlere de eyalet olma hakkının tanınması. Kesinlikle bir bağımsız Kürdistan’ın kurulmaması.

Elli senedir Türkiye’nin dostu ve müttefiki olduğunu iddia eden ABD, Türkiye’nin yanı başında gerçekleşen ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini çok ağır bir şekilde tehdit eden Irak sorunu karşısında Türkiye’ye bu askeri güvenceleri vermekten çekinmiş ve bu nedenle de güvensizlik ortamı doğmuştur.

Belirli ekonomik yardımlarla Türkiye’yi oyalamayı ve savaş amaçlı yönlendirmeyi deneyen ABD, muz cumhuriyetlerine yaptığının aynısını yaparak Türkiye’yi 1 milyar dolar destek ile savaşa sokmak istemiştir. Türkiye’ye 1 milyar dolar önerirken Türkiye’nin bir vilayeti konumundaki İsrail’e 10 milyar doları hibe olarak verebilen ABD’nin, bu çifte standartlı tutumu karşısında, Türkiye’nin güvensizliği daha da büyümüştür. Türkiye’ye yeterince güvencenin verilmediği bu noktada hiçbir ekonomik yardım, Türkiye’yi başka ülkelerin emperyal çıkarları için bölgede savaşa sokamayacaktır.

Fethullah Gülen ve Yargının Hoşgörüsü 12 Mart 2003

Fethullah Gülen hakkındaki davanın 4616 sayılı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun'a göre kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verildi.

Kararı görmedim ama şunu belirtmek istiyorum: Genellikle daha önce aynı tür davalardan ceza almamış, yani ilk kez ceza alan kişilerle ilgili olarak, hukuk sisteminin bir hoşgörüsü anlamında erteleme kararı verilir ama aynı tür bir konu tekrar gündeme geldiğinde ertelenen ceza ile beraber her iki cezanın uygulaması zorunluluğu ortaya çıkar.

Şimdi Fethullah Gülen ile ilgili olarak daha önce de çeşitli konuların yargıya intikal ettiği kanaatindeyim. Bu noktada tekrar belirtiyorum; erteleme uygulaması için haklı bir neden olması, dava konusunun ilk defa olması gerekir, bu da yargının bir hoşgörüsüdür.

Ama aynı konu ikinci kez gündeme geliyorsa erteleme olamaz.

Yazılı Güvence Ulusal Güvenlik Gereğidir. 12 Mart 2003
ABD’nin, Türkiye’ye istediği garantileri yazılı olarak vermemesi durumunda, Türkiye de tezkere konusunda daha olumsuz bir şekilde davranmayı kendi ulusal güvenliği açısından doğru bulmaktadır.

Türkiye’nin ABD’den isteklerini yazılı protokole bağlı kılmak konusundaki çabası daha önce ki Körfez savaşından uğradığı zararların ödenmemesidir. Türkiye ile ABD stratejik ortak olmasına rağmen Türkiye’nin güvensizliği devam etmektedir. Dikkat ederseniz, bugünkü İktidar Partisi Genel Başkanı da, TC yetkilileri de açıkça şunu söylediler; Türkiye, Irak’ın kuzeyinde bir bağımsız devlet kurulmasından son derece rahatsız. Türkiye, ABD ile beraber ortak hareket ederken ve tezkerenin ikinci kez gündeme gelmesi noktasında Türkiye’nin ilk gündeme geldiğinden farklı hareket edebilmesi için mutlaka yazılı güvence talep edilmektedir.

Türkiye’nin talep ettikleri; Kuzey Irak’ın, Irak’ın bütünlüğü içinde kalması yani Irak’ın bütünlüğünün kesinlikle bozulmaması ve Kuzey Irak’ta ki yapılanma ile beraber Irak’ın devlet yapılanması eğer federasyona dönüşecekse mutlaka Türkmenlere de aynı hakkın tanınmasıdır. Dolayısıyla Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti gündeme gelecekse aynı hakkın Türkmenlere de tanınması konusunda Türkiye ısrarlı olmakta ve bu doğrultuda da yazılı güvence istemektedir. ABD’nin, Türkiye’ye istediği garantileri yazılı olarak vermemesi durumunda, Türkiye de tezkere konusunda daha olumsuz bir şekilde davranmayı kendi ulusal güvenliği açısından doğru bulmaktadır.

ABD ve Kürt Gruplar 05 Mart 2003
Sovyetler Birliği yıkılana kadar Irak ülke bütünlüğüne sahip diğer dünya ülkelerinden farkı olmayan bir yapıya sahipti. Ama Sovyetler Birliği’nin dağılması ile beraber ABD, bir Kuveyt provokasyonu ile Irak’ı savaşa sürükledikten sonra, 1. Körfez Savaşı içerisinde Irak’ın güneyini ve kuzeyini Bağdat’a yasak bölge olarak ilan etti.

Bir anlamda fiilen Irak’ı üçe bölmüş oldu. Bu otorite boşluğu çerçevesinde yaklaşık 10 senedir Kuzey Irak’ta yeni bir devlet yapılanması ABD’nin koruyucu şemsiyesi altında beslendi. Bölgede 4 ülkeye dağılmış olan Kürtler; Suriye, İran ve Türkiye’de bağımsız siyasi bir yapılanmaya gidemezken Irak’ta ABD’nin yarattığı fiili durum nedeniyle Kürt gruplar bağımsız bir devlet yapılanmasını fiilen ortaya çıkardılar.

Bu noktada ABD, NATO bağlantısı içerisinde olduğu Türkiye’yi bir anlamda kullandı. Türk makamları da NATO ittifakı nedeniyle ABD’nin bu harekatına karşı belirli bir hoşgörü içerisinde davrandılar. Türkiye’nin ABD’ye karşı anlayışlı ve hoşgörülü davranmasını, ABD’nin, geleceğe yönelik emperyal planlar çerçevesinde bu bölgede yeniden yapılanmaya doğru giderken, kendi çıkarları açısından kullandığını gördük. Bugün bir anlamda Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü tehdit etmekte olan müstakbel Kürdistan Devleti’ni ABD, Türkiye’deki demokrasiden, demokratik rejimin imkanlarından yararlanarak ve AB sürecini kullanarak bugünkü noktaya getirdi.

Kuzey Irak’ta, Barzani ve Talabani öncülüğünde gruplaşmalar ve diğer Kürt aşiretler yavaş yavaş belirli bir devlet çatısı altında bir araya gelmeye başladılar. Kürdistan devleti fiilen kuruldu. Sıra hukuken tanınmasına geldi. Bu noktada ABD’nin, ikinci bir Irak savaşını gündeme getirerek, savaş sonrası bölgedeki barış düzeni içerisinde Kürdistan’a da bir devlet olarak yer vermeye hazırlandığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti bu noktada iyi niyetinden dolayı kaybeden taraf konumuna sürüklenmiştir. Kuzey Irak’ta, ABD ve İsrail’in güdümündeki bu yapılanmalara karşı, Türkiye ezici ve baskı uygulayıcı bir uygulamayı gündeme getirseydi bugünkü durum ortaya çıkmayabilirdi.

Şimdi, ABD’nin gerçek niyetlerinin ortaya çıkmasından sonra, Türkiye kendisi için bir anlamda bölücü tehdit olarak ortaya çıkacak olan Kürdistan’ın hukuken tanınmasına yol açacak olan savaş sürecine karşı mesafeli davranmaktadır. Türkiye 10 yıllık bir uygulamanın kendi aleyhine olduğunu gördükten sonra artık ABD’nin Kürt grupları ayrı bir devlet haline dönüştürmesi sürecine alet olmak istememektedir. Türkiye yoğun bir Amerikan ve İsrail lobisi baskısı altında kaldığından dolayı ABD’nin asker getirmesi ile ilgili tezkere, son aşamada TBMM’de reddedilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti BM’ye üye bir anayasal devlet olarak, kendi hükümeti ve parlamentosunun, kendi anayasası çerçevesinde çalışmasını sağlamakla yükümlüdür. TBMM son aldığı kararla Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarlarını dikkate alarak, ülkeyi ve bölgeyi 3. dünya savaşı macerasına sürükleyecek bir olaya Türkiye’nin alet olmasını önlemek istemiştir. Ama Amerikan askerinin Türkiye’den geçmesinin engellenmesinden sonra, Kuzey Irak’taki Kürt grupların Türk bayrağı yakarak Türkiye’ye karşı olumsuz bir yaklaşım sergilemeleri maalesef geleceğe yönelik bir gerginlik ortamını tırmandırmaktadır.

Türkiye şimdiye kadar ABD ve İsrail’e, Kuzey Irak’taki Kürt gruplara ve Irak’a elinden geldiğince anlayışlı davranmıştır. Her devletin ve Kürt grupların çıkarları doğrultusunda Türkiye, uluslararası hukukta üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeye çalışmıştır. Fakat bölgede yeni bir siyasi yapılanmada Irak’ın yıkılması bölge dengelerini bozacağı için; Kürdistan’ın hukuken tanınması İran, Irak, Türkiye ve Suriye’yi tehdit edeceği için; Türkiye Kuzey Irak’taki Kürt gruplara eskisi kadar tolerans gösterememektedir. Çünkü artık tolerans dönemi bitmiş yeni bir siyasi yapılanma, mevcut siyasal yapıları zorlama noktasına gelmiştir.

Tam bu aşamada Amerikan askerinin devreye girerek, bölge ülkelerinin emperyal saldırılara karşı ve bölücü tehditlerine karşı kendini koruma, savunma mekanizmasını kullanmalarına şans bırakmak istememektedir. Bir anlamda Amerika, İsrail ve destekçileri İngiltere elleri ile besledikleri Kürdistan’ı bölge ülkelerini parçalamak üzere gündeme getirmek istemektedirler. Türkiye şimdiye kadar anlayış ve hoşgörü gösterdiği, yardım ettiği ve bir anlamda çevre ve bölge ülkelerinden gelen tehditlere karşı koruduğu, Kuzey Irak’taki Kürt gruplardan bu aşamada maalesef olumsuz bir tutum görmektedir. Kürt grupları; Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü tehdit eder bir şekilde, Türk askerini, Türk Ordusu’nu düşman askeri şeklinde tanımlayarak, Türkiye’ye yönelik gerçekten beklenmeyecek olumsuz bir yaklaşım içerisinde hareket etmektedir.

Bu çerçevede artık Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt gruplara karşı eski toleransı göstermesi ve geçmişte göründüğü gibi yardımcı olması beklenemez. Türkiye bir ulus devlet olarak kendi anayasal yapısı çerçevesinde kendi güvenliğini öncelikli düşünmek zorundadır. Devlet olmanın asgari yükümlülüklerini, TC devletinin sorumlu makamları yerine getirmek durumundadırlar. Bu çerçevede ABD, İsrail, İngiltere ve Kuzey Irak’taki Kürt grupları ile Türkiye’nin yolları ayrılmaktadır. Yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Yeni durumda Kürt grupları Türkiye’ye düşmanlığı seçerlerken, Türkiye de bu çerçevede kendi haklarını korumak üzere yeni politikaları gündeme getirecektir.

Komutanlar Irak sınırına gitti. 18 Şubat 2003
Irak bizim dışımızda bir devlettir. ABD bizim dışımızda bir devlettir. İki devlet arasında bizim dışımızda ortaya çıkan bir süreçte, Türkiye, bölge ülkesi ve Irak’ın komşusu olarak muhtemel gelişmelerden zarar görmemek için güneydoğuda ve bölgede gereken önlemleri tabi ki alacaktır.

Unutmayın Türkiye, bir Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuş olan bir ülkedir. Yani ülke kurulması ve savunmasının ne demek ne anlama geldiğini bilen bir ülkedir. Unutmayın 2. Dünya Savaşı’nda bütün dünya savaşırken Türkiye, bu savaşa girmeyecek derecede gerçekleri gören ve kendisini gerekirse sadece askeri alanda değil ama diplomatik alanda da korumasını bilen bir ülkedir.

Türkiye bu bilgi birikimine, tecrübelere ve deneyim birikimine sahip bir ülke olarak tabi ki muhtemel gelişmelerden kendini koruyacaktır. Türkiye’nin bu bölgede ayakta kalabilmesi, varlığını koruyabilmesi, bölgede barışın ve istikrarın geleceği açısından çok önemli bir güvencedir. Türkiye, bu bölgede uluslar arası hukuka uygun bir ülke olarak ve çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak varlığını koruduğu sürece, bölgedeki istikrarın korunmasında üzerine düşen görevi yaptığı noktada; Türkiye, hem bölge barışına hem dünya barışına hizmet edecektir.

Unutmayalım bu bölgede güçlü bir Türkiye, ayakta kalan bir Türkiye, bütün dünyayı yok edebilecek muhtemel bir 3. Dünya Savaşı tehlikesine karşı da en büyük güvence görevini yerine getirecektir. Bu nedenle ve bu aşamada, saflaşan devletlere ve çekişen taraflara şunu hatırlatmak istiyorum: Türkiye’nin bölgede bir barış ve umut ışığı, geleceğe yönelik bir güvence olarak ayakta kalması noktasında Türkiye’ye yardımcı olmaları gerekir.

Türkiye gereken önlemleri alacaktır. 18 Şubat 2003
Irak bizim dışımızda bir devlettir. ABD bizim dışımızda bir devlettir. İki devlet arasında bizim dışımızda ortaya çıkan bir süreçte, Türkiye, bölge ülkesi ve Irak’ın komşusu olarak muhtemel gelişmelerden zarar görmemek için güneydoğuda ve bölgede gereken önlemleri tabi ki alacaktır.

Unutmayın Türkiye, bir Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuş olan bir ülkedir. Yani ülke kurulması ve savunmasının ne demek ne anlama geldiğini bilen bir ülkedir. Unutmayın 2. Dünya Savaşı’nda bütün dünya savaşırken Türkiye, bu savaşa girmeyecek derecede gerçekleri gören ve kendisini gerekirse sadece askeri alanda değil ama diplomatik alanda da korumasını bilen bir ülkedir.

Türkiye bu bilgi birikimine, tecrübelere ve deneyim birikimine sahip bir ülke olarak tabi ki muhtemel gelişmelerden kendini koruyacaktır. Türkiye’nin bu bölgede ayakta kalabilmesi, varlığını koruyabilmesi, bölgede barışın ve istikrarın geleceği açısından çok önemli bir güvencedir. Türkiye, bu bölgede uluslar arası hukuka uygun bir ülke olarak ve çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak varlığını koruduğu sürece, bölgedeki istikrarın korunmasında üzerine düşen görevi yaptığı noktada; Türkiye, hem bölge barışına hem dünya barışına hizmet edecektir.

Unutmayalım bu bölgede güçlü bir Türkiye, ayakta kalan bir Türkiye, bütün dünyayı yok edebilecek muhtemel bir 3. Dünya Savaşı tehlikesine karşı da en büyük güvence görevini yerine getirecektir. Bu nedenle ve bu aşamada, saflaşan devletlere ve çekişen taraflara şunu hatırlatmak istiyorum: Türkiye’nin bölgede bir barış ve umut ışığı, geleceğe yönelik bir güvence olarak ayakta kalması noktasında Türkiye’ye yardımcı olmaları gerekir.

Kuzey Irak Kürt grupları 18 Şubat 2003
Anna Lindh ve Irak’taki gelişmeler 05 Şubat 2003

İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh’in Türkiye’ye gelip “Irak’ta bir Kürt Devleti görmek istemiyoruz.” demesi bence yeni bir tutum. Çünkü İsveç bu konuda şimdiye kadar ikili bir yaklaşım sergiledi. Zaman zaman Türkiye’den yana oldu, zaman zaman bölücü örgütün temsilcilerini misafir etti. Bölücü örgütün bazı çalışmalarına katkıda bulundu, yardımcı oldu. Ve bu çerçevede Avrupa’daki Türkiye aleyhtarı birtakım girişimlerde de İsveç’in yer aldığını görüyoruz.

Aslında İsveç AB süreci içerisinde Kopenhag Kriterleri ile gündeme gelen bir çizgide kültürel haklar ve alt kimlikler çerçevesinde biraz daha Türkiye’ye yakın olmalı, Türkiye’yi anlamalıydı. Çünkü benzeri bir sorun İsveç’te de vardır. İsveç’in kuzeyinde yer alan Laponya Bölgesi’nde de Laponlar aynen Türkiye’nin güneydoğusu ve Irak’ın kuzeyi gibi kendi kültürel haklarını talep etmekteler ve gelecekte bağımsız bir devlete yönelen bir süreci Kopenhag Kriterleri çerçevesinde istemektedirler.

Türkiye ile benzeri bir soruna sahip olan İsveç’in Türkiye’yi daha yakından anlaması ve Türkiye ile yakın işbirliğine girmesi gerekirdi. Çünkü Türkiye’nin özellikle Merkezi Avrupa Ülkeleriyle olan çekişmesinde Kuzey ülkelerinin arabuluculuk yapması ve Türkiye ile Avrupa arasındaki birlik sürecinde, Türkiye’nin tam üyeliğe kazanılmasında daha aktif bir tutum izlemeleri gerekirdi.

İsveç bunu yapmadı ama şimdi savaş öncesi dönemde İsveç Dışişleri Bakanı Türkiye’ye gelip böyle bir tavır sergileyerek Türkiye’nin gönlünü almak ve kazanmak istiyor. Ben bunu da savaş öncesi dönemin koşullarına bağlıyorum. Çünkü savaş giderek Türkiye’yi Amerika’nın etkisi altına sokmakta ve Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırmaktadır. Bir Avrupa ülkesi olarak İsveç Dışişleri Bakanı Türkiye’nin Amerika’nın etkisinde savaşa yönelmesini ve bu bölgede Amerika ile yakınlaşmasını engellemek üzere daha anlayışlı bir yaklaşımı, bir Avrupa ülkesini temsilen ifade etmeye çalıştığını görüyoruz.

Lindh’in son konuşmasındaki Kıbrıs’la ilgili açıklamasını da ben bir anlamda gene Türkiye-İsveç ve Avrupa ile ilişkiler açısından yanlış buluyorum. Çünkü Türkiye’nin 1974 Barış Harekatı öncesi döneme geri dönmesini, Türkiye’nin tüm kazanımlarının kaybedilmesini gündeme getiren Annan Planı konusunda, Avrupa’nın ve özellikle İsveç’in, bu savaş dönemecinde Türkiye köşeye sıkıştırılırken, Türkiye’ye karşı daha anlayışlı davranması gerekirken, İsveç’in ısrarcı olmasının ben iyi niyetli bir yaklaşım olmadığını görüyorum ki Bayan Lindh bu konuda da hatalı davranmış ve Türkiye’yi anlamayan bir politikada ısrarlı olduklarını ortaya koymuştur.

Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti kurulması ihtimalini ve bunun Irak’ın toprak bütünlüğüne etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konuda benim araştırmalarım var. Başından beri Türkiye modeli ile Irak modelinin paralel modeller olduğunu çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra bu devlet modellerinin ortaya çıktığını vurguladım. Eğer Irak’ta devlet modeli değişirse bu Türkiye’yi etkiler, Türkiye’de devlet modeli değişirse Irak’ı etkiler. Irak’ın kendi içinde eyaletlere bölünmesi üçlü bir yapıda federasyonu yönelmesi, federasyon uygulamasını bölgeye getireceği için Türkiye’nin de üniter devlet yapısını tehdit edecek, Türkiye’yi de federasyon modeline doğru sürükleyecektir ki bu Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı sonrasında ortaya çıkan Lozan’dan gelen ulusal ve üniter devlet yapısının reddi anlamına gelecektir. Bu çerçevede Türkiye’nin kendisini etkileyebilecek her hangi bir siyasi yapı değişikliğinin Irak’ta meydana gelmesine karşı mesafeli kalarak kendi yapısını koruması ulusal çıkarlarının gereğidir.

ABD’NİN 51. EYALETİ KOSOVA & Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


ABD’NİN 51. EYALETİ KOSOVA
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

(01 Eylül 2009)
Sovyetler Birliğini dağıttıktan sonra küresel bir imparatorluk kurma peşinde koşan Amerika Birleşik Devletleri, yeryüzünde kendisine bağlı ikiyüz askeri üs de bir milyon kişiyi aşkın büyük ordu kullanırken, yeni ortaya çıkan durumları değerlendirerek yayılmaya ve genişlemeye devam etmektedir. Bu hegemonya girişiminin en son örneklerinden birisi olarak bağımsız Kosova cumhuriyeti gündeme gelmektedir. Bir devlet bağımsızlığına kavuşurken, başka bir emperyal gücün denetimi altına girmektedir. Kosova’nın Amerika tarafından bağımsız devlet olarak tanınmasıyla, yıllarca Sırpların baskı ve zulmü altında yaşamış olan Kosovalı Arnavutlar Amerikan bayraklarıyla ve bu bayrağa benzer bir biçimde yapılmış olan Kosova Cumhuriyeti bayraklarıyla bağımsızlıklarını kutlamışlardır. Böylece Kosova insanlık tarihine, bir başka devletin bayrağı altında bağımsızlığına kavuşmuş olan ilk devlet olarak geçmiştir. Kosovalılar Sırplardan kurtulmanın heyecanı içinde ABD bayraklarıyla sokaklara dökülmüş, bazı bilinçli Arnavutlar ise ABD bayrağına karşılık olarak Arnavutluk bayrağı ile hareket ederek gelecekte Büyük Arnavutluğun kurulabilmesi için Arnavutluk bayrağını ABD bayrağına tercih etmişlerdir . Kosova’nın bağımsızlık ilanı ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda gündeme geldiği için ciddi bir karışıklık yaratmış ve ortada bayraklar dolaşmıştır. Bu arada, Avrupa Birliği de geride kalmamış ve kendine bağlı olan Kosovalılara Avrupa Birliği bayraklarını taşıtarak bu küçük ülkeyi bütünüyle Amerika Birleşik Devletlerine teslim etmek istememiştir. Böylece, Kosova bağımsızlaşırken, bayraklar çarpışması sonucunda Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Arnavutluk Cumhuriyetinin hegemonya çekişmesine sahne olmuştur . Bu çekişme günümüzde giderek artmakta ve tırmanan gerginlik Kosova’yı belirsiz bir geleceğe doğru sürüklerken, Balkanlar’da yeni çatışma ihtimalini Kosova üzerinden öne çıkarmaktadır.

Dağılan Yugoslavya Federasyonundan miras kalan bir sorun olarak Kosova bölgesinin geleceği bütün Balkan ülkeleri gibi belirsiz görünmektedir, çünkü dünyanın nereye gideceği ve bu doğrultuda Avrupa kıtasının nasıl şekilleneceği daha kesinleşmemiştir. Bu nedenle, dünyanın en önde gelen jeopolitik çekişme alanlarından birisi olan Balkanlar’da gene tarihte olduğu gibi yeni bir dönem siyasal hegemonya yarışı öne çıkmıştır. Ondördüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar Osmanlı İmparatorluğunun hegemonyası altında yaşayan Balkanlar’da Fransız devrimi sonrasında başlatılan ulusçuluk akımları, Balkanizasyon denilen dağılma ve parçalanma sürecini ortaya çıkarmış ve bunun sonucunda Osmanlı Balkanları paramparça olmuştur. Osmanlının geri çekilmesinden sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kısa süren bir yönetim ile bölgeye egemen olmak istemiş ama Birinci Dünya Savaşı ile beraber Balkan bölgesi kan gölüne dönüşmüştür. Sovyet Devrimi üzerine Balkanlar’da sosyalizmin bir rejim olarak yayılması gündeme gelmiş ve daha sonra da Yugoslavya Federasoynu adı altında oluşturulan bölge devletinin çatısı altında küçük Balkan ulusçukları bir araya gelebilmişlerdir. Her etnik gruba kendi devletini kurma şansı bu aşamada tanınırken, sayıca fazla olan Arnavutlar ikiye bölünmüş, güney Arnavutları bağımsız bir devlet olarak kabül edilirken, kuzey Arnavutları yaşadıkları bölge olan Kosova‘nın adı ile bir özerk yönetim altında Yugoslavya Federasyonu içerisinde yer almışlardır. Tarihten gelen geleneksel Sırp-Arnavut çatışması sosyalist düzen içinde de devam etmiştir. Arnavutluğa karşı düşmanca politikalar izleyen Sırp egemenliğindeki Yugoslavya Federasyonu, kendi içinde yaşayan Kosova Arnavutlarına karşı da baskı ve zulüm uygulamış, Kosova’ya eyalet olma hakkı tanımadığı gibi özerk bölge statüsünü de ihmal ederek Arnavut ve müslümanlara karşı baskı uygulamaya devam etmiştir . Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine birliğini koruyamayan Yugoslavya Federasyonu da parçalanmış ve yeni kuşak bir Balkanizasyon olgusu ile bu bölge karşyı karşıya kalmıştır. İlk kuşak Balkanizasyon Osmanlı İmparatorluğunu dağıtırken, ikinci kuşak Balkanizasyon da sosyalist rejimin ürünü olan Yugoslavya devletini ortadan kaldırmıştır. Bu aşamadan sonra Balkanlar’da yeniden güç mücadelesi başlamış ve Rusya geri çekilirken, Almanya-Fransa hegemonyası altındaki Avrupa Birliği bu bölgeye girmeğe başlamıştır. Küçük Hıristiyan devletleri öncelikle içine almağa çalışan Avrupa Birliği Slovenya ile Hırvatistan’ı hemen tam üye yapmış ve geri kalan ülkeleri ise müslüman ve problemli oldukları için zamana bırakmıştır.

Avrupa Birliği Sovyetler Birliğinin geri çekildiği alanlarda doğuya doğru yayılırken, Balkanlardaki sorunlu ülkeler üzerinde Amerika Birleşik Devletleri öne geçerek egemenlik kurmağa başlamıştır. Orta Doğu’da kendisinin merkezinde olduğu bir bölgesel düzen kurma peşindeki İsrail ile beraber Amerika Birleşik Devletleri, dünya jeopolitiğinin merkezi bölgesi olan Balkanları, Avrupa Birliğine kaptırmamak üzere küresel Balkanlar projesini uygulamağa başlamıştır. Bu proje, bölgede ABD ve İsrail ikilisinin hegemonyasını artırmak üzere üçüncü kuşak bir Balkanizasyonu Balkan ülkelerine zorla dayatmaktadır. Birinci Kuşak Balkanizasyon Osmanlı İmparatorluğunu, ikinci kuşak Balkanizasyon Yugoslavya Federasyonunu ortadan kaldırırken üçüncü kuşak Balkanizasyon ile ABD ve İsrail ikilisi kendi hegemonyalarında küresel Balkanlar projesini uygulama alanına aktarmaktadır . Bu doğrultuda Kosova’nın bağımsızlığı ile Sırbistan parçalanmıştır. Şimdi Girit ve Batı Trakya ile Ege Adalarının ayrı ayrı devletleri dönüşeceği bir aşamada Yunanistan’ın dağılmması gündeme gelmektedir. Bunun içinde, Selanik’in başkent olacağı bir Büyük Makedonya oluşturulmasına çalışılmaktadır. Selanik ile beraber güney Makedonya Yunanistan’dan kopacağı için , Batı Trakya Da bu ülkeden koparak Doğu Trakya ile birleşebilecektir. Kıbrıs üzerinde etkisini iyice artıran İsrail ise, Fransa ile beraber bir Akdeniz Birliği oluşturmağa yöneldiği bu aşamada Girit ve Ege adalarının yeni bağımsız küçük devletçikler olmasına önem vermektedir. Böylece üçüncü kuşak Balkanizasyon’da Sırbistan’dan sonra Yunanistan’ın da dağılması gündeme gelmekte ,eski Osmanlı ülkesi olan Yunanistan Avrupa Birliği çatısı altında birlik ve bütünlüğünü korumağa çaba gösterirken ,ABD ve İsrail ikilisinin küresel Balkanlar ve Akdeniz Birliği projeleri doğrultusunda Yeni Bizans’a soyunan Yunanistanın dağılması öne çıkmaktadır . Bu süreçte ABD açısından Makedonya yeni Balkan düzeninin merkez ülkesi konumuna getirilmektedir . Selanik’in başkent olacağı bir Büyük Makedonya ABD ve İsrail destekli yaratıldığı aşamada , Balkan Yahudiliğinin de merkezi olacak, İsrail’i tehlikeli bularak kutsal topraklara gitmeyen Amerikan Yahudileri için Büyük Makedonya yeni bir merkez ülke olarak öne çıkacaktır. İleride İsrail projesinden vazgeçilirse, o zaman Yahudilerin yeniden Avrupa kıtasına dönüşleri Büyük Makedonya devleti çatısı altında daha kolay olabilecektir. ABD ve İsrail ikilisinin bu küresel Balkanlar projesi, Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu,A lmanya, İngiltere ve Vatikan gibi büyük güç merkezlerinin hegemonya planlarına ters düştüğü için gerçekleşmesi çok zor görünmekte ama ABD’nin askeri gücü ile İsrail’in ekonomik ve teknik güçleri sayesinde yavaş yavaş uygulama alanına aktarılmaktadır.

Amerikan bayraklarıyla Kosova’nın bağımsızlığının gerçekleştirildiği günün ertesinde, ABD’den gelen bir büyük uçak içerisindeki yüz Amerikan tekelci şirketinin temsilcileri Kosova’nın başkenti olan Priştina’ya inerek yerleşmişlerdir. Artık bu aşamadan sonra Kosova ABD’nin, Alaska ve Hawai’den sonra üçüncü denizaşırı eyaleti konumuna getirilmiştir. Avrupa Birliğinin kuralları ve direktifleri yüzünden avrupa ülkelerinde istedikleri gibi yerleşemeyen Amerikan tekelleri Kosova’yı yeni Avrupa merkezi ilan ederek bu küçük eyalette temsilcilkler açarak yerleşmişlerdir. Priştina’nın tam ortasında, Amerikan özgürlük heykelinin duvarlarına kazındığı Zafer otelinden küresel ekonominin patronları bütün dünyaya yönelik ekonomik girişimlerini yürütmeğe başlamışlar ve böylece Sırplar’dan kurtularak bağımsız olduğunu düşenen Kosovalılar bu kez de Amerikalı patronların kucağına oturtulmuşlardır. Son derece jeopolitik öneme sahip bulunan bu küçük ülke ABD hegemonyasının Balkan merkezi konumuna sürüklenirken, Amerika hiç bir ülkeye yapamadığı askeri çıkartmayı Kosova topraklarına yapmıştır. Ülkenin kuzeydoğu bölgesinde Sırp sınırına yakın bir yerde Giylani kenti yakınlarında ABD’nin on bin kişilik bir askeri üs kurarak, ciddi anlamda bir silah depolaması yaptığı artık gizlenemiyecek derecede basına ve kamuoyuna yansımıştır. Rusya,Almanya ya da Avrupa Birliği ile gelecekte meydana gelebilecek bir çekişme ya da çatışmanın savaşa dönüşmesi noktasında, ABD’nin Kosova üzerinden bütün Balkanlara yayılarak bu jeopolitik yarımadayı bütünüyle kendi kontrolu altına almağa çalıştığı görülmektedir .Böylesine bir hedef doğrultusunda Kosovo’daki Giylani üssünün nükleer silahlarla da desteklendiği söylenmektedir. Eğer bunlar doğru ise ABD’nin bir üçüncü dünya savaşına Balkan cephesi üzerinden hazırlandığı ve bu amaçla da Kosova’yı bir askeri merkez olarak seçtiği anlaşılmaktadır. Diğer devletlerin Birleşmiş Milletler üyeliği statüsünden ve uluslararası hukuktan gelen haklarını dikkate alan ABD, Kosova’yı yepyeni bir ülke olarak daha rahat askeri amaçlar için kullanabileceğini düşünmektedir. Avrupa Birliğine giren ülkelerde rahat hareket edemeyecek bir Amerikan emperyalizmi, silahlı orduları ve tekelci şirketleriyle beraber bütünüyle Kosova’da yerleşerek geleceğe dönük mevzi kaparak üçüncü dünya savaşı sürecinde şimdiden öne geçmektedir. Bu çerçevede , Kosova’nın görünüşteki bağımsızlığının aldatıcı olduğu ve aslında bu küçük ülkenin yeni bir ABD denizaşırı eyaletine dönüştürüldüğü görülmektedir. Kosova bayrağında yer alan altı yıldızın ABD bayrağındaki eyalet yıldızlarına benzetilmeğe çalışılması bile bu durumun açık bir göstergesidir .Kosovalılar şimdiden küçük bir Amerika olmağa razıdırlar ve ABD’nin yönlendirmesinde bu küçük devletçik geleceğe dönük bir küresel Balkanlar oluşumunun tam ortasındadır.

Onikibin kilometrekarelik bir alana yayılan bu küçük ülkede iki milyonu aşkın bir nüfus yaşamaktadır. İki milyona yakın bir nüfus Arnavut asıllı olmasına rağmen, nüfusun onda biri kadar ikiyüz binlik bir Türk nüfus da Osmanlı döneminden kalma bu küçük ülkede yaşamını sürdürmeğe çaba göstermektedir. Yugoslavya döneminden kalma yüz bini aşkın Sırp nüfus ise Kosova’yı yavaş yavaş terk ederek kendi ülkelerine dönmektedirler . Böylece bütünüyle Müslüman Türkler ve Arnavutlardan oluşan bir nüfus yapısıyla ortaya çıkan Kosova’ya gelecekte Amerika’dan göç edecek ciddi bir Hıristiyan nüfus söz konusudur. Yahudiler Makedonya merkezli olarak Balkanlara yeniden dönerken, ABD’de Kosova’nın zaman içerisinde Hıristiyanlaşmasına hoşgörülü bakabilecektir. Ayrıca Balkan Müslümanlarının Vatikan’ın güdümündeki Avrupa Hıristiyanlığına karşı kullanılmasında da Kosova’nın müslüman halkının Arnavutluk ve Bosna ile beraber bir bütünlük içerisinde ele alınmaları mümkün görünmektedir. Makedonya’nın bir Yahudi devletine dönüştürülmesi sırasında, Hıristiyan Avrupa ve Vatikan’dan gelebilecek tepkilere karşı , Kosovalı Arnavutların Arnavutluk ile beraber bir İslam dayanışması içerisinde hareket etmeleri söz konusu olabilecektir. Avrupa Birliğinin bir askeri saldırı ile Balkanlara müdahale etmeğe hazırlanması sürecinde ABD ve İsrail, Kosova’nın Arnavutluk ile birleşmesine yeşil ışık yakabilir ve bu süreci destekleyerek, Hıristiyan Avrupa’ya karşı yeni Yahudi ülkesi olacak Makedonya’yı güvence içine alacak on milyonluk Müslüman bir büyük Arnavutluk’u Avrupa’nın Hıristiyan yapılanmasının önüne dikebilirler. Selanik ile beraber güney Makedonya’nın Yunanistan’dan kopma süreci içerisinde, Makedonya Bulgaristan ve Sırbistan’a doğru büyütülürken, bu ülkenin batısında yaşamakta olan bir milyonluk Arnavut asıllı nüfusun da Büyük Arnavutluk devletinin sınırları içerisinde yer almaları sağlanabilir. Böylece bugün üçe bölünmüş olan Arnavutluk dünyasının on milyonluk büyük Arnavutluk çatısı altında birleşmeleri sağlanabilir. Yahudilerin Makedonya üzerinden Avrupa’ya dönüş sürecinde Avrupa ülkelerinden ya da Rusya’dan gelebilecek saldırı ve müdahalelere karşı on milyonluk Büyük Arnavutluk devleti yeni Yahudi devleti olacak Makedonya için bir koruyucu İslam sınırı oluşturacaktır . Böylece Avrupa’da yeniden eski Endülüs ve Osmanlı imparatorlukları dönemlerinde olduğu gibi üç büyük din beraberce yaşayabilecektir. ABD ve İsrail ikilisinin, Vatikan merkezli Hıristiyan Avrupa projesine karşı geliştirdikleri küresel Balkanlar projesinde, Yahudiler tek başına ortaya çıkamadıkları için Müslümanları da Vatikan ve Avrupa Hıristiyan yapılanmasına karşı kendi yanlarında taşımaktadırlar. Büyük Arnavutluk Projesi bu nedenle ABD ve İsrail desteği ile Avrupa Birliğinin Balkan hegemonyasını önleme planlarından birisi olarak öne çıkmaktadır. ABD ve İsrail ikilisi bu doğrultuda, Balkan Müslümanlarını bütünüyle kucaklamağa ve kendi projelerinde kullanmağa çalışmaktadırlar.

Balkan Müslümanlarının ABD ve İsrail ikilisinin küresel Balkanlar projesinde kullanılmasının bir başka yolu olarak da, eski Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyetinin Yeni Osmanlı Projesine yönlendirilmesidir. Bu doğrultuda Türkiye’de bir ılımlı İslam akımı oluşturulmakta ve tıpkı Osmanlı imparatorluğu döneminde olduğu gibi Balkanlarda Türkiye Avrupa Birliğine karşı kullanılmağa çalışılmaktadır. Avrupa Birliğinin, Balkanlara tam egemen olabilmek için Hıristiyan misyonerleri görevlendirdiği bu aşamada ABD ve İsrail ikilisi Vatikan’a karşı Müslüman Balkan toplumlarını kullanmaktadır. Arnavutluk,Bosna ve Kosova topluca Avrupa kıtasının Hıristiyan birliğine karşı Yahudi lobileri tarafından yönlendirilmektedir. Türkiye’ye Balkan savaşı sırasında kaçarak gelmiş olan on milyonu aşkın Balkan göçmeni de bu aşamada yeniden devreye girmek zorunda kalmakta, İslam tarikatları ve cemaatleri ABD ve İsrail ikilisi tarafından desteklenerek Avrupa Birliğine karşı Balkan projesinde açıkça Arnavutluk,Bosna ve Kosova’da kullanılmaktadırlar. Bu nedenle , Kosova’da tıpkı Bosna ve Arnavutluk gibi Türkiye üzerinden İslam cemaatlerinin yoğun çalışmalarına sahne olmaktadır. ABD ve İsrail’in ortak finanse ettiği bazı Müslüman okulları İslam dininin yayılması için Hıristiyan misyonerlere karşı planlı ve programlı çalışmalar yürütmektedirler . Balkanların üç Müslüman ülkesinde İslam cemaatlerinin, okulların yanı sıra şirketler ve vakıflar aracılığı ile de hızlı bir örgütlenme atağına kalkıştıkları görülmektedir .Böylece, Yahudi lobilerinin kontrolü altında gelişmekte olan küreselleşme sürecinin çok dinli ve çok kültürlü ortamına uygun düşen yeni bir Balkan bölgesi, Vatikan’ın Hıristiyan tekelciliğine karşı Türkler,Arnavutlar ve diğer Müslümanlar aracılığı ile gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır. Bulgaristan’da yaşamını sürdürmekte olan üç milyonluk Müslüman ve Türk kitlesi de dikkate alınırsa, küresel Balkanlar’da Yahudi Makedonya merkezli bir yapılanmanın, Vatikan Hıristiyancılığına karşı Türkler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ve diğer Müslüman kitlelerin katılımı ile beraber ABD-İsrail ikilisi tarafından çok kültürlü bir yapılanma çerçevesinde korunmak istendiği anlaşılmaktadır . Avrupa tarihi hatırlandığında , bu kıtadaki ana çelişkinin Hıristiyan–Yahudi çekişmesi olduğu anlaşılmaktadır. Yahudiler ikinci dünya savaşı sırasında kovuldukları Avrupa kıtasına Makedonya üzerinden dönerken , Osmanlı döneminden kalan müslüman topluluklar açıkça Hıristiyan Avrupa’ya karşı kullanılmak istenmektedir . Bu gibi planların açığa çıkmasından sonra Avrupa Birliğinin Bulgaristan’da ırkçı bir hareketi destekleyerek Türklere ve Müslümanlara karşı kışkırttığı görülmüştür .Bulgaristan’da iktidara Avrupa Birlikçi bir partinin gelmesi sağlanırken, ırakçı Ataka partisinin de Türklere ve Müslümanlara karşı saldırgan girişimlere kalkışması açıkca demokrasi şampiyonu Avrupa Birliği tarafından desteklenmiştir .Avrupa Birliğinin ayrıca Yunanistan’ın küresel Balkanlar projesi doğrultusunda dağılmasını önleyebilmek üzere , bu ülkede yeni bazı önlemler aldığı görülmekte ve Balkanlar’da ilerleyen ABD’nin önünü kesen bazı politik girişimler öne çıkarılmaktadır . Küresel Balkanlar projesi Balkan yarımadasını ABD ve İsrail hegemonyasına açarken ,Avrupa ve Rusya’nın önü kesilmekte, Türkiye’de bir Truva atı olarak Avrupa Birliğine karşı kullanılmaktadır. Bunun en açık örneği bugünün Kosova’sında ortaya çıkmakta, Balkan göçmeni Türkler ve Müslümanlar yeniden Kosova’ya dönerek köklerini aramakta, akrabalarını bularak, Kosova’daki Osmanlı uzantısı Müslüman ve Türk kültürünü sınırlı bir ölçüde canlandırmaktadır. İslam kültürü Hıristiyanlara karşı ABD ve İsrail ikilisi tarafından kullanılırken,Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği süreci de tehlikeye düşürülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu Kosova’yı fethederken iki büyük meydan savaşı kazanmıştır. Ondördüncü yüzyılın ikinci yarısında ele geçirilen Kosova, daha sonra ikinci bir meydan savaşı ile haçlı ordularına karşı korunmuştur. Bugün Türkiye’nin üçüncü bir Kosova meydan muharebesi verecek gücü bulunmamaktadır ama ABD’nin Balkan hegemonyasında ikinci bir yan güç olarak kullanılması gündemdedir. Kosova denizaşırı 51. eyalet yapılırken ,Avrupa Birliği ve Hıristiyan cemaatlerin bu ülkede geliştirebilecekleri karşı girişimlere Yeni Osmanlı vizyonu doğrultusunda Türkiye’nin müdahale etmesi söz konusudur. ABD, Kosova’ya bir gün içinde girerek yerleşmiş ve bu güzel ülkeyi bütünüyle kendi egemenliği altına almıştır. ABD bu emperyal saldırıyı gerçekleştirirken , uluslararası hukuku bir tarafa atmış, Birleşmiş Milletler ilkelerini ve kararlarını açıkca çiğnemiş ve Türkiye’nin de aleyhine olabilecek bir emsal uygulamayı Sırbıstanın ülkesini parçalamıştır. ABD hegemonya baskısı ile bu hukuka aykırı durumu yüzü aşkın ülkeye de zorla tanıtmıştır. Yarımyüzyıla yakın bir süredir bağımsız olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanımayan ABD bir gecede Kosova’nın bağımsızlığını tanırken Türkiye’nin güneydoğu bölgesi için aleyhe bir emsal oluşturmuş ve bu durumu da zorla Türkiye’ye kabül ettirmiştir . Kosova’nın bağımsızlık süreci artık bütün ülkelerin bölünebileceğini açıkca ortaya çıkarmıştır . Birleşmiş Milletlere üye olan ülkelerin sınır dokunulmazlığı resmen ortadan kaldırılmıştır .Yugoslavya’yı dağıtan süreçin Türkiye gibi ülkeleri de tehdit etmesi sağlanmıştır . Sadece kendi çıkarlarını ve hegemonyalarını düşünen AB D ve İsrail ikilisi hedefe giden yolda tam bir makyavelizm içerisinde hareket ederken, Kosova artık yeni dünya çatışmasının bir alanı ve savaş sürecinin de bir merkezi konumuna getirilmiştir . Türkiye ABD ve İsrail ile olan ilişkilerini bu durumu bilyerek yeniden ayarlamak durumundadır . ABD-Avrupa ve Rusya arasındaki küresel hegemonya savaşında hem Türkiye hem de Balkanlar’daki Türk ve müslüman gruplar çekişmelere alet olmamalıdır .Her türlü savaş ve çatışmanın önlenebilmesi için , ikinci dünya savaşı öncesinde Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Büyük önder Atatürk’ün isabetli bir biçimde gündeme getirmiş olduğu bir Balkan paktı ya da ittifakını , bütün Balkan ülkeleri biraraya gelerek yeniden kurabilmenin yollarını arayabilmelidirler . Türkiye Balkan bölgesindeki komşusuolan devletler ile biraraya gelerek bir Balkan barışı girişiminde bulunursa, o zaman küresel Balkanlar projesinin bölgede savaşa meydan vermesini önleyebilecektir. Kosova bağımsız olduğu gün ABD emperyalizminin kucağına düşüyorsa , bu küçük ve güzel tarım ülkesi bir günde silah deposuna dönüşüyorsa ve tekelci şirketlerd bütünbölgeyi Kosova üzerinde sbömürü alanına dönüştürüyorlarsa, o zaman Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin kendilerini koruyabilmek için harekete geçmek ve ortak bir politik oluşum çerçevesinde dayanışma içerisine girmek zorunlulukları bulunmaktadır . Kosova’nın 51. Amerikan eyaleti olması bölgeye barışı değil ama savaşı daha fazla yakınlaştırmıştır. Balkan savaşlarından ders alması gereken bölge ülkelerinin bir an önce bir Balkan barışı için acilen hareket etmeleri gerekmektedir ,aksi takdirde ilk iki dünya savaşının çıktığı Balkan bölgesi üçüncü dünya savaşının da çıkacağı yer olacaktır . Balkan devletleri ve halkları yeni bir Balkan savaşına artık izin vermemelidirler.Kosova’nın bağımsızlığı savaşa giden yolu değil ama barışya giden yolu açmalıdır. Bir Nato hareketi ile Kosova’yı ele geçiren ABD üçüncü dünya savaşı projelerini bu küçük ülke üzerinden yapmaktan vazgeçmelidir. Savunma örgütü olan Nato’nun Kosova’nın ele geçirilmesinde bir hegemonya kuruluşuna dönüşmesi gelecek açısından önemli derslerle dolu bulunmaktadır.Türkiye dünya barışı için Balkanlar’daki komşuları ile acil bir Balkan zirvesi toplamalıdır. ABD ve İsrail’den bağımsız dış politika böylesine bir adım atılmasını zorunlu kılmaktadır. Yeni bir Kosova meydan savaşına izin vermemek için bu kez Türkiye öncülüğünde bir Balkan barış inisiyatifinin geliştirilmesi barış açısından yararlı olacaktır. Dini cemaatlerle böyle bir sonuç alınamaz. Açıkça devletlerarası bir girişim ile Türkiye Balkanlar’da yeniden atağa kalkmalıdır.

82. VİLAYET KIBRIS - "Prof. DR. Anıl ÇEÇEN" - (Bakınız: KIBRIS ÇIKMAZI)

82. VİLAYET KIBRIS
Prof. DR. Anıl ÇEÇEN

Kıbrıs sorunu bütün hızı ile devam etmekte ve her aşamada Türkiye Cumhuriyetinin önüne yeni yeni durumlar çıkmaktadır. Kıbrıs adasındaki tarihten gelen Türk varlığını bir türlü kabül edemeyen ve adanın geleceğine dönük projelerde Türkler olmadan başka başka planlar gündeme getiren batı dünyasının Kıbrıs üzerinden sürdürdüğü Türk karşıtı politikanın faturasını Kıbrıslı Türkler ödemekte ve her geçen gün daha ağır baskılarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Kuzey Kıbrıs’a sıkıştırılmış dörtyüz bin Kıbrıslı Türk’ün doğrudan geleceğini ilgilendiren gelişmeler, adanın kuzey komşusu olan Türkiye Cumhuriyetini de bütün Türk dünyası ile beraber çok yakından ilgilendirmektedir. Bu nedenle Kıbrıs sorunun her geçen gün daha da tırmanarak bölgenin geleceğinde yeni gerginlik senaryolarına neden olabileceği şimdiden görülmektedir. Taraflar bu durumu iyi bildikleri için geleceğe dönük olarak yeni hazırlıklar yapmakta ve adanın alacağı biçimi kendi çıkarları doğrultusunda oluşturabilmenin adımlarını atmaktadırlar. Türkiye ve Türk kamuoyu bu durumu yakından izleyerek Kıbrıs sorunu ile Türk tarafının artık kesin bir çözüm modelini ortaya koymak durumundadır.

Yaşayan canlı bir sorun konumundaki Kıbrıs adasında iki yeni gelişme geçen günlerde birbiri ardı sıra gündeme gelmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde genel seçimler yapılmış ve siyasal iktidar değişmiştir. Seçimler biter bitmez Avrupa’dan ters bir karar çıkmış ve Türklerin Kuzey Kıbrıs’taki varlıkları yeniden tehlikeli bir ortama sürüklenmiştir. Adadaki Türk varlığını bir türlü kabül etmek istemeyen batı dünyası, Avrupa üzerinden her türlü karşıt girişimi Türklere karşı gündeme getirmekte ve bu yoldan Kıbrıs’ı Türkler ve Müslümanlardan temizlemeğe çalışmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yakından izleyen, bu devlet yapılanmasını ortadan kaldırmak için her yolu deneyen batı dünyası yıllar geçtikce daha kararlı bir tutum içinde hareket etmekte ve bir an önce adadaki Türk varlığına son verebilmek için her yolu denemektedir. Türklerin içine nifak sokmak ve onların birliğini ve bütünlüğünü bozabilmek için, kendi yandaşları ile Kuzey Kıbrıs Türk toplumu içinde ayrılık yaratmak doğrultusunda, her türlü politik girişimin planlı bir biçimde Avrupa Birliği üzerinden devreye sokulduğu görülmektedir. Türklerin toparlanmasına fırsat vermeyecek derecede aktif bir saldırı ve karşıt propaganda kampanyaları birbirini izleyecek biçimde Türklere karşı devreye sokulmakta, Türk tarafının kendisini savunmasına ve kendi çıkarları doğrultusunda siyasal girişimlerde bulunmasına hiç bir biçimde fırsat verilmemektedir. Artık Türkiye Cumhuriyeti ve Kıbrıs Türkleri açısından bu duruma bir son vermenin zamanı gelmiştir. Türkler, Kıbrıs’a sürekli kanayan bir yara olarak bakmayı bir yana bırakmalı ve işi kesin bir çözüme bağlayabilmelidirler.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapılan son genel seçimler birçok açıdan derslerle doludur. Adanın eski ulusalcı hükümetini yıllarca iktidarda tutmuş olan ana muhalefet partisi olumsuz koşullara rağmen büyük çoğunlukla tek başına iktidara gelebilmiştir. Beceriksiz eski iktidar partisinin seçimleri kaybedeceği uzun süre önceden belli olmasına rağmen, normal koşullarda seçimler sonucunda bir koalisyon beklenmekteydi. Ne var ki, her türlü oyalamadan bıkan, yalan ve sahte vaadlerle zaman yitirmekten usanan Kuzey Kıbrıs Türk halkı, ulusalcı partiye büyük çoğunlukla oy vererek bu tecrübeli örgütün Kuzey Kıbrıs’ın çıkarları doğrultusunda güçlü bir tek parti hükümeti kurmasına giden yolu açmıştır. Dünya tarihinde hiç bir ülkede görülmeyen bir çelişkiyi yaşamağa mahkûm edilen Kuzey Kıbrıs’ta, Türklerin ayrı devlet kurmasına karşı çıkan bir siyasetçi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin başına getirilmiştir. Kendi temsil ettiği devlet yapısına karşı olan bir cumhurbaşkanı ve onun partisi ile Avrupa’ya sürüklenen kuzey Kıbrıs, bu ana çelişki yüzünden uzun süredir bocalamaktan kurtulamamış ve bir biri ardı sıra birçok çelişkili duruma, devleti yönetmekte olan devlete karşıt iktidar yüzünden düşürülmüştür. Adanın üçte birini kaplayan toprak parçası üzerinde giderek yarım milyona yaklaşan bir Türk nüfusun hala barındığı bir siyasal yapıda, bir çözümsüzlük sürecinin devam etmesi, ya da buna paralel olarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türk varlığının tasfiyesinin istenmesi gibi son derece olumsuz durumlar birbiri ardı sıra ada Türklerine yaşatılınca, son seçimlerde halkın tepkisi sert olmuş ve beklenen bir koalisyon yerine Türk tarafının ulusal çıkarlarını koruyacak bir ulusalcı tek parti iktidarının önü açılmıştır.

Kuzey Kıbrıs genel seçimlerinin sonuçlarından çıkarılacak çok önemli dersler bulunmaktadır. Bir kez artık daha fazla çözümsüzlüğe ya da Türk devletinin tasfiyesine Türk halkının seyirci kalmayacağı görülmektedir. Bu nedenle hem eski iktidar partisi azınlığa düşürülmüş hem de koalisyona giden yolun önü kapatılmıştır. Kurucu cumhurbaşkanının oğlu tarafından kurulan ve hangi çıkarlara hizmet ettiği belli olmayan parti bile, küçük azınlıkta bırakılarak iktidara ortak olmasına izin verilmemiştir. Ortada bir ana gövde olarak devleti kuran parti ve onun yirmi yıllık bir tecrübe birikimi vardır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, devleti kuran parti ve onun deneyimli lideri ile yönetici kadrosunun birikiminden yararlanarak önümüzdeki dönemin zorlu geçitlerinden geçebilecektir. Aradan geçen zaman dilimi içerisinde, Kuzey Kıbrıslılar kendilerini ulusal çıkarları doğrultusunda yönetebilecek yeni lider ve yönetici kadrolar yetiştiremediği için, geçmişken gelen tecrübe birikiminden yararlanarak devleti kuran partinin yönetiminde yollarına devam ederek, kendi bağımsız geleceklerini en kısa zamanda kuracaklardır. Yeni bir dünya düzeni kurulurken, Kıbrıs sorununun eskisi gibi batı emperyalizminin dayatmalarıyla değil ama bölge ve ülke gerçeklerinin ortaya çıkardığı tablonun verilerine dayanılarak gerçekci çözümlerle barış düzenine kavuşturulabileceği anlaşılmaktadır.

Kıbrıs’ın yakın geçmişinde bir büyük sahtekârlık Avrupa Birliği üzerinden sahnelenmiş, Türk tarafı Avrupa Birliğine tam üye olma masallarıyla, Avrupa’nın dışında bırakılmıştır. Türk tarafı batının büyük baskılarıyla Annan planına olumlu oy vererek Avrupa’ya giremezken, Rum tarafı bu plana karşı çıkarak Avrupa Birliğine tam üye olmuş ve bu aşamadan sonra da adanın tamamını Avrupa Birliği içinde bir birleşik Kıbrıs devleti adına temsil ediyormuş gibi gerçekci olmayan sahte bir durum yaratılmıştır. Türkleri ve Kuzey Kıbrıs devletini hepten yok sayan bu tutum Avrupa Birliği içinde egemen olunca, Avrupa Birliği Kuzey Kıbrıs devleti içinde kendi isteklerini temsil etmek üzere, eski Sovyetler Birliği yanlısı bir partiyi öne çıkararak iktidara gelmesini sağlamış ve böylece Türklerin ulusal çıkarları doğrultusunda Avrupa Birliği ile ilişkilerini ayarlayabileceği gerçekci bir Türk hükümetinin adanın kuzeyinde kurulmasını önlemek istemiştir. Soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliğine yakın duran ve güneydeki komünist parti ile paralel bir biçimde sosyalist dünyanın çizgisinde politika yapan bir eski sol parti, yeni dönemde adında “Türk” sıfatı bulunmasına rağmen, Türklerin ulusal çıkarlarını gözardı ederek bu kez de Sovyetler Birliği yerine Avrupa Birliği gibi bir uluslararası oluşumun çizgisindeki politikalar ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yönetmeğ kalkışmış ama bu çabalarında başarılı olamamıştır. Bir seçim dönemi iktidarda kalan bu parti Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini Avrupa emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bitme noktasına getirmiştir. Son seçimlerde Kıbrıs Türk halkının büyük bir tepki göstererek devleti kuran eski ulusalcı partiyi tek başına iktidara getirmesinin ana nedeni budur. Bu tabloyu göremeyenler Kıbrıs sorununun hangi aşamaya geldiğini anlamaktan uzak kalacaklardır.

Avrupa Birliği üzerinden büyük paraların aktarılması ve sivil toplum kuruluşlarının Türk toplumunun teslim alınmasında Truva atı gibi kullanılmasıyla geçen seçimlerde iktidara getirilen uluslararasıcı parti döneminde Türk devletinin tasfiyesi ile ilgili olarak her türlü hazırlık ve girişim gündeme getirilmiş ama ada üzerinde Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin varolan büyük etkisi nedeniyle tam olarak sonuç alınamamıştır. Beş yıllık dönem içinde gerçekler sırasıyla ortaya çıkınca, Kuzey Kıbrıs Türk halkı da haklı bir tepki göstererek, Avrupa yalanlarına ve batı emperyalizminin girişimlerine alet olan uluslararasını partiyi iktidardan düşürerek azınlık partisi konumuna indirmiştir. Şimdi artık yirmi yıla yakın bir iktidar deneyimi olan devlet kuran parti tek başına iktidara gelmektedir. Ada tarihinde çok önemli olaylar yaşanmış ve birçok gerçek suyun üstüne çıkmıştır. Devlet kuran partinin bu yeni iktidar döneminde artık gerçekçi ve kalıcı bir çözümün zamanı gelmiştir. Tarihten gelme İngiliz etkisine ek olarak son zamanlarda ada üzerinde artan İsrail ve Amerikan baskılarıyla beraber, güney Kıbrıs’ta çok etkin bir konumda olan Rusya ve Yunanistan’ın da ada ile ilgili girişimleri ve politikalarını da hesap ederek adanın geleceği açısından kalıcı bir çözümü gündeme getirmenin zamanı gelmiştir. Kuzey Kıbrıs’ın yeni ulusalcı iktidarı, adada kurulu bulunan Türk yönetiminin geleceğe dönük olarak varlığını koruyabilmesi için artık Türkiye Cumhuriyetine daha yakın bir politik duruşla hareket etmesi ve ada Türklerinin geleceğini Türkiye Cumhuriyeti ile beraber düşünmesi acilen zorunlu görünmektedir. Adadaki Türk varlığının daha fazla yıpratılmasına ya da tasfiye edilmesine, Avrupa emperyalizmi yüzünden izin verilemez. Amerika ve İsrail’in adanın geleceğinde daha fazla etkili olmak amacıyla Türkiye’yi Avrupa Birliği, Rusya ve Yunanistan’a karşı kullanmalarına da bu aşamadan sonra seyirci kalınamaz. Onların geleceğe dönük politikaları, Kıbrıs adasını sürekli olarak çözümsüzlüğe mahkûm ettiği için, Türk tarafının bu durumuna artık bir dur demesinin zamanı gelmiştir.

Kıbrıs’ta kalıcı çözüme razı olacak ikinci taraf Güney Kıbrıs yönetimi olacaktır, çünkü Anan planına karşı çıkarak ada sorununun çözümünü Avrupa’da değil ama Kıbrıs’ta aramışlardır. Batıdan gelen dış baskılara güneydeki Rum kesimi karşı çıkabilmiş ama Türk tarafı direnememiştir. Yeni dönemde, Türk tarafı bütün emperyal batılı güçleri ve ülkeleri bir yana bırakarak adada kalıcı çözümü Rum kesimi ile anlaşarak sağlamalıdır. Rumlar emperyal güçlerin bir gün kendilerini de adadan tasfiye edeceklerini iyi bilmektedirler, bu yüzden Annan planının oylanmasından sonra, Türk tarafına Avrupa Birliğinin dışında biraraya gelerek kalıcı bir çözümü iki taraflı olarak geliştirilmesini önermişlerdir. Rumlar çözümsüzlüğün devamı durumunda yeni bir çatışma döneminin batılı emperyal güçler tarafından Türkler ve Rum kesimi arasında çıkartılabileceğini görebilmişlerdir. Ne var ki, batılı emperyalistlerin baskılarına karşı direnemeyen Türk tarafı, Rum kesiminin bu gerçekci çözüm yaklaşımına olumlu yanıt verememiştir, çünkü eski Sovyetçi bir iktidar Türk tarafının başına getirilerek, Kuzey Kıbrıs Avrupa’nın denetimi altına alınmak istenmiştir. Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm bu aşamada gerçekleştirilemezse, gelecekte yeni bir çatışma ortamı Orta Doğu ülkelerine benzer biçimde adada yeniden gündeme getirilebilecektir.

Kuzey Kıbrıs seçimlerinin ulusalcı partinin zaferi ile sonuçlanmasına karşı Avrupa Birliği tepkisi, İnsan Hakları mahkemesinin son verdiği Orams kararı gelmiştir. Bu karara göre, güney Kıbrıs’ta yaşamakta olan Rumların kuzeydeki topraklarının iade edilmesinin zorunluluğu yeniden gündeme getirilmekte ve böylece adanın kuzeyinde Türk varlığının tasfiyesine devam edilmek istenmektedir. Avrupa Birliği gibi bir medeniyet projesinin bile Avrupa emperyalizminin hizmetine hukuku sokması karşısında artık Türk tarafının kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kalıcı bir çözüme yönelmesi gerekmektedir. Hukukun siyasete ve emperyşalist çıkarlara alet edildiği bu aşamada herkes kendi çıkarına yöneldiğine göre, Türk tarafı da kendi ulusal ve bağımsız geleceğine yönelerek çıkarlarına en uygun bir doğrultuda çözümü gündeme getirecektir. Böylesine bir çözüme Rumlar kadar Türklerin de hakkı vardır ama hiç bir emperyalist gücünya da devletin böyle bir hakkı yoktur. Adanın Türk ve Rum kesimleri biraraya gelerek Kıbrıs’a sürekli barış getirecek iki taraflı bir çözüm metninde anlaşmaya varabilmelidirler. İki devletli bir çözümde Türklerin bütün kazanılmış hakları güvence altına alınmalı, Türk ve Rum kesimleri arasındaki toprak takası en adil bir biçimde tamamlanarak her türlü toprak talebi devre dışı bırakılmalıdır. Böylesine iki taraflı bir yapılanma sağlanabilirse o zaman ada dışı güçlerin Kıbrıs’a emperyal amaçlar için müdahale etmeleri önlenebilecektir. Eğer böylesine bir kalıcı çözüm iki taraflı olarak gerçekleştirilemezse, o zaman Kuzey Kıbrıs Türkleri için Hatay modeli devreye girecektir. İkinci dünya savaşı öncesinde Hatay halkının bir referandum kararı ile anavatan Türkiye’ye katılması gibi, Kuzey Kıbrıs Türk halkı da bir halkoylaması sonucunda, Türklerin anavatanı olan Türkiye Cumhuriyetine katılma kararı alarak, merkezi Türk devletinin 82. vilayeti olma hakkını kazanacaktır. Türk tarafı açısından Kıbrıs’ın kesin kalıcı çözümü Hatay modeli birleşmedir. Yeni bir Hatay modeli ile Kıbrıs’ın anavatana katılması, Türkiye Cumhuriyetinin vilayet sayısını 82’ye çıkaracaktır. Annan planı gibi saçmalıklarla daha fazla zaman yitirmeden, bölge barışı için yeni bir Hatay modeli uygulamasıyla Türkiye Cumhuriyetinin 82. vilayeti Kıbrıs’ın kuzeyinde ilan edilmelidir. Böylece Kıbrıs üzerinden Doğu Akdeniz’de sürdürülen hegemonya mücadelesinin sıçak bir bir çatışmaya dönüşmesi de önlenebilecektir.

Not; daha fazla bilgi için KIBRIS ÇIKMAZI kitabımdaki değerlendirmelere bakılabilir.

21.YÜZYILDA ULUSAL EGEMENLİK (Ulus Gazetesi, 16 Ağustos 2010) Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

21.YÜZYILDA ULUSAL EGEMENLİK
(Ulus Gazetesi, 16 Ağustos 2010)
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN


Yirminci yüzyıl geride kaldıktan ve yirmi birinci yüzyılın ilk on yılını tamamladıktan sonra, gerçekçi bir ulus devlet ve ulusal egemenlik değerlendirmesi yapmak gerekmektedir. Bütün dünyanın bir çağ değişimi yaşadığı, bir yüzyılın son on yılında yepyeni bir dönem ile karşı karşıya kalındığı ve nelerin olduğu tam olarak ortaya çıkmadan yeni yüzyılın ilk yıllarını geride bırakmağa başlamak, bugün içinde bulunulan durum ve geleceğin yeni koşullarını ve yapılanmalarını açıklığa kavuşturmak açısından daha gerçekçi görünmektedir. Bu çerçevede, dünya ve insanlık, bugünkü yapılanmasından nasıl bir geleceğe doğru yol almaktadır sorusuna, getirilecek en iyi yanıtlardan birisi; yirmi birinci yüzyılda ulusal egemenlik düzenlerinin nasıl bir gelişme geçireceğinin ortaya konulmasıyla verilebilecektir. İnsanlığın içine girmiş olduğu elektronik uzay çağında değişimin hızı herkesin başını döndürürken, yakın geleceği görebilmek ve bunun üzerine düşünce üretebilmek giderek zorlaşmaktadır. Ne var ki, gene de geçmişten gelen bilimsel bilgi birikimi ve yaşanmış siyasal olayların ortaya koymuş olduğu siyasal deneyimlerin, böylesine bir harekete kalkışabilmek açısından yeterli destek sağlayıcı olduğu söylenebilir. Hızlı değişim süreçlerinin yaratmış olduğu baş döndürücü ortamın olumsuzlukları ancak geçmişin bugüne taşıdığı siyasal ve bilimsel bilgi birikiminin sağlamış olduğu olanaklar ile aşılabilecektir.

Yeni bir çağda ulusal egemenlik kavramını ve bunun getirmiş olduğu siyasal düzenlerin çeşitli yönlerini ele alarak açıklamağa çalışabilmek için, öncelikle dünya tarihinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış olan siyasal gelişmeleri birbirini izleyen bir devamlılık içerisinde ele almak ve neden sonuç ilişkilerinden hareket ederek, hangi olayların ne gibi gelişmelere yolaçtığını görebilmek gerçekci değerlendirmeler yapabilmek ve bilimsel sonuçlara varabilmek açılarından ciddi katkılar sağlayacaktır. Bu doğrultuda gerilere doğru gidildiğinde uluslaşma sürecinin ilk ortaya çıktığı ve ulusal toplumların ulusal egemenlik oluşumları doğrultusunda nasıl gündeme geldiği, uluslaşma süreçlerinin getirmiş olduğu ulusal egemenlik düzenlerinin daha sonraki aşamada nasıl ulus devletlere dönüşmüş olduklarını öncelikle ele alarak incelemek gerekmektedir. Konuya dünya tarihi açısından yaklaşıldığında, ilk uygarlıkların Asya’da gündeme geldiğini, daha sonraki aşamada bugünkü dünya uygarlığını yaratan siyasal birikimin Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler sonucunda belirginlik kazandığı, Mezopotamya uygarlığının günümüzdeki dünya uygarlığının ilk tohumlarının yeşermiş olduğu bölge olduğunu anımsamakta yarar bulunmaktadır. Göçebe toplum yaşayışından yerleşik toplumsal düzene geçiş Mezopotamya döneminde gerçekleşince, daha sonraki siyasal oluşumlarda toplumsal düzenler belirleyici olmağa başlamıştır. Toplum düzenine göre yaşam biçimleri ve devlet modelleri ortaya çıkmıştır. Siyasetin tabanında var olan toplumsallık gerçeği, insanlık tarihi boyunca birbirini izleyen siyasal olayların meydana gelişinde ve yönlenmelerinde birinci derece etkinlik sağlamıştır. Bu çerçevede, insan toplumlarının uluslaşmasına ve bir uluslaşma sürecinden geçerek ulusal yapıya sahip olmasına kadar ciddi anlamda bir ulusal egemenlikten söz edebilmek mümkün değildir.

İlk çağlardaki küçük nüfus yapılanmalarının Orta Çağ sonrasında hızla büyümeye başlamalarıyla, insan toplumlarını yönlendirme ve yönetme sorunları ortaya çıkmıştır. İlkel ve geri kalmış toplumlarda nüfus arttıkça çekişme ve çatışma da tırmanmış, geniş halk kitlelerinin toplu bir halde düzen içerisinde yaşama şansı giderek ortadan kalkmıştır. İşte bu sürecin başlangıcında dünya sahnesine tek tanrılı dinler çıkmış ve kitlelerin hem yönlendirilmesinde hem de belirli bir otoritenin öncülüğünde düzenli bir yaşama kavuşturulmalarında etkili olmuştur. Yahudilerin Mısır’dan kovulmaları sırasında Musa Peygamber’in ortaya çıkarak ilk tek tanrılı dini ortaya koyması yeni bir başlangıç olmuştur. Böylece ilk din devletine giden yolda İsrail bir din devleti olarak Milattan Önceki yıllarda Orta Doğu’da kurulmuştur. Puta tapan pagan Roma İmparatorluğu, bu ilk tek tanrılı dine dayanan İsrail devletini yıkarak Yahudileri bütünüyle yok edeceği sırada, Hıristiyanlık bir Yahudi asıllı din adamı tarafından ikinci tek tanrılı din olarak gündeme getirilmiştir. Romalılar bunun üzerine yeni tek tanrılı din olan Hıristiyanlık ile uğraşırken, Yahudiler Akdeniz kıyılarına dağılarak geleceğin ticaret kolonilerini ve ekonomi kentlerini kurmuşlardır. Daha sonraki aşamada Hıristiyanlık kuzeyden Avrupa’ya girerek bütün kıtaya yayıldığı aşamada ise Yahudiler Avrupa kıtasından dışlanmağa başlamışlar ve bu aşamadan sonra içine girilen Orta Çağ döneminde Avrupa kıtası bin yıl süre ile Hıristiyan Kilisesinin dine dayalı baskı yönetimi altında kalmıştır. Karanlık Orta Çağ Avrupa kıtasında Hıristiyan ve Yahudi çekişmesine neden olmuş, Hıristiyanlık bütün Avrupa kıtasını ele geçirerek bir Kilise egemenliği oluştururken, Yahudiler hedef alınarak sinagoglara Avrupa’da yer verilmemiştir. Hıristiyanlık bütün Avrupa’yı ele geçirirken, daha önceki tek tanrılı dinin mensubu olan Yahudiler yokedilmeğe çalışılmıştır.

Üçüncü tek tanrılı din olan Müslümanlık henüz Orta Doğu’da yayılmadan, Kuzey Afrika üzerinden İberik yarımadasına geçerek, Orta Çağ döneminde Hıristiyan Avrupa kıtasına karşı, Avrupa’nın batısında İslam-Yahudi ittifakına dayanan Endülüs İmparatorluğu kurulmuştur. Hıristiyan Avrupa kıtası İberik yarımadası üzerinden Endülüs’ün Müslüman askerleri tarafından zorlanırken, Kuzey bölgesinde bugünkü Rusya topraklarında kurulu bulunan Hazar İmparatorluğu üzerinden, Türk kavimlerinin göçleri gündeme getirilmiş ve bugünkü Macaristan, Bulgaristan ile Finlandiya ve Estonya nüfuslarını oluşturan Türk kavimleri göçü gene yedinci yüzyılda Avrupa kıtasına yönelmiştir. Avrupa kıtasındaki Hıristiyan-Yahudi çekişmeleri yüzünden kıtanın doğusuna Türk göçleri ve batısına da Müslüman göçleri yönlendirilerek, kıta içerisinde Hıristiyan ağırlığına karşı Yahudiler hem Türk boyları hem de İslam kavimleri ile bir karşı denge sağlamağa çalışmışlardır. Böylece; Orta Çağ döneminde üç büyük din arasındaki çekişmeler tırmanmış ve giderek çeşitli savaşlara dönüşmüştür. Bu durumda, giderek artan ülkelerin nüfusları dinler aracılığı ile kontrol edilmeğe çalışılmış, azınlıkta kalan Yahudiler sürekli olarak bulundukları ülkelerde ve genel olarak bazı bölgelerde her zaman için Hıristiyan ve Müslüman dengelerine dikkat ederek, kendi varlıklarını koruyabilmek ve ele geçirmiş oldukları ekonomik zenginlik düzenlerini koruyabilmek için çeşitli yöntemleri geliştirmişlerdir. Doğudan gelen göçler ile nüfusu fazlasıyla artan Avrupa kıtası o dönemde dünyanın merkezi olma düzeyine gelince, üç büyük din arasındaki çekişmeler ve savaşlar tarihin belirleyici unsuru olarak öne geçmiştir. Hıristiyanlara karşı Müslümanları, Müslümanlara karşı da Hıristiyanları desteklemek her zaman için azınlıktaki Yahudilerin izlediği bir yöntem olmuş ve böylece Orta Çağ Avrupa’sında yeni bir denge düzeni tek tanrılı dinler aracılığı ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır.

Rönesans ve Reform daha sonraki yenidünya düzeninin başlangıcı olmuştur. Avrupa kıtasında matbaanın keşfi ile bir aydınlanma hareketi başlamış, Hollanda ve İngiltere üzerinden bütün kıtaya yayıldığı aşamada, artık Avrupa dönemi geride kalırken, Avrupa merkezli yeni bir dünya düzenine yönelinmiştir. İtalya Rönesans ve Reform hareketlerinin merkezi olmağa başlayınca, Orta Çağ düzeni bütünüyle çökmüştür. Bilim ve endüstri devrimleriyle insanlık daha gelişmiş yeni yapılanmaya doğru yöneldiğinde yaşam biçimi değişmiş ve insanlık Avrupa’nın dışında yeni kıtalara yönelerek bütün dünyayı keşfe yönelmiştir. On beşinci yüzyılın sonlarına doğru bu gelişmelerin etkisiyle İberik yarımadasındaki Kastilya Krallığı bütün yarımadayı ele geçirerek, Müslümanları ve Yahudileri Avrupa kıtasından kovup, Endülüs İmparatorluğu yerine İspanya Krallığını kurmuştur. Endülüs’ün yıkılışı sonrasında Müslüman Araplar yeniden Afrika kıtasına sürülürken, Musevi Yahudiler de gemilere binerek okyanus ötesi kıtalara açılmışlar ve böylece dört büyük kıta ile dünya denizleri ve adalarının keşfi dönemi başlamıştır. Üç yüz bin civarında Yahudi de gemilere binerek Akdeniz üzerinden Osmanlı İmparatorluğu topraklarına gelmiştir. Seferad adı verilen bu Yahudiler Endülüs’ün yıkılışı ile batı Avrupa’dan kovulunca kıtayı terk etmemişler bu kez de Doğu Avrupa’ya göç ederek Osmanlı İmparatorluğunun topraklarında yaşamağa başlamışlar ve bu büyük Müslüman devletini, Hıristiyan Avrupa devletlerine karşı desteklemişlerdir. Bu nedenle altı yüz yıllık Osmanlı tarihi sürekli olarak Hıristiyan Avrupa devletleriyle yapılan savaşlar ile dolu geçmiştir. Azınlıktaki Yahudiler, Müslüman Endülüs’ü Hıristiyan Avrupa’ya ve Vatikan’a karşı kullanamayınca bunun üzerine Müslüman Osmanlı İmparatorluğunu sürekli olarak Hıristiyan Avrupa kıtasına karşı “Tanrının Kılıcı” adı altında kullanmışlardır. Bir anlamda Yahudilerin Avrupa kıtasında yaşamlarını ve ekonomik etkinliklerini sürdürebilmelerinin güvencesi Osmanlı devleti olmuştur.

Orta Çağ sonrasında Avrupa tarihini belirleyen olgu yine dinler savaşı olmuştur. Üç büyük tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ya da Yahudilerin Hıristiyan-Müslüman dengelerini arayan yeni yaklaşımları öne geçtikçe, dinler arası çatışmalar çıkmış ve bu doğrultuda Avrupa tarihini belirleyen olaylar birbiri ardı sıra tarih sahnesinde kendisini göstermiştir. Roma İmparatorluğu döneminden kalma Roma merkezli bir Katolik yapılanması Avrupa kıtasında öne geçince ve yine Yahudilere olan baskılar artınca bu kez, Almanya’da Luther ve Fransa’da Calven isimli iki Yahudi asıllı din adamının öncülüğünde Kiliseye karşı protesto hareketleri ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da Protestanlık yeni bir Hıristiyan mezhebi olarak Katolikliğe karşı örgütlenmiştir. Katolikler Macaristan’da, Yahudileri kırım ve kıyam başladıklarında Osmanlı imdatlarına yetişerek, bu ülkeyi fethetmiştir. Osmanlı yönetiminde Macaristan’da Protestanlık geliştikten sonra, Osmanlı yönetimini dünya ekonomisini yönlendiren Yahudiler geri göndermişlerdir. Avrupa’nın kuzeyinden başlayarak Protestanlık yayıldıkça bu kez Avrupa kıtasında mezhepler üzerinden ikinci dönem din savaşları başlamıştır. Daha önceki aşamada dinler savaşırken bu kez mezhepler savaşmaya başlamış ve Yahudilerin desteklediği Protestanlar ile Katolikler arasında çok kanlı din savaşları yaşanmıştır. Otuz yıl, kırk yıl daha da ileri giderek elli yıl süre ile devam eden bu Katolik-Protestan çekişmeli din savaşları sonucunda Avrupa’da çok insan ölmüş, bir gecede yapılan büyük katliamlar sonucunda dinci kesimler çok insan zayiatı vermiştir. Müslüman Osmanlı İmparatorluğunun sağladığı güçler dengesi altında Protestanlık Avrupa’da yayılırken, katı ve fanatik Katoliklik önlenmiş ve geleceğe dönük yeni bir denge bu kez Hıristiyan mezhepleri arasında oluşturularak, Avrupa’da diğer din mensuplarının da yaşayabileceği bir denge ortamı yaratılmak istenmiştir. Ne var ki, dinler savaşı ile geçen zaman içerisinde Avrupa devletlerinin karşı karşıya gelmesi, güney ülkeleri Katolik alanı olarak varlıklarını korurken, kuzey ülkelerinin Protestanlığın yayılma alanları olarak yeni yapılanmada yer almaları yeni bir çatışma ortamına Avrupa kıtasını sürüklemiştir.

İşte bu duruma son vermek için, toplanan büyük Avrupa devletleri 1648 yılında geleceğin Avrupa’sına yön vermek üzere Vestfalya Antlaşmasını imzalamışlardır. Bu antlaşma ile krallık devletlerinin sınırları kesin olarak belirlenmiş ve kral merkezli bir yönetim sağlanarak, geleceğe dönük bir süreçte krallıkların kendi toplumları ile bütünleşerek ayrı bir ülkesel yapılanmaya yönelmeleri sağlanmıştır. Böylece, her krallık devletinin merkezinde yer alan başkente bağlanan kentler bir devletin sınırları içerisinde uzun süreli kalıcı bir birlikteliğe yöneltilerek her devletin kendi toplumu ile sahip oldukları ortak ülke koşullarında ve özelliklerinde bütünleşebilmelerinin yolu açılmıştır. Bu süreç, krallık devletlerine bağlı olarak yaşamakta olan insan topluluklarının zaman içerisinde halk topluluğundan ulusal topluma geçişini sağlayan bir etki yaratmıştır. Sürekli olarak aynı ülkede birlikte yaşayan, ortak devletin çatısı altında tek bir yönetime bağlı olarak yaşamlarını sürdüren kitleler giderek ortak özelliklere sahip olmağa başladıklarında ulus gerçeğinin dünya sahnesine çıktığı görülmüştür. Ulusal egemenliğe ve daha sonraki aşamada da ulus devlete giden yol, halk kitlelerinin uluslaşmasıyla başlamıştır. 1648 Vestfalya Antlaşması ile yönü çizilen bu oluşum 1789 Fransız Devrimi bir patlama noktasına ulaşmış ve bir ulusal devrim ile krallıklardan ulus devletlere geçiş başlamıştır. Ulus devlete giden yol Vestfalya Antlaşması ile çizilirken, Fransız Devrimi bir patlama noktası olarak tarih sahnesine çıkmış ve daha sonraki hızlı uluslaşma sürecinin başlangıcı olmuştur. Eşitlik ve özgürlük ilkeleriyle beraber ele alınan kardeşlik ilkesi, Fransız Devriminin farklı etnik kökenden gelen insanları bir kardeşlik anlayışı içerisinde ulusal bir toplumun çatısı altında birleştirebilmesinin esası olmuştur. Kardeşlik anlayışı ve yaklaşımı, farklı kökenden gelen insanların eşitlik ve özgürlük ortamında özgürce bir araya gelebilmelerini sağlamış, aynı ülkedeki ortak devletin çatısı altında geçmişten gelen ve geleceğe yönelen bir yaşam düzeni içerisinde benzerliklerin kaynaşmasıyla ulusallaşma başlamıştır. Bir buçuk asır sonra Fransız Devrimi ile patlama noktasına gelen uluslaşma süreci, daha sonraki dönemde de devam ederek, batının önde gelen büyük ulus devletlerinin üç yüz yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde uluslaşabildiklerini ve bu aşamadan sonra çağdaş ve modern bir ulus devlete sahip olabildiklerini göstermektedir.

İlkel toplumdan modern çağa büyük bir değişim geçiren insan toplumları, önce dinler aracılığı ile yönlendirilmek ve yönetilmek istenmiş daha sonraki aşamada da din savaşlarının büyük katliamlara yol açması ve giderek artan dünya nüfusunun yeni bölgelerde farklı devlet yapıları içerisinde yaşamlarının sağlanmak istenmesi üzerine, Fransız Devrimi ile beraber ulusçuluk akımları hızla gelişmiş ve böylece çeşitli ülkelerdeki halk topluluklarının uluslaşma aşamasına gelmelerine giden yolu açmıştır. Onbeşinci yüzyıldan sonra dünyaya açılma gündeme geldiğinde büyük imparatorluklar kurulmuştur. Yirminci yüzyıla girerken yeryüzünde yirmi devlet vardı. Yirminci yüzyıl biterken yeryüzünde ikiyüz ulus devlet oluşmuştur. Önce dinler alanındaki krallıklar imparatorluklara dönüşürken aynı zamanda uluslaşma sürecini de beraber yaşamışlardır. Böylece din devletlerinden ulus devletlere geçiş aşaması yaşanmış ve krallıklar zaman içerisinde Fransa’da olduğu gibi ulus devletlere dönüşmüştür. Birinci Dünya savaşı sonrasındaki aşamada büyük imparatorluklardan ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında birçok sömürgelerin bağlı oldukları imparatorluklardan koparak, bağımsız ulus devletlere yöneldikleri görülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında benzeri yeni bir süreç yaşanmış ve Birleşmiş Milletlerin kurulması üzerine bütün eski sömürgeler ulus devletler olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında toplanmışlardır. Son olarak soğuk savaşın sona ermesi üzerine Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonları dağılınca yirmi iki tane yeni ulus devlet dünya haritası üzerinde bağımsız siyasal yapılanmalar olarak yerlerini almışlardır. Böylece, dünya düzeni yirminci yüzyıldan çıkarken iki yüz civarında ulus devlete sahip olan bir yapılanma kazanmıştır. Önceleri dinler aracılığı ile yönetilen insan toplumları, nüfusun giderek artması ve bütün dünya kıtalarına yayılması üzerine yeni ulus devletlere gereksinme doğduğu için, bugünün dünyasında iki yüz civarındaki ulus devlet sahip oldukları ulusal egemenlik düzeni içerisinde kendi ülkelerinde varlıklarını sürdürmektedirler. Artan nüfus ve kıtalar üzerine yayılma yeni yeni ulus devletleri dünya sahnesine çıkarmış ve bu yüzden günümüz dünyasında giderek çok uluslu ve devletli bir süreç giderek artan bir boyutta gündeme gelmiştir.

John Naisbith adında küreselleşme filozofu bir ABD‘li, bugünün iki yüz ulus devletli yapılanmasını eksik görmekte, insanlık için iki yüz devletin yeterli olamayacağını, gelecekte insanlığın gereksinmelerinin karşılanabilmesi için en az iki bin devlete gereksinme olduğunu “Global Paradoks” isimli kitabında açıkça yazabilmektedir. Yirminci yüzyılda yaşanan üç kuşak ulus devletler sürecinin ortaya çıkardığı iki yüz devletli dünya yapılanmasını yeterli bulmayan küresel emperyalizm merkezleri, John Naisbith gibi kendi düşünürleri aracılığı ile iki bin devletli bir yapılanmayı dünya kamuoyunun önüne bir hedef olarak koymaktadırlar. Böyle, bir davranış da küresel emperyalizmin sonuna kadar zorladığı böl ve yönet metotlarını yeniden devreye sokmakta, bütün ulus devletler dışarıdan gelen küresel emperyalizmin baskı ve tehditleri karşısından dağılmak zorunda kalmaktadırlar. Küresel emperyalizmin patronlarının bütün dünyaya dayatmış olduğu bu plan yüzünden bütün dünya devletleri dağılma ve parçalanma tehdidi altında kalmaktadırlar. Bugünün yeryüzü haritasında yer alan büyük ve orta boy ülkelerin tamamı bölünme ve parçalanma tehditleri ile karşı karşıyadır, çünkü iki bin devlet yaratma projesi batının emperyal merkezleri tarafından bütün dünya devletlerine zorla ve baskı yöntemleriyle dayatılmaktadır. Yirmi devletten iki yüz devlete çıkan dünya yapılanmasında iki bin devletin zorlanması yüzünden yerkürenin her köşesinde etnik ve dinsel çatışma sahneleri yaşanmakta ve bu yüzden küresel güvenlik çok ciddi tehditler altında kalmaktadır. Ulus devletleri parçalamayı amaçlayan küresel emperyalizmin ana hedef noktasında ulusal egemenlik düzeni bulunmaktadır. Ulus devletleri şimdiye kadar ayakta tutan bu egemenlik anlayışından verilecek en küçük ödünler hızla beraberinde yeni küçük devletçiklerin dünya sahnesine çıkmasına yol açmakta ve bu yüzden de devlet sayısı sürekli olarak artmaktadır.

Siyonist lobilerin elinde toplanan küresel sermayenin güdümündeki küresel emperyalizm, Siyonizm’in ulus ötesi yaklaşımı çerçevesinde uluslara karşı çıkan bir yaklaşımı giderek tırmandırdıkça bütün ulus devletler dağılma tehlikesine doğru sürüklenmektedirler. Siyonizm’in temelinde ırk ve din anlayışı olduğu için ve kesinlikle bir ulusal öz bulunmadığı için, böylesine bir küresel emperyalizmde uluslar ve onların egemenliği başlıca hedef tahtasına oturtulmaktadırlar. Uluslararası kapitalizmin merkezi olan Amerika Birleşik Devletlerindeki küçük devlet yapılanması olarak eyalet sistemi öne çıkarılmakta, bir anlamda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş için uluslararası düzen zorlanmaktadır. ABD’den elli devlet çıkarken, Rusya’dan, Çin, Brezilya ve Hindistan gibi büyük alanlı devletlerden de ellişer eyalet devleti çıkarabilmenin hesapları yapılmaktadır. Sadece beş büyük devletten ikiyüz elli civarında eyalet devletinin çıkartılması, küresel emperyalizmin ikibin devletli dünya projesine uygun düşmektedir. Bu arada, Meksika Türkiye, İran, Endonezya, Mısır, Arabistan ve Nijerya gibi orta boy ülkelerden de on ile yirmi arasında eyalet devletçikleri çıkarmak aynı proje doğrultusunda gündeme getirilebilecektir. Avrupa’nın büyük devletleri de sahip oldukları vilayet ya da eyaletleri bu doğrultuda bağımsız yapılar olarak kabul ederse, ikiyüz ulus devletten ikibin eyalet devletine geçiş daha da kolaylaşacaktır. Dünyanın geri kalan kıtalarında yer alan her ülkede benzeri doğrultuda merkezden kopan eyalet devletçikleri yaratılırsa ikibin rakamına ulaşmak kolaylaşabilecektir. Singapur ya da Malta gibi küçük adalar ayrı devlet sayılabiliyorsa, Türkiye’nin bir vilayeti kadar genişliğe sahip olan beşyüz bin nüfuslu eski Yugoslavya eyaleti Karadağ da ayrı ve bağımsız bir devlet olarak kabul edilebilecektir. Aynı doğrultuda Ermenistan ve Azerbaycan arasında çekişme konusu olan Karabağ’da devlet sayılabilir, Kosova sonrasında ortaya çıkan Abazya ve Osetya gibi minyatür devletçikler de, yeni eyalet devletleri döneminde, bağlı oldukları ülkelerden koparak bağımsız siyasal yapılanmalar statüsünde uluslararası alanda varolabileceklerdir. Yerleşik devlet yapılarını ve dünya düzenini bütünüyle sarsacak derecede radikal yaklaşımlar ile gündeme getirilen bu tür politikalar önümüzdeki dönemde bütün dünyayı bir kaosa sürükleyecek kadar tehlikeli görünmektedir.

Küresel emperyalizmin patronu bir avuç zengin işadamıdır. Bunlar her yıl düzenli olarak yaptıkları toplantılarda, Bilderberg, Trilatral Komisyon, Dış İlişkiler Komisyonu, Dünya Ekonomi Forumu ve İlliminatü gibi yapılanmalar çerçevesinde emperyal planlarını yürütmeğe çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda hem Amerika Birleşik Devletlerini, hem Birleşmiş Milletleri hem de diğer uluslararası kuruluşları kullanarak, Siyonist bir lobinin merkezinde olduğu bir yenidünya düzeni yaratabilmenin ardında koşmaktadırlar. Bir avuç aşırı zengin insanın merkezinde bulunduğu bu ırkçı ve saldırgan emperyalist yapılanma bütünüyle ulus gerçeğini inkâr ettiği için, yeryüzündeki bütün ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerine de uluslararası kuruluşlar üzerinden ciddi bir savaş açmışlardır. Ulus devletlerin kendi ülkelerinde uygulamağa çalıştıkları ulusal egemenlik düzenleri üç yönden aşındırılarak ortadan kaldırılmak istenmektedir. Öncelikle ulus devletlerin bazı yetkilerinin uluslararası kuruluşlara devredilmesi ulusal egemenlik düzenlerini kökünden sarsmakta ve tüm devletleri uluslararası bir egemenliğin boyunduruğu altına sokmaktadır. Tepeden uluslararası kuruluşlar aracılığı ile budanan ulusal egemenlik düzenleri yandan da sivil toplumculuk çalışmaları ile çevrelenmekte, ulus devletlerin elinde olan birçok yetki ve alan sivil toplumculuk adına dışarıdan finanse edilen emperyalizmin Truva atı konumundaki sivil toplum kuruluşlarına devredilmektedir. Böylesine bir emperyal amaçlı tasfiye operasyonu emperyalizmin papağanları tarafından gerçek demokrasi ya da çağdaş sivil toplumculuk olarak savunulmakta, ulusal toplumun içerisinden tepki olarak ortaya çıkabilecek karşı duruşları, ulusal refleksleri ortadan kaldırarak önlemek istemektedirler. Bu plan doğrultusunda çok para dağıtılmakta, toplum önderleri projeler yolu ile zenginleştirilerek satın alınmakta, sivil toplum kuruluşu görünümündeki emperyalizmin örümcek ağı örgütler dıştan finansmanlar yolu ile satın alınarak küresel emperyal projelerde ulus devletlere ve ulusal egemenlik düzenlerine karşı kullanılmaktadır. Ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerini tasfiye edecek üçüncü girişim de yerelleşme adı altında devreye sokulmakta ve böylece başkentlere bağlı ulusal egemenlik düzenleri yerine, devlet merkezinden uzak ve kopuk bir biçimde yerelleşme politikaları ile yapılanmaları desteklenmektedir. Avrupa Birliğinde uygulanan yerel yönetimler özerklik şartı gibi uluslararası belgeler,yerel yönetimleri merkezi yönetimden koparmak ve ulusal egemenlik düzeni yerine yerel egemenlik düzeni getirmek gibi bir büyük oyun gene Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu üzerinden bütün ulus devletlere karşı tezgahlanmaktadır.Küresel emperyalizm döneminde ulus devletlerin egemenlik düzeni üstten uluslararası kuruluşlar,yandan sivil toplum kuruluşları ve alttan da yerel kuruluşlar aracılığı ile budanmağa çalışılmaktadır. Bu çerçevede küreselleşmenin tam anlamıyla bir ulus devlet ve ulusal egemenlik düzenlerinin tasfiyesi operasyonuna dönüştüğünü söylemek mümkündür. Bu aşamada bu tür dıştan güdümlü politikaları kendi ulus devletlerine karşı uygulayacak liberal, sosyal demokrat ya da dinci görünümlü siyasal kadrolar küresel emperyalizmin emir erleri olarak siyaset sahnesinde kullanılmakta ve ulusların kendi ulus devletlerine ya da ulusal egemenlik düzenlerine sahip çıkabilecekleri alternatif ulusal hareketlerin ya da partilerin önü kesilmektedir. Tam anlamıyla bir çıkarcı düzen emperyal merkezler ve onların yerli işbirlikçileri aracılığı ile yürütülüp gitmektedir.

Ulusların ellerinden devletleri ve egemenlik düzenleri alınırken, ekonominin yönetimi bütünüyle piyasaya terk edilmekte, uluslararası kuruluşlar üzerinden ekonomik ilişkiler yürütülürken uluslararası tekelci şirketler piyasa üzerinden bütün ülkelere komuta etme şansını elde etmektedir. Çok uluslu tekeller ulus devletlerin ülkelerine girerlerken, uluslararası kuruluşların desteği ile hareket etmekteler ve ulus devletin elinden alınan ekonomi düzenlerini kendi çıkarları doğrultusunda hiçbir sınır tanımadan uygulayabilmektedirler. Çok uluslu tekeller sınırsız büyürken ve ulus devletlerin kendilerine çıkardıkları zorlukları, engelleri, vergileri ve kontrolleri kolayca aşarken, devletler ekonomik krizlere sürüklenmekte, halk toplulukları ve uluslar büyük bir çöküntü içerisine girmekte, orta tabakalar çökerken, yoksulluk ve işsizlik hızla yüksek oranlara tırmanmaktadır. Dünya zenginlikleri çok uluslu tekeller üzerinden bir avuç zenginin ya da Siyonist lobilerin elinde toplanırken, halk kitleleri yoksulluğu ve işsizliğe mahkûm edilebilmektedir. Bir yandan dolar milyarderlerinin sayısı tırmanırken, öte yandan yoksulların ve işsizlerin sayıları anormal derecelerde artmakta ve bu koşullarda, ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetebilme şansı ortadan kaldırılmaktadır. Aklı başında hiç kimsenin kabul edemeyeceği, doğru dürüst hiç bir ulus devletin uygun göremeyeceği biçimde ulusal egemenlik düzenlerini tahrip eden olumsuz gelişmeler dıştan destekli ve emperyal işbirlikçi bir çizgide sürüp giderken, hem uluslar dağılmakta hem de ulusal egemenlik düzenleri ciddi biçimlerde sarsıntı geçirmektedir. Soğuk savaş sonrasında başlamış olan ulus devletlerin tasfiyesi günümüzde de devam etmektedir. Dünya Bankası ve İMF destekli programlar uluslararası kapitalist sistemi güçlendirirken, ulus devletlerin ekonomilerini ellerinden alarak, çok uluslu tekellerin çıkarları doğrultusunda bir ekonomik yapılanmaya doğru kullanmaktadırlar. Dünya halklarının daha kötü durumlara sürüklenmesi, çok uluslu tekellerin öncülüğünde Dünya Ticaret Örgütünün Birleşmiş Milletlerin yerine geçmesi gibi olumsuz gelişmeler batı zorlamalı küresel emperyalizmin devam ettirilme çabaları olarak günümüzde de gündemdedir. Ne var ki, artık yolun sonuna gelinmiştir. Eskisi gibi ne ABD, ne İMF ne de Dünya Bankası kendi programlarını dünya ülkelerine zorlayamamaktadırlar. Yirmi yıllık uygulamalar sonucunda bir doyum noktasına gelinmiş ve bir dönemece sürüklenilmiştir.

Küresel emperyalizm, ilk on yılda işini bitirmek durumundaydı. İkibin yılına gelindiğinde ulus devletleri devre dışı bırakan bir küresel düzen çok uluslu tekellerin istediği biçimde kurulamayınca, araya 11 Eylül olayları sokulmuş ve bu aşamadan sonra terör bahane edilerek dünya ülkelerine karşı savaşlar açılmıştır. İyilik ve güzellikle istedikleri çıkar düzenlerini kuramayanların, terör ve savaşı dayatması iyice tepki yaratmış ve dünya ülkeleri bir araya gelerek alternatif bir kürselleşme düzenini uluslararası dayanışma içinde gerçekleştirmek için çalışmalara başlamışlardır. Küreselleşmenin ilk onyılı anlaşılmadan geçmiş ikinci on yılı ise terör ve savaşlarla fazlasıyla gürültülü geçerek ulus devletleri rahatsız etmiştir. Bunun üzerine bütün uluslarda ve ulus devletlerde kendini koruma doğrultusunda kendiliğinden bir ulusal refleksin ortaya çıktığı görülmektedir. Artık hiç bir ulus devlet kendi ulusal egemenliğini tehlikeye sokacak derecede dışarıya, yabancı ülkelere ya da uluslararası kuruluşlara angaje olmamaktadır. Küresel saldırılar üzerine yarım kalan uluslaşma süreçlerini tamamlamak üzere bütün ulus devletlerde yeniden uluslaşma süreci gündeme gelmekte, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonunu ülkelerinden kovan ulus devletler yeniden kendi ulusal ekonomilerini yoksul halk kitleleri ve işsizlerin yaşam haklarını güvenceye alacak doğrultuda yeniden ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda kontrol etmeğe başlamaktadırlar. Bir anlamda son yirmi yılda dış baskılar ve mandacı ve işbirlikçi ilişkiler yüzünden yıkılmış olan ulusal egemenlik düzenleri, yeniden onarılarak ulus devletlerin çok uluslu şirketlere karşı güçlendirilmeleri doğrultusunda geliştirilmektedir. Ulus devletleri her türlü etnik ve dinsel ayırımcılığı dışarıdan destekleyerek eyaletler biçiminde dağıtmayı planlayan küresel emperyalistler, bu planlarını şimdiye kadar gerçekleştiremedikleri için aslında politik alanda kaybetmişlerdir. Ellerindeki para gücü ile teknolojiyi, siyaseti, medyayı ve ekonomiyi yönlendiren bu merkezler ikibin eyaletten oluşan yenidünya düzenini kurmakta çok gecikmişlerdir. Bundan sonraki aşamada bütün ulus devletler kendi içlerine dönerek bir dönem toparlanmak, bir milli idari reform ile devlet ve egemenlik düzenlerini güçlendirmek zorundadırlar. Ancak böylesine bir toparlanma ve ulusal egemenliği yeniden yapılandırma döneminden sonra ulus devletler gene eskisi gibi çok uluslu tekelci şirketlerle karşı karşıya mücadelelerine devam edebileceklerdir. Yirmi birinci yüzyılda, batılı emperyalistlerin planladığı gibi bir ulusal egemenlik düzenlerinin tasfiyesi değil ama ulusal reflekslerin harekete geçmesiyle beraber, ulusal egemenlik düzenlerinin yeniden kurularak güçlendirileceği dönemler olacaktır. Batılı kaynaklarda dile getirildiği gibi: yirmi birinci yüzyılın başlarında ulus devletler ortadan kaldırılamazsa, en az bir beş yüzyıl daha insan toplumları ulusal egemenlik düzenleri çatısı altında yönetileceklerdir. Bu durumda çok uluslu şirketlerin ulus devletleri parçalayarak ikibin eyalet üzerinden gerçekleştiremedikleri küreselleşme olgusu, yirmi beşinci yüzyılda, beşyüz yıllık güçlenme döneminden sonra ulus devletlerin kardeşçe, eşitlik ve özgürlük ortamında bir araya gelmeleriyle, savaş, terör ve sıcak etnik ve dinsel çatışma olaylarının geride bırakılmasıyla mümkün olabilecektir. Böylece batı ve şirket merkezli emperyal globalizm devre dışı kalırken, ulus devletlerin ulusal egemenliklerini koruyarak eşit bir düzeyde bir araya gelerek oluşturacakları uluslar enternasyonali çatısı altında dayanışmacı küreselleşme anlamında bir solidarist globalim beşyüz yıllık bir birikim sonucunda gerçekleşebilecektir. Yirmi birinci yüzyılda başlayacak ulusal egemenlikleri yenileme ve güçlendirme dönemi, beş yüz yıllık bir geçiş aşamasından sonra ulus devletler kaynaşması ile dayanışmacı bir küreselleşmenin hazırlayıcısı olacaktır. Yirmi birinci yüzyılda başlayan yeniden ulus devletler dönemi, beş yüz yıllık bir dayanışma ve deneme döneminden sonra, tek bir dünya düzeninin kardeşlik ve dayanışma ortamında oluşmasını sağlayacaktır. Çok uluslu şirketler ile ulus devletlerarasındaki savaşı ÇUŞ’lar kaybetmiş ulus devletler kazanmıştır. Yirmi birinci yüzyıl bu nedenle ulusal egemenlik düzenlerinin yenileneceği ve güçlendirileceği bir dönem olacaktır. Tek bir dünya devleti için acele edilmemeli ve batılı emperyalistlerin öncelikle aradan çekilmeleri sağlanmalıdır. Belki o zaman ulus devletler daha rahat bir araya gelerek, bir ulus devletler kardeşliği ve dayanışması çerçevesinde tek bir dünya devletini bir üst yapılanma olarak gündeme getirebileceklerdir. Çok uluslu şirketlerin satın aldıkları işbirlikçi polimacılar aracılığı ile ulus devletleri tasfiye etme dönemi sona ermekte ve yerini yeniden uluslaşma ve ulusal egemenlik düzenlerini öne çıkaracak ulusal iktidarlar dönemi almaktadır. Bu çerçevede, Türkiye cumhuriyeti ulus devletini kurmuş olan Büyük Atatürk’ün söylediği gibi Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak sonsuza kadar varlığını sürdürmesi ve gelişerek öne çıkması mümkün olabilecektir.