
ABD VE İSRAİL'İN PLANLARI ÇERÇEVESİNDE:
ORTADOĞU'DAKİ SON GELİŞMELER
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
(04 Şubat 2010)
"Amerikan Devleti İsrail baskısı ve Siyonist lobilerin komplolarından uzak kalmak üzere bir barışa öncelik vermektedir ama İsrail’in planı belli olduğu için gerçek bir barış hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir."
Irak Savaşı’ndan sonra dünya kamuoyu ABD’nin nasıl hareket edeceği konusunda tahminlerde bulunmaya çalıştı. Beklenen genel çizgi, Amerika’nın önce Suriye sonra İran’a karşı saldırıya geçmesiydi. Fakat özellikle dünya kamuoyunun, Avrupa ve Asya ülkelerinin İran konusunda hassasiyet göstermesi, İran’ın da Suriye konusunda herhangi bir saldırı olursa Suriye’yi koruyacağı tavrını ortaya koyması, bu doğrultuda İran Başkanı’nın Lübnan’ı ziyaret etmesi ve Lübnan’daki Şii varlığına sahip çıkması ile savaş sonrasında Irak’ta Şiilerin toplumsal olarak duruma hakim olmaları; gerçekte bir İsrail savaşı olan Irak Savaşı hakkında, giderek Arap dünyasında ve dünya kamuoyunda Ortadoğu’da Amerikan işgalinin arkasında yatan nedenin İsrail olması gerçeğinin ortaya çıkması karşısında Amerika’nın, bir süre bekleyip dünya kamuoyunun yaklaşımlarını izleyerek hareket etmeyi, İsrail’in Filistin ile olan meselesini öne almayı tercih ettiğini görüyoruz.
ABD bu süre içerisinde iki olayı gündeme almıştır. Birincisi; Türkiye’nin direnişini kırmak, bu konuda açıktan Amerikan yetkilileri Türk devletine kamuoyu önünde saldırmayı tercih etmişlerdir. Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak, Ortadoğu’da Türkiye’yi kendi yanlarına çekip, İsrail-ABD işbirliğinde Türkiye’yi de Arap ve İslam dünyasına yönelik özellikle askeri güç olarak kullanma planını Amerika’nın canlı tuttuğunu görüyoruz. İkincisi; buna paralel olarak da elli senedir kanayan bir yara, yarım yüzyıllık bir mesele olan Arap-İsrail meselesinin hallinin gündeme getirildiğini görüyoruz.
Bu çerçevede Amerika’nın devreye girmek istemesi, İsrail’in Ortadoğu hakimiyeti çerçevesinde Amerikan-İsrail lobisi ve Siyonist lobilerin baskısı nedeniyledir. ABD devleti kendi üzerindeki baskıları hafifletmek, dünya kamuoyunu tatmin etmek ve kanayan bir yarayı çözerek Arap ve İslam dünyasındaki tepkileri azaltmak üzere stratejik bir yaklaşım değişikliğine gittiğini, taktik olarak Filistin ve İsrail meselesinin çözümünü öne aldığını görüyoruz.
İsrail’in Ortadoğu planı az çok belli olmuştur: İsrail savaşa Amerikan ordusunun devam etmesini; Suriye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan gibi güçleri tasfiye etmesini istemektedir. Ayrıca İsrail’in Ortadoğu planında Filistin Devleti, Batı Şeria’da değil Ürdün’de kurulacaktır. Bu çerçevede İsrail’in artık kesinleşmiş olan bu planından vazgeçmesi söz konusu değildir. İsrail’in Ortadoğu’daki bu planı doğrultusunda, Siyonist lobiler Amerikan Devleti’ne baskı yaptığı sürece ABD, Ortadoğu’da askeri bir süreçle karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle ABD, devlet olarak İsrail’i kontrol altına almak ve lobilerini Amerikan Devleti üzerinde kullanmasını önlemek üzere bir erken Arap-İsrail barışını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Amerikan Devleti İsrail baskısı ve Siyonist lobilerin komplolarından uzak kalmak üzere bir barışa öncelik vermektedir ama İsrail’in planı belli olduğu için gerçek bir barış hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir. Plan bütün Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesi, Ortadoğu’daki büyük güçlerin, büyük devletlerin tasfiyesi ve yerine küçük eyaletlerden oluşan bir bölgesel konfederasyonun kurulmasıdır. Son gelişmeleri bu çerçevede ele alıp değerlendirmek gerekir.
Irak'ta ABD Yönetimi
29 Nisan 2003
ABD Irak’taki askeri hareketten sonra burada kendi subaylarının hakim olduğu bir koloni yönetimiyle Irak’ı yönlendirmek istiyor ama bunun tutmayacağı daha işin başından belli oldu.
Özellikle Irak’ın güneyindeki Şii potansiyelin Necef’e akması ve Necef’te ciddi bir Şii potansiyelin çıkıp Amerikan işgaline “hayır” demesi, Saddam rejiminden sonra Amerikan işgalini de Şii potansiyelinin lanetlemesi, böyle bir yönetimi, Irak’ın nüfusunun %65’ini oluşturan Şiilerin kabul etmeyeceğini ortaya koymaktadır.
Ayrıca Kuzey Irak’taki gelişmelerde de ABD ile Kürtler arasındaki ilişkilerin belli bir noktada iniş çıkışlı seyrettiğini gördük. Amerikan desteğine güvenen Kürtlerin bağımsız bir devlet peşinde koştukları açıkça ortaya çıktı. Ama Türkiye, İran ve Suriye’nin böyle bir şeyi kabul etmeyeceği, Irak’ın diğer kesimlerinin de böyle bir şeye karşı çıkacağı belli olunca, bu noktada ABD geri adım atma ve Kürtlerin askeri güçlerine verdiği silahları geri alma noktasına geldi. Kürtler ile Amerikalıların da son aşamada yollarının ayrıldığını görüyoruz. İşte bu noktada Kürt desteğinin de Amerikalılardan uzaklaşması ABD’nin Irak’ta geleceğe yönelik bir askeri yönetim kurma konusunda zorlandığını ortaya koymaktadır.
Bunun ötesinde ayrıca askeri hareketin sarhoşluğu yavaş yavaş geçtikten sonra, Irak’ın tekrar Irak halkı tarafından yönetilmesi gerektiğini ve Irak’taki Saddam Hüseyin rejimine karşı olan bütün kesimlerin eşit olarak katılacağı bir ortak platformun seçeceği yönetimle Irak’ın normal koşullara döndürülmesi, eğer Irak’ta demokrasi olacaksa bunun, emperyalist müdahale ile değil Irak halkının kendi içinde seçeceği bir yapılanma ile olacağı konusu gündeme geldi. Bu çerçevede Irak halkının da kendi kendini yönetme imkanını araştırdığını görüyoruz ki bu da ABD’nin geleceğe yönelik Irak’ta kalıcı bir askeri yönetim kuramayacağını kursa bile Irak halkı tarafından dışlanacağını göstermektedir.
Türkiye tabi Irak’taki gelişmeleri çok yakın izlemekte ve ona göre tavır almaya çalışmaktadır. Çünkü Irak belli bir noktada artık dünya konjonktürünün çekişme alanı haline gelmiş aşamadadır. Çünkü Irak’taki gelişmeleri hem Arap ve İslam birliği ile bölge ülkeleri hem de AB ile Asya ülkeleri çok yakından izlemekte ve dünyanın jeopolitik merkezinde yer alan bu gelişmelerin yaratacağı yansımalara karşı bütün bu kesimler kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederek tedbir almaktadır.
Savaşın uzaması Suriye, İran ve Irak’ı işbirliğine götürebilir
02 Nisan 2003
Irak Operasyonunun ABD’nin beklentilerinin aksine uzaması ile Suriye ve İran, ABD için bir tehdit haline gelmiştir.
Irak savaşının 1’inci haftası dolduktan sonra ABD Savunma Bakanı’nın Suriye ve İran’ı tehdit etmesi yeni bir dönemin başlangıcı gibi görünmektedir. Bir haftalık süre zarfında Irak’ı ele geçiremeyen ABD ordusunun bu durumu nedeniyle savaşın uzun süreceği belli olmuştur. Savaşa başlarken “kısa bir savaş” olacağını söyleyen Amerikalar, bunu sağlayamayınca bu sefer İran ve Suriye’nin Irak’a yardım etme ihtimaline karşı açıkça tehdit içerisinde olmuşlardır.
ABD’nin genel tavrı sadece Irak’a değil bölgeye yönelik olduğu için, Irak’taki savaştan sonra sıranın kendisine geleceğini düşünen başta Suriye ve sonra İran; ABD ve İngiliz ordularını Irak’ta tutmak, savaşın daha uzun sürmesini ama sadece Irak sınırları içerisinde kalmasını sağlamak üzere Irak’a yardım edebilirler Amerikalılar bunu gördükleri içindir ki bu uyarıyı yapmışlardır.
Ayrıca her geçen gün savaşın Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasındaki savaşa dönüşmesi, bütün İslam ve Arap ülkelerinden binlerce gencin gönüllü asker olarak Irak’a gelip, Irak ordusu yanında savaşmaya yöneldiklerini gösteriyor. Bu gelişme de gelecekte Suriye, İran ve Irak üçgeninde bir işbirliğini pekiştirecektir. Bir haftalık süre içinde Irak’ı yenemeyen ABD ve İngiliz kuvvetleri, bölge ülkelerinin güç birliği karşısında daha da zorlanacaktır.
Türkiye’nin ABD’ye güvensizliği, 02 Nisan 2003
Türkiye’ye yeterince güvencenin verilmediği bu noktada hiçbir ekonomik yardım, Türkiye’yi başka ülkelerin emperyal çıkarları için bölgede savaşa sokamayacaktır.
Türkiye ile ABD arasında savaş süreci içerisinde ciddi ihtilaflar ortaya çıkmıştır. ABD’nin, Türkiye üzerindeki etkisini, savaş sürecine yönelik olarak kullandığı gerçeği anlaşıldıktan sonra Türk hükümeti ve devleti ABD’ye karşı ciddi bir güvensizlik içerisine girmiştir. Türkiye, savaş öncesi tezkere ile gündeme gelen süreçte, ABD’den üç garanti istemiştir: Irak’ta ülkenin bütünlüğünün korunması. Kürtlerle beraber Türkmenlere de eyalet olma hakkının tanınması. Kesinlikle bir bağımsız Kürdistan’ın kurulmaması.
Elli senedir Türkiye’nin dostu ve müttefiki olduğunu iddia eden ABD, Türkiye’nin yanı başında gerçekleşen ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini çok ağır bir şekilde tehdit eden Irak sorunu karşısında Türkiye’ye bu askeri güvenceleri vermekten çekinmiş ve bu nedenle de güvensizlik ortamı doğmuştur.
Belirli ekonomik yardımlarla Türkiye’yi oyalamayı ve savaş amaçlı yönlendirmeyi deneyen ABD, muz cumhuriyetlerine yaptığının aynısını yaparak Türkiye’yi 1 milyar dolar destek ile savaşa sokmak istemiştir. Türkiye’ye 1 milyar dolar önerirken Türkiye’nin bir vilayeti konumundaki İsrail’e 10 milyar doları hibe olarak verebilen ABD’nin, bu çifte standartlı tutumu karşısında, Türkiye’nin güvensizliği daha da büyümüştür. Türkiye’ye yeterince güvencenin verilmediği bu noktada hiçbir ekonomik yardım, Türkiye’yi başka ülkelerin emperyal çıkarları için bölgede savaşa sokamayacaktır.
Fethullah Gülen ve Yargının Hoşgörüsü 12 Mart 2003
Fethullah Gülen hakkındaki davanın 4616 sayılı Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun'a göre kesin hükme bağlanmasının ertelenmesine karar verildi.
Kararı görmedim ama şunu belirtmek istiyorum: Genellikle daha önce aynı tür davalardan ceza almamış, yani ilk kez ceza alan kişilerle ilgili olarak, hukuk sisteminin bir hoşgörüsü anlamında erteleme kararı verilir ama aynı tür bir konu tekrar gündeme geldiğinde ertelenen ceza ile beraber her iki cezanın uygulaması zorunluluğu ortaya çıkar.
Şimdi Fethullah Gülen ile ilgili olarak daha önce de çeşitli konuların yargıya intikal ettiği kanaatindeyim. Bu noktada tekrar belirtiyorum; erteleme uygulaması için haklı bir neden olması, dava konusunun ilk defa olması gerekir, bu da yargının bir hoşgörüsüdür.
Ama aynı konu ikinci kez gündeme geliyorsa erteleme olamaz.
Yazılı Güvence Ulusal Güvenlik Gereğidir. 12 Mart 2003
ABD’nin, Türkiye’ye istediği garantileri yazılı olarak vermemesi durumunda, Türkiye de tezkere konusunda daha olumsuz bir şekilde davranmayı kendi ulusal güvenliği açısından doğru bulmaktadır.
Türkiye’nin ABD’den isteklerini yazılı protokole bağlı kılmak konusundaki çabası daha önce ki Körfez savaşından uğradığı zararların ödenmemesidir. Türkiye ile ABD stratejik ortak olmasına rağmen Türkiye’nin güvensizliği devam etmektedir. Dikkat ederseniz, bugünkü İktidar Partisi Genel Başkanı da, TC yetkilileri de açıkça şunu söylediler; Türkiye, Irak’ın kuzeyinde bir bağımsız devlet kurulmasından son derece rahatsız. Türkiye, ABD ile beraber ortak hareket ederken ve tezkerenin ikinci kez gündeme gelmesi noktasında Türkiye’nin ilk gündeme geldiğinden farklı hareket edebilmesi için mutlaka yazılı güvence talep edilmektedir.
Türkiye’nin talep ettikleri; Kuzey Irak’ın, Irak’ın bütünlüğü içinde kalması yani Irak’ın bütünlüğünün kesinlikle bozulmaması ve Kuzey Irak’ta ki yapılanma ile beraber Irak’ın devlet yapılanması eğer federasyona dönüşecekse mutlaka Türkmenlere de aynı hakkın tanınmasıdır. Dolayısıyla Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti gündeme gelecekse aynı hakkın Türkmenlere de tanınması konusunda Türkiye ısrarlı olmakta ve bu doğrultuda da yazılı güvence istemektedir. ABD’nin, Türkiye’ye istediği garantileri yazılı olarak vermemesi durumunda, Türkiye de tezkere konusunda daha olumsuz bir şekilde davranmayı kendi ulusal güvenliği açısından doğru bulmaktadır.
ABD ve Kürt Gruplar 05 Mart 2003
Sovyetler Birliği yıkılana kadar Irak ülke bütünlüğüne sahip diğer dünya ülkelerinden farkı olmayan bir yapıya sahipti. Ama Sovyetler Birliği’nin dağılması ile beraber ABD, bir Kuveyt provokasyonu ile Irak’ı savaşa sürükledikten sonra, 1. Körfez Savaşı içerisinde Irak’ın güneyini ve kuzeyini Bağdat’a yasak bölge olarak ilan etti.
Bir anlamda fiilen Irak’ı üçe bölmüş oldu. Bu otorite boşluğu çerçevesinde yaklaşık 10 senedir Kuzey Irak’ta yeni bir devlet yapılanması ABD’nin koruyucu şemsiyesi altında beslendi. Bölgede 4 ülkeye dağılmış olan Kürtler; Suriye, İran ve Türkiye’de bağımsız siyasi bir yapılanmaya gidemezken Irak’ta ABD’nin yarattığı fiili durum nedeniyle Kürt gruplar bağımsız bir devlet yapılanmasını fiilen ortaya çıkardılar.
Bu noktada ABD, NATO bağlantısı içerisinde olduğu Türkiye’yi bir anlamda kullandı. Türk makamları da NATO ittifakı nedeniyle ABD’nin bu harekatına karşı belirli bir hoşgörü içerisinde davrandılar. Türkiye’nin ABD’ye karşı anlayışlı ve hoşgörülü davranmasını, ABD’nin, geleceğe yönelik emperyal planlar çerçevesinde bu bölgede yeniden yapılanmaya doğru giderken, kendi çıkarları açısından kullandığını gördük. Bugün bir anlamda Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü tehdit etmekte olan müstakbel Kürdistan Devleti’ni ABD, Türkiye’deki demokrasiden, demokratik rejimin imkanlarından yararlanarak ve AB sürecini kullanarak bugünkü noktaya getirdi.
Kuzey Irak’ta, Barzani ve Talabani öncülüğünde gruplaşmalar ve diğer Kürt aşiretler yavaş yavaş belirli bir devlet çatısı altında bir araya gelmeye başladılar. Kürdistan devleti fiilen kuruldu. Sıra hukuken tanınmasına geldi. Bu noktada ABD’nin, ikinci bir Irak savaşını gündeme getirerek, savaş sonrası bölgedeki barış düzeni içerisinde Kürdistan’a da bir devlet olarak yer vermeye hazırlandığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti bu noktada iyi niyetinden dolayı kaybeden taraf konumuna sürüklenmiştir. Kuzey Irak’ta, ABD ve İsrail’in güdümündeki bu yapılanmalara karşı, Türkiye ezici ve baskı uygulayıcı bir uygulamayı gündeme getirseydi bugünkü durum ortaya çıkmayabilirdi.
Şimdi, ABD’nin gerçek niyetlerinin ortaya çıkmasından sonra, Türkiye kendisi için bir anlamda bölücü tehdit olarak ortaya çıkacak olan Kürdistan’ın hukuken tanınmasına yol açacak olan savaş sürecine karşı mesafeli davranmaktadır. Türkiye 10 yıllık bir uygulamanın kendi aleyhine olduğunu gördükten sonra artık ABD’nin Kürt grupları ayrı bir devlet haline dönüştürmesi sürecine alet olmak istememektedir. Türkiye yoğun bir Amerikan ve İsrail lobisi baskısı altında kaldığından dolayı ABD’nin asker getirmesi ile ilgili tezkere, son aşamada TBMM’de reddedilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti BM’ye üye bir anayasal devlet olarak, kendi hükümeti ve parlamentosunun, kendi anayasası çerçevesinde çalışmasını sağlamakla yükümlüdür. TBMM son aldığı kararla Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarlarını dikkate alarak, ülkeyi ve bölgeyi 3. dünya savaşı macerasına sürükleyecek bir olaya Türkiye’nin alet olmasını önlemek istemiştir. Ama Amerikan askerinin Türkiye’den geçmesinin engellenmesinden sonra, Kuzey Irak’taki Kürt grupların Türk bayrağı yakarak Türkiye’ye karşı olumsuz bir yaklaşım sergilemeleri maalesef geleceğe yönelik bir gerginlik ortamını tırmandırmaktadır.
Türkiye şimdiye kadar ABD ve İsrail’e, Kuzey Irak’taki Kürt gruplara ve Irak’a elinden geldiğince anlayışlı davranmıştır. Her devletin ve Kürt grupların çıkarları doğrultusunda Türkiye, uluslararası hukukta üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmeye çalışmıştır. Fakat bölgede yeni bir siyasi yapılanmada Irak’ın yıkılması bölge dengelerini bozacağı için; Kürdistan’ın hukuken tanınması İran, Irak, Türkiye ve Suriye’yi tehdit edeceği için; Türkiye Kuzey Irak’taki Kürt gruplara eskisi kadar tolerans gösterememektedir. Çünkü artık tolerans dönemi bitmiş yeni bir siyasi yapılanma, mevcut siyasal yapıları zorlama noktasına gelmiştir.
Tam bu aşamada Amerikan askerinin devreye girerek, bölge ülkelerinin emperyal saldırılara karşı ve bölücü tehditlerine karşı kendini koruma, savunma mekanizmasını kullanmalarına şans bırakmak istememektedir. Bir anlamda Amerika, İsrail ve destekçileri İngiltere elleri ile besledikleri Kürdistan’ı bölge ülkelerini parçalamak üzere gündeme getirmek istemektedirler. Türkiye şimdiye kadar anlayış ve hoşgörü gösterdiği, yardım ettiği ve bir anlamda çevre ve bölge ülkelerinden gelen tehditlere karşı koruduğu, Kuzey Irak’taki Kürt gruplardan bu aşamada maalesef olumsuz bir tutum görmektedir. Kürt grupları; Türkiye’nin birliğini, bütünlüğünü tehdit eder bir şekilde, Türk askerini, Türk Ordusu’nu düşman askeri şeklinde tanımlayarak, Türkiye’ye yönelik gerçekten beklenmeyecek olumsuz bir yaklaşım içerisinde hareket etmektedir.
Bu çerçevede artık Türkiye’nin Kuzey Irak’taki Kürt gruplara karşı eski toleransı göstermesi ve geçmişte göründüğü gibi yardımcı olması beklenemez. Türkiye bir ulus devlet olarak kendi anayasal yapısı çerçevesinde kendi güvenliğini öncelikli düşünmek zorundadır. Devlet olmanın asgari yükümlülüklerini, TC devletinin sorumlu makamları yerine getirmek durumundadırlar. Bu çerçevede ABD, İsrail, İngiltere ve Kuzey Irak’taki Kürt grupları ile Türkiye’nin yolları ayrılmaktadır. Yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Yeni durumda Kürt grupları Türkiye’ye düşmanlığı seçerlerken, Türkiye de bu çerçevede kendi haklarını korumak üzere yeni politikaları gündeme getirecektir.
Komutanlar Irak sınırına gitti. 18 Şubat 2003
Irak bizim dışımızda bir devlettir. ABD bizim dışımızda bir devlettir. İki devlet arasında bizim dışımızda ortaya çıkan bir süreçte, Türkiye, bölge ülkesi ve Irak’ın komşusu olarak muhtemel gelişmelerden zarar görmemek için güneydoğuda ve bölgede gereken önlemleri tabi ki alacaktır.
Unutmayın Türkiye, bir Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuş olan bir ülkedir. Yani ülke kurulması ve savunmasının ne demek ne anlama geldiğini bilen bir ülkedir. Unutmayın 2. Dünya Savaşı’nda bütün dünya savaşırken Türkiye, bu savaşa girmeyecek derecede gerçekleri gören ve kendisini gerekirse sadece askeri alanda değil ama diplomatik alanda da korumasını bilen bir ülkedir.
Türkiye bu bilgi birikimine, tecrübelere ve deneyim birikimine sahip bir ülke olarak tabi ki muhtemel gelişmelerden kendini koruyacaktır. Türkiye’nin bu bölgede ayakta kalabilmesi, varlığını koruyabilmesi, bölgede barışın ve istikrarın geleceği açısından çok önemli bir güvencedir. Türkiye, bu bölgede uluslar arası hukuka uygun bir ülke olarak ve çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak varlığını koruduğu sürece, bölgedeki istikrarın korunmasında üzerine düşen görevi yaptığı noktada; Türkiye, hem bölge barışına hem dünya barışına hizmet edecektir.
Unutmayalım bu bölgede güçlü bir Türkiye, ayakta kalan bir Türkiye, bütün dünyayı yok edebilecek muhtemel bir 3. Dünya Savaşı tehlikesine karşı da en büyük güvence görevini yerine getirecektir. Bu nedenle ve bu aşamada, saflaşan devletlere ve çekişen taraflara şunu hatırlatmak istiyorum: Türkiye’nin bölgede bir barış ve umut ışığı, geleceğe yönelik bir güvence olarak ayakta kalması noktasında Türkiye’ye yardımcı olmaları gerekir.
Türkiye gereken önlemleri alacaktır. 18 Şubat 2003
Irak bizim dışımızda bir devlettir. ABD bizim dışımızda bir devlettir. İki devlet arasında bizim dışımızda ortaya çıkan bir süreçte, Türkiye, bölge ülkesi ve Irak’ın komşusu olarak muhtemel gelişmelerden zarar görmemek için güneydoğuda ve bölgede gereken önlemleri tabi ki alacaktır.
Unutmayın Türkiye, bir Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuş olan bir ülkedir. Yani ülke kurulması ve savunmasının ne demek ne anlama geldiğini bilen bir ülkedir. Unutmayın 2. Dünya Savaşı’nda bütün dünya savaşırken Türkiye, bu savaşa girmeyecek derecede gerçekleri gören ve kendisini gerekirse sadece askeri alanda değil ama diplomatik alanda da korumasını bilen bir ülkedir.
Türkiye bu bilgi birikimine, tecrübelere ve deneyim birikimine sahip bir ülke olarak tabi ki muhtemel gelişmelerden kendini koruyacaktır. Türkiye’nin bu bölgede ayakta kalabilmesi, varlığını koruyabilmesi, bölgede barışın ve istikrarın geleceği açısından çok önemli bir güvencedir. Türkiye, bu bölgede uluslar arası hukuka uygun bir ülke olarak ve çağdaş bir cumhuriyet devleti olarak varlığını koruduğu sürece, bölgedeki istikrarın korunmasında üzerine düşen görevi yaptığı noktada; Türkiye, hem bölge barışına hem dünya barışına hizmet edecektir.
Unutmayalım bu bölgede güçlü bir Türkiye, ayakta kalan bir Türkiye, bütün dünyayı yok edebilecek muhtemel bir 3. Dünya Savaşı tehlikesine karşı da en büyük güvence görevini yerine getirecektir. Bu nedenle ve bu aşamada, saflaşan devletlere ve çekişen taraflara şunu hatırlatmak istiyorum: Türkiye’nin bölgede bir barış ve umut ışığı, geleceğe yönelik bir güvence olarak ayakta kalması noktasında Türkiye’ye yardımcı olmaları gerekir.
Kuzey Irak Kürt grupları 18 Şubat 2003
Anna Lindh ve Irak’taki gelişmeler 05 Şubat 2003
İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh’in Türkiye’ye gelip “Irak’ta bir Kürt Devleti görmek istemiyoruz.” demesi bence yeni bir tutum. Çünkü İsveç bu konuda şimdiye kadar ikili bir yaklaşım sergiledi. Zaman zaman Türkiye’den yana oldu, zaman zaman bölücü örgütün temsilcilerini misafir etti. Bölücü örgütün bazı çalışmalarına katkıda bulundu, yardımcı oldu. Ve bu çerçevede Avrupa’daki Türkiye aleyhtarı birtakım girişimlerde de İsveç’in yer aldığını görüyoruz.
Aslında İsveç AB süreci içerisinde Kopenhag Kriterleri ile gündeme gelen bir çizgide kültürel haklar ve alt kimlikler çerçevesinde biraz daha Türkiye’ye yakın olmalı, Türkiye’yi anlamalıydı. Çünkü benzeri bir sorun İsveç’te de vardır. İsveç’in kuzeyinde yer alan Laponya Bölgesi’nde de Laponlar aynen Türkiye’nin güneydoğusu ve Irak’ın kuzeyi gibi kendi kültürel haklarını talep etmekteler ve gelecekte bağımsız bir devlete yönelen bir süreci Kopenhag Kriterleri çerçevesinde istemektedirler.
Türkiye ile benzeri bir soruna sahip olan İsveç’in Türkiye’yi daha yakından anlaması ve Türkiye ile yakın işbirliğine girmesi gerekirdi. Çünkü Türkiye’nin özellikle Merkezi Avrupa Ülkeleriyle olan çekişmesinde Kuzey ülkelerinin arabuluculuk yapması ve Türkiye ile Avrupa arasındaki birlik sürecinde, Türkiye’nin tam üyeliğe kazanılmasında daha aktif bir tutum izlemeleri gerekirdi.
İsveç bunu yapmadı ama şimdi savaş öncesi dönemde İsveç Dışişleri Bakanı Türkiye’ye gelip böyle bir tavır sergileyerek Türkiye’nin gönlünü almak ve kazanmak istiyor. Ben bunu da savaş öncesi dönemin koşullarına bağlıyorum. Çünkü savaş giderek Türkiye’yi Amerika’nın etkisi altına sokmakta ve Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırmaktadır. Bir Avrupa ülkesi olarak İsveç Dışişleri Bakanı Türkiye’nin Amerika’nın etkisinde savaşa yönelmesini ve bu bölgede Amerika ile yakınlaşmasını engellemek üzere daha anlayışlı bir yaklaşımı, bir Avrupa ülkesini temsilen ifade etmeye çalıştığını görüyoruz.
Lindh’in son konuşmasındaki Kıbrıs’la ilgili açıklamasını da ben bir anlamda gene Türkiye-İsveç ve Avrupa ile ilişkiler açısından yanlış buluyorum. Çünkü Türkiye’nin 1974 Barış Harekatı öncesi döneme geri dönmesini, Türkiye’nin tüm kazanımlarının kaybedilmesini gündeme getiren Annan Planı konusunda, Avrupa’nın ve özellikle İsveç’in, bu savaş dönemecinde Türkiye köşeye sıkıştırılırken, Türkiye’ye karşı daha anlayışlı davranması gerekirken, İsveç’in ısrarcı olmasının ben iyi niyetli bir yaklaşım olmadığını görüyorum ki Bayan Lindh bu konuda da hatalı davranmış ve Türkiye’yi anlamayan bir politikada ısrarlı olduklarını ortaya koymuştur.
Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti kurulması ihtimalini ve bunun Irak’ın toprak bütünlüğüne etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konuda benim araştırmalarım var. Başından beri Türkiye modeli ile Irak modelinin paralel modeller olduğunu çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra bu devlet modellerinin ortaya çıktığını vurguladım. Eğer Irak’ta devlet modeli değişirse bu Türkiye’yi etkiler, Türkiye’de devlet modeli değişirse Irak’ı etkiler. Irak’ın kendi içinde eyaletlere bölünmesi üçlü bir yapıda federasyonu yönelmesi, federasyon uygulamasını bölgeye getireceği için Türkiye’nin de üniter devlet yapısını tehdit edecek, Türkiye’yi de federasyon modeline doğru sürükleyecektir ki bu Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı sonrasında ortaya çıkan Lozan’dan gelen ulusal ve üniter devlet yapısının reddi anlamına gelecektir. Bu çerçevede Türkiye’nin kendisini etkileyebilecek her hangi bir siyasi yapı değişikliğinin Irak’ta meydana gelmesine karşı mesafeli kalarak kendi yapısını koruması ulusal çıkarlarının gereğidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder