20 Temmuz 2018 Cuma

AFGANİSTAN’A MUHARİP ASKER GÖNDERİLEMEZ "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN, 04 Şubat 2010" Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’dan, son Amerika Birleşik Devletleri ziyareti sırasında, Afganistan’a Türk askeri göndermesi açıkça ve resmî olarak talep edilmiştir.

AFGANİSTAN’A MUHARİP ASKER GÖNDERİLEMEZ 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’dan, son Amerika Birleşik Devletleri ziyareti sırasında, Afganistan’a Türk askeri göndermesi açıkça ve resmî olarak talep edilmiştir. Türk Dışişleri Bakanı’nın katılmadığı bir ortamda gerçekleşen toplantı sonrasında Türkiye’nin Washington Büyükelçisi istifa etmek zorunda kalmıştır. Dünyanın önde gelen hukuk devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik yapısının arkasında tarihten gelen çok ciddî bir birikim bulunmaktadır. Bu coğrafyada yüzyıllarca büyük devlet politikası izleyen Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan güçlü diplomasi geleneği, Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüş ve Batılı emperyalist devletlerin merkezî coğrafyada çevirdikleri her türlü oyuna karşı devreye girerek, yıkılmak istenen dengelerin yeniden kurulabilmesi için etkili olmuştur. Başbakan ya da Dışişleri Bakanları düzeyindeki devletlerarası ilişkilerde her zaman için, Türk devletinin diplomatik birikimini temsil eden büyükelçiler devrede olmuşlar ve resmî görüşmelerde her zaman Türkiye’yi temsil eden heyetler içerisinde yer almışlardır. Washington’da yaşanan son diplomatik kriz tam Afganistan’a asker gönderilmesi meselesi görüşülürken çıkmış ve Türk devletinin güvenliği açısından Afganistan’a asker gönderilmesine eskiden beri karşı çıkan Türk Dışişleri, tam da bu konular gündeme geldiği aşamada bypass edilmek istenmiştir.

Böylesine bir durum Turgut Özal döneminde de gündeme gelmişti. Özal’ın Cumhurbaşkanı olarak Batılı devlet başkanları ile yaptığı resmî görüşmelere, Türk Dışişleri Bakanı ile büyükelçilerin katılması engellenmek, devlet başkanlarının kafa kafaya vererek yaptıkları sohbet görüşmeleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomasisi yürütülmek istenmiştir. Normal koşullarda hiç bir biçimde kabul edilemeyecek bu tür girişimleri gündeme getiren Özal, devlet geleneğini bozduğu gibi, Türk Dışişleri’nin geleneksel çalışma düzenini de altüst etmiştir. Özal’ın Türk devlet geleneğine ve çağdaş Türkiye diplomasisine zarar veren politikaları sürdürmek isteyen bazı politik girişimlerin günümüzde de gündeme geldiği görülmektedir. Yeni bir düzene doğru uluslararası ilişkiler zorlanırken, Türk devletinin dış baskılar altında hareket etmesine yol açabilecek derecede riskli durumlarda, Türkiye’nin hariciye birikiminin bütünüyle devrede olması genel olarak beklenen bir durumdur. Fakat bu süreç çoğu zaman işlememektedir.

Yazımızın konusuna dönecek olursak: Afganistan denilince akla gelecek ilk şey, Sovyetler Birliği’nin bu tampon ülkeyi işgal ettiği yıllarda, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir görevlisi olarak Zbigniew Brzezinski’nin Amerikan silâhlarını, CIA tarafından yetiştirilmiş radikal İslamcı terörist Usame Bin Ladin’e teslim ederken çekilen resim gelmektedir. Cengiz Özakıncı bu resmi “İblisin Kıblesi-United States of İrtica” ismini taşıyan kitabının kapağına almıştır. Afganistan’daki gerçek durumu bundan daha iyi gösteren bir belge daha yoktur. Bu tampon ülkede savaş, Sovyet işgalinden bu yana devam etmektedir. Dün ABD’nin yetiştirdiği radikal İslâmcı teröristler Rusya’ya karşı bu ülkede savaşıyorlardı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya bu ülkeden çekilince, ABD Usame Bin Ladin ve onun öncüsü olduğu El Kaide örgütünü bahane ederek bu dağlık ülkeye yerleşmiştir. Şimdi ise, ABD bu ülkede, öldürtülen Pakistan Başbakanı Benazir Butto’nun girişimleri ile kurulmuş bulunan, Taliban isimli örgüte karşı savaşıyor görünümündedir. Bu örgütü, ABD’nin talebi üzerine Pakistan’dan toplanan işsiz talebelerin Pakistan üzerinden ABD’ye gönderilerek yetiştirilmeleri ile kurulmuş ve daha sonra da bu örgüt üzerinden Afganistan ülkesi bütünüyle bir savaş alanına dönüştürülmüştür. El Kaide ile beraber Taliban, ABD’nin, karşısına hiç bir devleti almadan, bütün dünyaya askerî üstünlüğünü yaymayı hedefleyen asimetrik savaş stratejisi doğrultusunda, Afgan Savaşı’nın dünyanın siyasal gündeminde başköşeye oturmasına katkı sağlamışlardır. İslâmcı görünümlü terör dün Rusya’yı Afganistan gibi bir geçiş ülkesinden geri püskürtürken, bugün de ülkede yarattığı savaş ortamı sayesinde Çin ve Hindistan gibi komşu büyük ülkeleri istikrarsızlığa sürüklemekte, ayrıca ABD’nin bu iki devi çevrelemesi için önemli bir konuma sahip Afganistan’a gelip yerleşmesine imkân sağlamaktadır. Türkiye’de resimleri basılan Brzezinski ve Usame Bin Ladin birlikteliği açıkca bu durumun doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Afganistan’da ABD resmî olarak Taliban ve El Kaide ile savaşmaktadır. Yâni, kendi yetiştirdiği bu örgütler üzerinden terör görünümlü asimetrik savaşını sürdürürken, bu ülkeye Çin, Hindistan, İran ve Rusya gibi büyük komşu ülkelerin girmesini ve müdahale etmesini önlemektedir. ABD Taliban ya da El Kaide ile görünüşte savaşırken, aslında bu dört büyük ülke ile savaşmakta ve kendi merkezli tek kutuplu dünya iddiasını devam ettirebilmek için Afganistan’dan geri çekilmemektedir. Yeni dönemde ABD tek kutuplu dünya düzeni kuramadığı için geri adım atmamak için bu ülkenin dağlarında direnmekte ve savaşı bu bölgede sürdürerek, Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkelerin kendisine karşı yeni kutup merkezi olarak öne çıkmalarını engellemek istemektedir. Afganistan stratejik olarak dünyanın en büyük kıtası olan ve ABD’nin üç büyük rakibi ülkenin arasında yer alan kritik bir ülke konumunda olması sebebiyle, uluslararası konjonktürde öne çıkmıştır. ABD savaş yolu ile bu ülkede sağladığı üstünlüğü çevre ülkelere de yaymak, Asya’nın ortalarında Rusya, Çin ve Hindistan üçgenine karşı kendi hegemonyasını geçerli kılmak ve zaman içerisinde bölgeye yerleşyerek İran’ı da arkadan vurmak istemektedir. Bu durumu yakından izleyen İran gibi bir büyük devlet de, onbin kilometre öteden gelen ABD saldırısının Asya kıtasının dışına çıkarılması doğrultusunda Rusya, Çin ve Hindistan üçgeni ile beraber hareket etmektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zaman içerisinde bir ekonomik örgütlenme olmanın ötesine giderek, ABD saldırganlığının bütün Asya kıtasını tehdit etmesini önlemek ve karşı dengeler oluşturmak üzere, yavaş yavaş yeni zirve toplantılarıyla bir askerî güvenlik örgütüne de dönüşmektedir. Afganistan’da hâlen savaşmakta olan ABD açısından en tehlikeli gelişme ŞİÖ’nün geniş çerçeveli işlevsel bir kimlik kazanarak Asya güvenlik yapılanmasına dönüşmesidir ki, böyle bir yapılanma ABD’nin bütünüyle Asya kıtasının dışına çıkartılması anlamına gelebilir.

Hâlen Afganistan dağlarında Taliban ve El-Kaide ile savaşır görünen ABD için en kritik aşama ŞİÖ’nün askerî bir kuruluşa dönüşmesidir. ABD için tek tek bile çok büyük olan bu dört ülkenin savaşa karşı barışı güvence altına alabilme doğrultusunda ortak bir güvenlik paktına yönelmeleri, ABD açısından Afganistan savaşının kaybı anlamına gelmektedir. ABD’nin, Irak Savaşı gibi bir başarısızlıktan sonra Afganistan Savaşı’nı da Asya kıtasının bu dev ülkelerinin birlikteliğine karşı kazanabilmesi mümkün değildir. Bu durumu ABD’li yetkililer de bilmektedir. ABD Genelkurmay Başkanı Afganistan savaşının çok kötü gittiğini ve iki-üç yıllık gelecekte ABD ordusunun çok büyük asker zayiatı vereceğini açıkca ilân etmiştir. Tam da bu aşamada Amerikan Başkanı Obama Türkiye’den Afganistan için açıkça savaşacak asker istemekte ve Türk askerî birliklerinin Afganistan dağlarında mevzilenmelerini talep edilmektedir. ABD Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarından hemen sonra, Obama’nın Türkiye’den asker istemesi, durumun vahim ve acil boyutlarını açıkca ortaya koymaktadır. Amerika, soğuk savaş döneminden kalma alışkanlıklarını hâlâ terk edemediği için Türkiye’ye baskı yapma hakkını kendinde görmekte, Türk askerini bir piyon olarak Taliban teröristlerinin önüne atmak istemektedir. PKK terörü ile savaştığı için antrenmanlı bir ordu konumunda olan Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin bu durumundan Amerika Birleşik Devletleri yararlanmak istemekte ve bu nedenle Türk Genelkurmayı Afganistan Savaşı’na zorlamaktadır.

İngiliz emperyalizminin Avustralya ve Yeni Zelandalıları bir sömürge imparatorluğu ordusu çerçevesinde Çanakkale Savaşı’nda kullandığı gibi, ABD emperyalizmi de kendi hegemonya düzeni doğrultusunda Türk ordusu Afganistan dağlarında haklı olmayan bir savaş için kullanmaya çalışmaktadır. İngiltere’nin yerine Batı emperyalizminin jandarmalığına soyunmuş olan Amerika Birleşik Devletleri, Okyanus bölgesinden getirtilen Anzaklar ile Hindistan’dan getirilerek Osmanlı ordusuna karşı kullanılan Gurkaların konumuna Türk askerini sürüklemek istemektedir.

Avrupa Birliğine tam üye yapılmayan Türkiye Cumhuriyeti Batı kapitalist sisteminin bir parçası ya da ortağı değil ama bekçisi konumuna indirgenmek istenmektedir. Soğuk savaş döneminde Batı Bloku’nun güvenliği âcil olunca Türkiye’yi NATO’ya alanlar , Sovyetler Birliği dağılınca, güvenlik konusunun gündemden düşmesi nedeniyle, Türkleri dışlayarak beraberce külfetini taşıdıkları Batı kapitalist düzeninin nimetlerinden Türk ulusunu ve devletini mahrum bırakmışlardır. Yarım yüzyıllık bekleyiş ve özveri sonrasında Avrupa kıtasından tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi dışlanan bir Türkiye, yeniden Batı’nın çıkarları doğrultusunda Asya kıtasında yeni askerî maceralara alet edilmek istenmektedir. Kendini bilen her devletin ya da ulusun başkalarının maceralarına alet olmayı redetmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de Batı’dan gelen bu tür baskılara karşı durması ve kendisini koruması gerekmektedir. Türk devletinin bugünkü yöneticilerinin dünya tarihi bilgileriyle beraber Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yaşanan gelişmeleri bugün yeniden hatırlamalarında ve üzerinde düşünmelerinde yarar vardır. Osmanlı orduları, devletin kuruluşu tamamlandıktan sonra sürekli olarak Batılı ülkeler ve Hıristiyan devletler ile karşı savaşmıştır. Afganistan Savaşı bu açıdan da dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devletlerinin askerî geleneğine ters düşmektedir. Afgan Savaşı’nda Hıristiyan ABD ile Müslüman Afganistan karşı karşıya gelmektedir. Böylesine bir savaşta Türkiye Cumhuriyeti bir Müslüman ülke olarak Hıristiyanlarla aynı cephede Müslümanlara karşı savaşamaz. Böylesine bir durum dünyanın Müslüman halkları arasındaki antiemperyalist dayanışmaya ters düşecek ve Türkiye’yi bütünüyle Hıristiyan Batı emperyalizminin cephe ülkesi ile Truva atı konumuna düşürecektir. Amerika’nın emperyalist savaşı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Afganistan Savaşı bütünüyle bir emperyalist saldırıdır ve Irak Savaşı gibi sonu hüsran ile bitmeye mahkûmdur. Sonu şimdiden belli olan bir emperyal maceraya koskoca Türk devleti ve ordusu alet edilemez.

Türkiye Cumhuriyeti kendisinin olmayan bir savaşa açıkca giremez. Türkiye’nin soğuk savaş döneminden kalma NATO üyeliği, Afgan Savaşı’na katılması için yeterli bir neden ya da gerekçe olamaz. Türkiye soğuk savaş dönemindeki Sovyet tehdidine karşı kendisini korumak amacıyla NATO içerisinde yer almak durumunda olmuştur. Bu yüzden de Batı Bloku’nun güvenliği doğrultusunda büyükçe bir bedel ödeyerek, bütün komşuları ile karşı karşıya gelmiştir. NATO, soğuk savaş döneminin güvenlik örgütü olarak misyonunu, o dönemin bitişiyle beraber tamamlamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber karşıt örgüt olan Varşova Paktı nasıl dağıldı ise, NATO’nun da benzeri bir biçimde tasfiye edilmesi gerekiyordu. Böylesine bir dengeyi bozan ABD tek merkezli hegemonya düzeni için NAOT’yu elinde tutmuş ve daha sonra da alan dışı hareket doktrinini getirerek , bu askerî örgütü savunma kuruluşu olmaktan çıkararak yeni bir Batı hegemonya yapılanmasının askerî gücüne dönüştürmüştür. Uluslararası dengeler ve hukuk açısından tam bir hegemonya haksızlığı anlamına gelen bu yeni NATO yapılanması, haklı savunmalar yerine haksız saldırıların örgütün gündemine girmesine yol açmıştır. Son yirmi yıldır NATO artık bir savunma örgütü olarak değil, ama Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerinde ABD merkezli Batı emperyalizmi ile gene ABD’deki güçlü lobileri üzerinden İsrail merkezli Siyonizm’in saldırı örgütü konumuna sürüklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bağımsız devlet olarak böylesine bir durumu kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü çifte standartlı davranan Batı emperyalizmi her aşamada NATO’yu kendi çıkarlarına alet etmiştir. Türkiye’yi otuz yıldır tehdit eden bölücü teröre karşı Türk devletini korumayan, aksine teröre yardımcı olan bu kuruluş, Afganistan’da ABD’nin çıkarları söz konusu olduğunda, NATO Antlaşması’nın teröre karşı koruyucu maddelerini harekete geçirmiştir. ABD ve İsrail kendi çıkarları için Irak’ın kuzeyinde kukla devlet kurarken, örgüt üyesi Türkiye’nin korunması için işletilmeyen teröre karşı koruma maddeleri, ABD’nin en küçük çıkarları söz konusu olduğunda hemen Afganistan’da devreye sokulmuştur. Sırf bu konu bile, Türkiye’nin Afganistan’da ABD’nin yanında savaşması açısından ciddî bir handikap ve tartışma oluşturmaktadır. Bu gibi sorunlar, ABD’nin çıkarları kadar diğer Türkiye’nin de ulusal çıkarları açısından değerlendirilmek zorundadır. Türkiye, kendisinin olmayan Irak Savaşı’na nasıl son anda girmekten kaçındı ise, gene kendisinin olmayan Afganistan ve İran Savaşlarından da kaçınmak durumundadır. Bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin yanıbaşındaki İslâm ülkelerine Batı’nın, Hıristiyan emperyalizmi ya da İsrail’in Siyonizmi’nin çıkarları doğrultusunda, savaş açılmasına alet olması ya da dış baskılarla katılması düşünülemez. Türkiye’den soğuk savaş dönemi alışkanlığı ile böylesine bir haksızlığa alet olmasını ya da katılmasını beklemek gerçekci değildir. Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu devlet ve ordu birikimi ile dünyanın değişen koşullarını kendi ulusal çıkarları doğrultusunda değerlendirerek, yeni bir tutum belirleme hakkına ve kapasitesine sahip bulunmaktadır. Batılı dost ve müttefik ülkelerin bu durumu kabul etmelerinde karşılıklı ilişkiler açısından yarar vardır.

Obama görevi teslim alırken yaptığı konuşmada, Amerikan askerlerinin en kısa zamanda Irak’tan çekileceğini ama Afganistan’da kalacaklarını ve sonuçsuz savaşı ellerinden geldiğince sonuna kadar sürdüreceklerini resmen açıklamıştır. İsrail yüzünden Ortadoğu’ya takılıp kalan ABD’nin bu on yıllık zaman dilimi içerisinde diğer kıtalardaki üstünlüğünü yitirmesi, ABD’nin aklını başına getirmiş ve bu nedenle Ortadoğu’dan çekilmeye karar vermiştir. ABD, İsrail için Irak’ta savaşırken, Rusya Kuzey Buz Denizi’nde, Brezilya Latin Amerika’da, Çin ve Hindistan Asya’da ve Afrika’da yayılmaya başlamışlar, Avrupa Birliği giderek ABD’den uzaklaşmış ve İsrail yüzünden ABD dünya kıtalarındaki üstünlük konumunu yitirmiştir. Şimdi gelinen bu aşamada ABD yeniden küresel gücünü toparlayabilmek için, Ortadoğu’daki yükünü Türkiye’nin üzerine atmaya çalışmakta, ama dünya hegemonyasında kendisinin en büyük rakipleri olan Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev ülkelerin önünü kesebilmek doğrultusunda Afganistan Savaşı’nı sürdürmek istemektedir. Obama’nın son çıkışları ve açıklamaları bu durumu doğrularken, ABD ile İsrail’in bu yüzden arasının açıldığı görülmektedir. ABD devletine siyonist Neokonservatifler yüzünden tam olarak egemen olamayan Başkan Obama, ABD merkezli küreselleşmeyi zorlamak için Asya kıtasındaki Afgan Savaşı’na öncelik vermektedir. Afganistan’da ABD varolduğu sürece, Asya güçlerinin Orta Asya’nın geçiş ülkesi üzerinde etkili olmaları mümkün görünmemektedir. Amerikan devleti artık kendi ordusunu İsrail siyonizmi için değil ama Amerikan hegemonyası doğrultusunda kullanmak istemekte, bu doğrultuda kendi istediklerini yapabilmek için de Türkiye’yi kullanmaya çalışmaktadır. Hem Ortadoğu’dan çekilirken, bölge güvenliğini Türkiye üzerine yıkarak Türkiye’yi İsrail’e karşı öne sürmekte, hem de Afgan Savaşı’nın en yoğun ve kanlı döneminde Türk askerini emperyalizmin piyonu olarak Afgan dağlarında Taliban ve El-Kaide terörüne karşı sahaya sürmeye çalışmaktadır. Ancak geri kalmış ülkelere kabul ettirilebilecek emperyal projeler için Türkiye’nin zorlanması, önümüzdeki dönemde sonuç vermeyecek, Türk devleti Irak’ın işgaline karışmadığı gibi İran ve Afgan Savaşlarına da saldırgan Batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda girmeyecektir. Türkiye’yi böylesine zor bir misyona zorlayan emperyal güçlerin bu durumu artık görmeleri gerekmektedir.

Yeni dünya koşullarında Afganistan üzerinde yeni bir denklem oluşmuştur. İngiltere ile Rusya arasında bir tampon ülke olarak yüz yıl önce kurulmuş olan bu ülkenin, yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu dünya ile Asya bütünleşmesinin geçiş kapısı ya da kilit konumuna geldiği görülmektedir. Bu durumu iyi bilen ABD, Pakistan üzerinden Taliban’ı kurdurarak ülkeyi karıştırmış ve bu karışıklığı şimdiye kadar sürdürerek kendisine karşı bir alternatif çözümün bu bölgeden Asya merkezli olarak dünya platformuna çıkışını önlemiştir. 11 Eylül provokasyonu, Irak ve Afganistan Savaşları için elverişli ortam yaratmış ve kendi kendini mağdur durumuna düşüren ABD emperyalizmi, bu durumdan yararlanarak Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelere saldırmayı gerçekleştirebilmiştir. Böylesine bir emperyal çıkış için bazı İslâmî grupları kendi istihbarat örgütleri üzerinden teröre yönlendiren ABD, bu grupların yarattığı tepkilerden yararlanarak teröre karşı savaş görünümünde emperyal planları doğrultusunda Orta Asya ve Orta Doğu savaşlarını sürdürerek bugünlere gelmiştir. Ne var ki gelinen aşama ABD açısından tam bir hüsrandır, çünkü tek kutuplu bir küresel imparatorluk için sürdürülen mücadele sonucunda bunun tamamen tersi olarak çok kutuplu bir dünya öne çıkmış ve ABD’nin askerî üstünlük kurma hedefi başarıya ulaşmamıştır. Hatta tamamen tersi yönde gelişmelere yol açarak yeniden büyük bir Amerikan düşmanlığının bütün dünya ülkelerinde yaygınlık kazanmasına ve İsrail’i ise bütünüyle dünyadan tecrit eolmasına yol açmıştır. İsrail bu yüzden elinde kalan tek yol olan savaşı sürdürmek istemekte, ABD ise G-20 ülkeleri gibi yeni projelerle kendisine karşı oluşan bütün büyük kutupbaşları ile büyük ülkeleri tek bir çatı altında toplayarak bu kez hegemonyasını savaş yerine işbirliği görünümü altında sürdürmek istemektedir. G-20 oluşumu ile bütün rakiplerini kendi önderliğinde yeni bir gruplaşmanın içine çekmeğe çalışan ABD, Afganistan Savaşı’nı sürdürerek Asyalı üç büyük ülkesinin de önünü kesmeyi hedefleyen ikili bir politika uygulamayı tercih etmektedir. İşine geldiğinde konferans salonlarını kullanan ABD emperyalizmi işine geldiğinde de dağlarda savaşları kullanmakta ve böylece dünya dengelerine oynayarak yeniden dünyanın merkezî gücü olmaya çalışmaktadır. Ne var ki, ABD’nin bu açıdan treni çoktan kaçırdığı bellidir.

Bugünün dünya koşullarında Türkiye Afganistan’a savaşacak asker gönderemez ve göndermemelidir. Çünkü bu bir haksız savaştır ve bir emperyal saldırganlıktır. Kendisi emperyal bir ülke olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı Hıristiyan emperyalizminin ya da İsrail Siyonizmi’nin çıkarları doğrultusundaki bir savaşa girmesi kesinlikle düşünülemez. Böylesine bir durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş gerekçesine de ters düşmektedir. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türk ve Müslüman bir devleti yok eden Batı’nın Hıristiyan emperyal ordularına karşı bir ulusal direniş ve kurtuluş savaşı sonrasında kurulan bağımsız devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti, kendisi gibi emperyalizmin tehdidi altında bulunan dünya ülkelerine karşı değil onlar ile aynı saflarda, kuruluş günlerinde olduğu gibi, antiemperyalist bir çizgide hareket ederek onların yanında yer almak durumundadır. Irak gibi Afganistan da mazlum bir ülkedir. Emperyalist saldırganlık bu iki ülkenin yüz binlerce insanının ölümüne neden olmuştur. Irak’ta bir buçuk milyon, Afganistan’da ise bir milyondan fazla mâsum insan haksız savaşlar yüzünden katledilmiştir. Bu nedenle, Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da savaşın bir an önce durması gerekmektedir. Bu doğrultuda, bir Afgan barışı projesi dünya gündemine getirilmeli ve Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde hızla devreye sokulmalıdır. Afganistan’a Türk askerî gönderileceğine bütün Amerikan askerleri bu ülkeden geri çekilmeli, yerine büyük bir Birleşmiş Milletler askerî gücü gönderilmelidir. Rusya ve Çin’in de üye olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden alınacak kararlar doğrultusunda, ABD ve Batılı müttefikleri barıştan yana hareket etmeli, NATO bir Batı hegemonyası askerî gücü olarak Afganistan’da Asyalı mazlum insanlara karşı kullanılmamalıdır. NATO yerine Birleşmiş Milletler Afganistan’da yönetimi ele almalı, bir ara Namibya’da uygulanan geçici Birleşmiş Milletler yönetimi bir manda idaresi biçiminde âcilen uygulamaya konulmalıdır. Ancak bu yoldan ABD Afganistan batağından kurtulabilir ve hegemonya için göstermelik terör savaşı sona erdirilebilir. Birleşmiş Milletler’in Afganistan’da oluşturacağı yeni yönetim, ABD sonrasında bu ülkeye Çin, Rusya ya da Hindistan’ın müdahale etmesini önleyerek, bu tampon ülkenin yeniden savaşlara sürüklenmesinin önüne de set çekebilir.

Afganistan bir Müslüman ve nüfusun yanında Türk nüfusu da olan bir Asya ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgi alanı içerisindedir. Atatürk döneminde Türkiye’den Afganistan’a asker gönderilmemiş ama eğitim amacıyla epeyce bir Afgan askeri Türkiye’ye gelmiştir. İki ülke arasında askerî antlaşmalar imzalanmış ve Türkiye Cumhuriyeti bu ülkeye yönelik bütün saldırılara karşı Afgan devletine destek olma sözü vermiştir. Şimdi Amerikan emperyalizmi için Türk askeri bu duruma tamamen ters düşerek Afganistan’a gönderilemez. Afgan askerleri gene eskiden olduğu gibi gelip Türkiye’de eğitim görebilirler ya da Türkiye ile Afganistan arasında imzalanacak yeni işbirliği ve güvenlik antlaşmaları ile Türkiye Afganistan’a her zaman her konuda yardım edebilir. Türkiye ile Afganistan İkinci Dünya Savaşı öncesinde Atatürk ve İran Şahı’nın öncülüğünde oluşturulan merkezî güvenlik paktı olan Sadabat Paktı’nın iki eşit üyesidirler Türkiye’nin Avrasya stratejisinde izlenen millî yolda, Güney Avrasya Türk hattı Türkiye’den başlamakta, İran’dan geçerek Afganistan’a kadar uzanmaktadır. Yeni Avrasya oluşumunun Güney Türk hattında Türkiye, İran ve Afgan ile beraber ve omuz omuza bir konuma sahip bulunmaktadır. Batı emperyalizmli kaynaklı; Afgan, Pakistan ve Türkiye Sünnî hattı oluşturmak ve bu hattın üzerinden İran Şiîliğine yönelik bir düşmanlık ya da karşıt güç oluşturmak girişimlerinin bu aşamada Türkiye tarafından ciddiye alınması mümkün değildir. Pakistan da bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin hem dostu, hem müttefiki daha da ileriye gidilirse kardeşi olan bir ülkedir. Güney Avrasya hattında Türkiye, İran ve Pakistan ile olduğu kadar Afganistan ile de yakın işbirliği ve dayanışma içerisinde olacak ve tarihten gelen Sadabat Paktı birlikteliği çerçevesinde bu kardeş ülkenin güvenliği için bölgedeki diğer komşu ve kardeş ülkeler ile ortak bir arayış içerisinde olacaktır. Türkiye İran ve Pakistan ile beraber bölgede terör ve savaşa karşı barış ve istikrarı sağlayacak bir güvenlik örgütlenmesi arayışı içerisinde olacaktır. Türkiye Afganistan’a Amerika istediği için değil ama, iki ülke ilişkileri ve bölgedeki gereksinmeler gerekli kıldığı noktada gidecek ve bu kardeş ülkeye sahip çıkarak yardımcı olacaktır. Çok kutuplu dünyada hiç bir kutup başı kendi politikası için Türkiye’yi kullanmaya kalkışmamalıdır. Türkiye bir Asya ülkesi olarak Asyalı kardeşleriyle her zaman birlikte olacaktır. Bu nedenle, haksız Afganistan Savaşı’na muharip Türk askeri gönderilemez.

TÜRK DEVLETİNİN AKLI "Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN" -ADD GENEL KURULU ÇALIŞMALARI İLE İLGİLİ OLMAYAN, ANCAK HER ADD ÜYESİNİN/YÖNETİCİSİNİN ÖZENLE ÜZERİNDE DURMASI VE ÇEVRESİNDEKİ HER YURTTAŞA OKUTMASI GEREKTİĞİNE İNANDIĞIM, AŞAĞIDAKİ MAKALEYİ DİKKATLERİNİZE SUNUYORUM. SAYGI İLE HÜSNÜ MERDANOĞLU (17 Ekim 2018)

ADD GENEL KURULU ÇALIŞMALARI İLE İLGİLİ OLMAYAN, ANCAK HER ADD ÜYESİNİN/YÖNETİCİSİNİN ÖZENLE ÜZERİNDE DURMASI VE ÇEVRESİNDEKİ HER YURTTAŞA OKUTMASI GEREKTİĞİNE İNANDIĞIM, AŞAĞIDAKİ MAKALEYİ DİKKATLERİNİZE SUNUYORUM.
SAYGI İLE
HÜSNÜ MERDANOĞLU
**
(NOT: Yaklaşan Genel Kurul’a yönelik değerlendirmemi, Sayın Çeçen’in yazısının sonunda yaptım, bilginize.)
***
TÜRK DEVLETİNİN AKLI
Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN
Son zamanlarda Türkiye'de en çok tartışılan kavramların önüne, devlet aklı kavramı geçti. Günlük dilde pek de kullanılmayan bu kavram, konuyu bilen hukukçuların ve siyasal bilimcilerin çok yakından bildikleri bir deyimdir. Genel olarak bilinen fakat fazla kullanılmayan, ayrıca gizlice kullanılmağa çalışılan bir kavram olarak devlet aklı; her zaman için hem siyasal alanda hem devlet yönetiminde her zaman için fazlasıyla öneme sahiptir. Özellikle devlet düzenlerinin çatırdadığı ya da çökmeğe başladığı aşamalarda gündeme gelir. Bezen de yeni devlet modellerinin kurulması uluslararası konjonktürde güç merkezleri tarafından gündeme getirilirse o zaman varolan devletin tasfiye edilmesi amacıyla kasıtlı olarak kullanılan bir kavram olarak devlet aklı gündeme getirilir.

Eski Türkçe dilinde daha çok “Hikmeti Hükümet” olarak ifade edilen bu kavram, Avrupa dillerinde daha çok devlet sebebi ya da devletin varolma nedeni biçiminde kullanılmaktadır. Bu yönü ile her devletin ortaya çıkış aşamasında devletin kuruluş gerekçesini oluşturmakta, devletlere bir varoluş gerekçesi yaratmaktadır. Orta Çağın sona ermesi ve dine dayanan toptum düzeninin geride kalması aşamasında, daha çok onbeşinci yüzyıldan sonra kullanılmaya başlanmış olan bir kavram olarak devlet aklı, çağdaşlığa geçiş süreci içinde, çağdaş devletlere yaşam kazandırmıştır. Makyavel'in “Hükümdar” isimli kitabı üzerine başlayan tartışmalarda, İtalyan düşünürü Botero tarafından ilk kez kullanılan devlet aklı kavramı, bir devletin kurulabilmesi, yaşayabilmesi, varlığını sürdürmesi, her türlü tehdit ya da tehlike ye karşı kendisini koruyabilmesi, daha iyi ve gelişmiş düzeyde hizmetlerini geliştirebilmesi ve diğer devletlerle arasında bulunan rekabet düzeninde daha güçlü bir konuma gelebilmesi için yapılması gereken bütün girişimleri ifade eder.

Her devletin kurucuları bir akıl kullanarak devletlerini tarih sahnesine çıkarırlar ki, buna kurucu devlet aklı denmektedir. Devleti kuran akıl daha sonra onu yaşatmasını, korumasını ve geliştirmesini de bilecektir. Dine dayalı toplum düzeni ile beraber feodaliteye dayanan siyasal yapıyı da geride bırakarak çağdaş devleti ortaya çıkaran akıl, işte bu kurucu devlet aklıdır. Devlet aklı bir ülkede ya da bir toplumun içinde güç merkezi oluşturmasını, oluşturulan güç merkezini siyasal anlamda örgütleyerek ortaya çağdaş bir devlet çıkarılmasını bilen bir akıl olacaktır. Devlet aklı; devlet kuracak gücü oluşturmak ve bu güç oluşumunu daha sonra kurumlaştırarak sürekli bir siyasal yapıya dönüştürmek anlamında da açıklanabilir. Bu açıdan devlet aklı çağdaş devletin ortaya çıkış noktası ve düşünsel temelidir.

Onbeşinci yüzyılda ortaya çıkan devlet aklı kavramı daha sonraki yüzyıllarda hızlı bir gelişme göstermiş ve onaltıncı yüzyıldan sonra ortaya çıkan çağdaş devletlerin kurucu düşüncesini oluşturmuştur. Güç merkezleri sahip oldukları potansiyeli bir iç egemenlik olarak ortaya çıkarmışlar ve daha sonraki aşamada da dış egemenliğe yönelerek, devletlerarası düzende yeni bir devlet yapılanması ile sahneye çıkılmasını başarmışlardır. Zaman içerisinde kurumsallaşan siyasal egemenlik düzenleri çağdaş devletlerin ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Makyavel'in real politik koşullara dayanan gerçekçi ve fırsatçı düşünceleri, çağdaş devletlerin oluşum sürecinde yön gösterici olmuştur. Kendisi kullanmamasına rağmen, öne sürdüğü gerçekçi düşüncelerle, Makyavel bir anlamda devlet aklı kavramının öncüsü olarak kabul edilebilir.

Siyasal koşullarda meydana gelen zorlukların ya da engellerin aşılmasında devlet aklı kavramı her zaman için gündemde olmuş ve devletlerin yöneticileri tarafından kullanılmışlardır. İnsanlığın kazanımlarının bütün topluma mal edilmesin de insan karakterinden ortaya çıkan keyfiliklerin önlenmesinde, gelinmiş olunan aşamada varolan düzenlerin korunmasında ve her türlü tehdide karşı devletin savunulmasında devlet aklı her zaman için yön göstermiştir. Devletlerin var olabilmesi, ancak devlet aklının korunması ve kullanılmasıyla mümkün olabilmiştir.

Roma İmparatorluğu döneminde, devlet düzeninin korunmasında devlet aklı ile beraber bir de devlet sırrı kavramı kullanılmıştır. Romalı düşünür Tacitus, devletlerin kendilerini koruyabilmeleri için devlet aklını kullanarak önlemler almaları gerektiğini ve bunları yaparken de aynı zamanda devlet sırrı kavramından da yararlanılabileceğini açıkça öne sürmüştür. Devlet aklının dayandığı devlet sırları, devlet yapısının ve özelliklerinin korunmasıyla beraber, devlet kurucu iradeyi oluşturan gücün sağladığa egemenliğin de her türlü koşulda muhafaza edilmesini sağlayacak girişimleri kapsamaktadır. Devletin ve beraberinde kurulmuş olan kamu düzeninin bütün tehdit ve tehlikelere karşı korunması, devlet aklı ile beraber devlet sırrını da öne çıkarmıştır. Böylesine bir yaklaşım; devleti başlı başına bir amaç ya da hedef durumuna getirerek idealleştirmektedir. Devletçi düşünce bu biçimde ortaya çıkmış ve bir çok önemli düşünür tarafından toplumların yararına savunulmuştur. Toplumların değişkenliği, insanların keyfiliği ve zaafları karşısında devletçi düşünce istikrarlı bir devlet düzenini her zaman için savunmuş ve bunu devlet aklına bağlayarak geleceğe dönük kurumlaştırmak istemiştir. Devletin güçlü olduğu ülkelerde toplumsal değişimler ya da kişisel keyfilikler ya da insanların zaafları hiç bir zaman kamu düzenleri açısından tehdit oluşturmamış, devlet aklını kullanan kamu yönetimleri devlet düzeni sayesinde bu tür tehditlerden kamu düzenlerini kurtarmışlardır. Güçlü devletler, devlet aklını kullanarak bütün toplumu kucaklaşmışlar ve vatandaşlarını tehlikeli gelişmelerden uzak tutabilmişlerdir .

Onyedinci yüzyılda başlarındaki Westfalya Antlaşması ile Avrupa devletleri ulusal yapıya dönüştürülünce zaman içinde Batı’nın devlet modeli ulus devlet olmuştur. Bunun sonucunda devletlerin kullandıkları devlet aklı kavramı da ulus devlet aklına dönüşmüştür. Belirli bir gelişme süreci içinde devletlerin toplumları zaman içerisinde ulusallaşanca, uluslar da belirli kültürel birikim sonucunda, ulusal akla sahip olmuşlardır. Belirli bir devletin halkının uluslaşması ile bazı bölgelerdeki insan toplumlarının uluslaşma sürecini tamamladıktan sonra kendi ulus devletlerini kurmaları yeni bir dönemi beraberinde getirmiştir. Bu aşamadan sonra, devletleşen uluslar, ulus devlet aklı ile hareket etmeğe öncelik vermişlerdir. Ulus devletler, devlet aklını kullanırken, ya ulusların çıkarlarına göre davranmışlar ya da kendi toplumlarının uluslaşmasına öncelik vermişlerdir. Uluslaşma öncesi kurulan devletler toplumlarının uluslaşabilmesi için belirli programlar uygulamışlar, devlet öncesi uluslaşmayı tamamlayan toplumlar ise kendi ulus devletlerini kurmanın yollarını aramışlardır. Uluslaşan toplumlar kendi ulus devletlerini kurarken, ulusal yapının dışında kalan toplumlar ise kendi ülke ya da bölge devletlerini kurmaca çaba göstermişlerdir. Toplumları uluslaşamayan ülkelerde devletler, ulusal çıkarların ötesinde ülkesel ya da devletsel çıkarlara öncelik vererek hareket etmişlerdir. Çünkü devlet aklı, ulusun olmadığı yerlerde ya ülkesel ya da devletsel bakış açısını beraberinde getirmektedir.

Tarihsel süreç içinde dünyanın merkezi coğrafyasının tam ortasında bir ulus devlete sahip olan Türklerin elinden bu avantaj, günümüz koşullarında alınmak istenmektedir. Bu nedenle, Misak-ı Milli sınırları içinde bir ulus devlet olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek üzere, sistemli bir siyasal kampanya ve çökertme operasyonu emperyalist güçler ile yerli işbirlikçileri tarafından yürütülmektedir.

Türkiye, yarım yüzyıldır Avrupa Biriliği hayalleriyle oyalanırken, kafası Avrupa’nın giriş kapısına kıstırılmış, ama kuyruğu bu aşamada kopartılarak Orta Doğu’da kurulmakta olan yeni emperyalist düzene eklenmeye çalışılmıştır. Sekizyüzbin kilometre karelik bir büyük ülkede, yetmişbeş milyonluk nüfusu ile bir dev ülke konumunda olan Türkiye Cumhuriyetti, emperyalist plânlara kurban edilmek istenirken devletin ve ulusun, ulusal devlet aklını kullanması çeşitli girişimlerle önlenmiş, satılmış bir medya düzeni, küresel emperyalizmin ve uluslararası kapitalizmin çıkarları doğrultusunda kullanılarak, Türk ulusu ve kamuoyu, tam anlamıyla bir akıl tutulmasına sürüklenmiştir. Türkiye hiç bir zaman giremeyeceği Avrupa ile oyalanırken, Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm Türkiye’yi kullanarak, kendi Orta Doğu Projelerini ve Büyük İsrail Plânlarını sistemli olarak yürütmüşlerdir. Bunu yaparken, toplumu ciddi bir akıl tutulmasına esir etmişler, kendi akıllarına göre yetiştirdikleri yerli işbirlikçileri, devlet ve siyasal düzende en önde yetkili konumlara getirerek, kendi çıkarlarına hizmet ettirmişlerdir.

Emperyalistler ve de Siyonistler, dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirirken, kendi devletlerinin aklı ile hareket etmişler ama Türk devletinin aklını kullanmasına izin vermemişlerdir. Onlar, kendi devletlerinin aklını kullanma hakkını korumuşlar ve bunu çıkarları doğrultusunda değerlendirmişler ama bu hakkı, Türk devletinden esirgemişlerdir. Kendi devletlerini büyüterek, dünyanın merkezine el koyma operasyonunda devlet aklını acımasız bir emperyalist düzen içinde kullanırlarken, Türk devletinin ya da ulusunun, kendini korumasına ya da savunmasına yarayacak ulusal devlet aklının, Türkiye'de kullanılmasını önlemek için her türlü sahtekârlığı denemişler ve uygulamaya koymuşlardır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, kendi yetiştirdikleri işbirlikçi politikacılarla Türkiye'yi yarım yüzyılda yarı sömürge konumuna getirmişlerdir. Okyanus ötesinden gelen politikacılar ya da iktisatçılar, Türkiye'yi Amerika Birleşik Dertleri’ne bağımlı kalacak işbirlikçi akıl ile hareket etmişler, hiç bir zaman Türk devletinin aklını Türk ulusunun ya da Türkiye’nin ulusal çıkarlara doğrultusunda kullanmamışlardır.

Amerika’da yetişmiş “prens”ler, Türk bankalarını ve kamu ekonomik kuruluşlarını batırarak, Amerikan emperyalizmine hizmet etmişler, Eisonhower, Fullbright ya da Rockafeller bursu ile Okyanus ötesinde yetiştirilen siyaset adamları da, ABD'nin talimatlarına uyarak Amerikan emperyalizminin işbirlikçisi aklını kullanmışlar, ama bir türlü en üst koltuklarında oturdukları Türk devletinin aklını, kullanmasına katkı vermemişlerdir. Bunun sonucuna da; Türkiye yarım yüzyılda tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi bir yarı sömürge ülke konumuna sürüklenmiştir.

Türkiye, bir ulus devlete giden yolda yirminci yüzyılın başlarında Ulusal Kurtuluş Savaşı verirken, yabancı sermayeye teslim olmuş olan İstanbul bir mütareke kenti olarak, Atatürk önderliğindeki ulusal kurtuluşa karşı çıkmıştır. Uluslararası sermayenin emperyalist düzenine teslim olan İstanbul, günümüzde yeniden bölgenin başkenti olabilmek amacıyla tam bir işbirlikçi konumuyla, yabancılarla kendi devletine karşı hareket etmektedir. Taşeron bir sermaye yapısıyla emperyalist efendilerine hizmet etmeyi kabul eden bu büyük kentin önde gelen yapısı; Türk devletinin ulusal çıkarlar doğrultusunda devlet aklını kullanmasını önleyebilmek üzere, kendi denetimindeki basın ve medya aracılığı ile sürekli olarak devlet ve ulus üzerinde baskı uygulamaktadır. İşbirlikçi sermaye akıllarını, ulusal akıl görünümünde Türk halkına ve devletine dayatmakta ve Dolar üzerinden ücrete bağladıkları satılık kalemlerle de bu teslimiyetin çığırtkanlığını yaptırmaktadırlar.

Kendi teslimiyetlerinin ve taşeronluklarının getirdiği işbirlikçi aklı, ulusal akılmış gibi öne çıkartarak, Türk ulusunun kendi aklını başına toplamasını önlemektedirler. Türk devletinin yetkilileri de bu duruma seyirci kalarak, devlet aklı ile gereken önlemleri almaktan uzak durmaktadırlar. Sivil bürokrasi kadar askeri bürokrasi de dış baskılarla pasif tutulmakta, bürokratik güçlerin ulusal çıkarlar doğrultusunda devlet aklını kullanmasına izin verilmemektedir.

Türk devletini bölmek ve kuzey Irak’taki emperyalistlerin kuklası küçük yapıyı, Türkiye'nin himayesine almak isteyen bölücü çevreler, Türkiye Cumhuriyetinin kendini koruma refleksi doğrultusunda devlet aklını kullanmasını önleyebilmek için, devlet aklı kıskacında hukuk devleti yaklaşımları geliştirmekteler ve sanki devlet aklını kullanmak hukuk devletini ortadan kaldırırmış gibi göstererek, kendi bölücülüklerini dolaylı yoldan uygulamaya geçirmek istemektedirler. Devlet aklının hukuk devleti anlayışı içinde de hukuka ve anayasal düzene uygun olarak kullanılabileceğini çok iyi bilmesi gereken bu çevreler, emperyalist ve Siyonist planlara hizmet etme doğrultusun da devlet aklını hukuk devleti anlayışı ile mahkûm ederlerken, kendileri demokrasi ve toplumsal barış görünümü altında, insan hakları gibi çok kutsal bir kavramı da istismar ederek bölücülüğün önünü açmağa çalışmaktadırlar.

Demokrasiyi cumhuriyet düşmanlığı için, insan haklarını bölücülük için ve küreselleşmeyi ulus devleti tasfiye etmek amacıyla kullanırlarken, emperyalizme ve bölücülüğe karşı Türk devletinin kendini koruma refleksi ile devlet aklı doğrultusunda kullanması yerli işbirlikçiler sayesinde önlenmektedir. Emperyalist akıl, ulus devletin kendi aklını kullanarak Türk devleti ve ulusunun çıkarlarını korumasına olanak tanımamakta ve böylece Türkiye Cumhuriyetinin dağılma sürecini hızlandırmaktadır.

Türk devletine çok görülen devlet aklını, bugün bütün devletler kullanmaktadırlar. Süper güç Amerika, dünya egemenliği için devlet aklı ile onbin kilometre öteden gelerek dünyanın merkezi alanına egemen olmağa çalışmaktadır. Siyonist güç merkezi İsrail küçük bir devlet olarak Orta Doğu'da ayakta kalamayacağı için, Büyük İsrail'i biran önce kurabilmek üzere Siyonist lobiler aracılığı ile Amerika'yı ve Türkiye'yi kendi çıkarları doğrultusunda devlet aklını kullanarak, yönlendirmeğe çalışmaktadır. Bu durumdan hem Amerikan devleti, hem de Türkiye Cumhuriyeti büyük zararlar görmektedir. Bush yönetimi Siyonizm teslim olarak, Amerikan halkına ve devletine büyük zararlar vermekte, saldırgan devlet konumuna sürüklenen Amerika’nın, süper güç olması ve dünya önderliği tartışmalı hale gelmektedir. Amerika, Büyük Orta Doğu projesi görünümünde Büyük İsrail plânına hizmet ederken, Avrupa ülkeleri de bir araya gelerek, Büyük Avrupa projesi doğrultusunda, Yeni Bizans plânını İstanbul merkezli olarak uygulama alanına aktarabilmenin çabası içindedirler. Mütareke İstanbul’u, Avrupa’ya teslim olurken, Kuvayı Milliye’nin başkenti Ankara bütün Anadolu ile beraber bu teslimiyetçi gidişe direnmektedir. Aradan geçen zaman içinde, bu plânların kesinlik kazanması çerçevesinde, Türk toplumu içinden de ciddi bir ulusal refleks ortaya çıkmakta ve bu da ulusal devlet aklının devletin yetkili organları tarafından kullanılması gereğini gündeme getirmektedir.

Artık, Türk devletinin yetkili makamları ve bu koltuklarda oturan yetkililer, Türk devletini ve ulusunu koruyacak devlet aklını kullanmak zorundadırlar. Anayasa ve yasalar çerçevelinde, devlet aklı kullanılarak, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları korunmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti; ulusal, üniter, laik, sosyal ve demokratik bir hukuk devleti olduğu içindir ki, Anayasa’da güvence altına alınmış olan bu ilkeler doğrultusunda, devletin yetkili makamları ve hükümet devlet aklını anayasa ve hukuka uygun olarak koruyarak, devletin ve ülkenin çıkarlarını korumak zorundadır. Avrupa Birliği süreci bittiğine göre, devletin çekirdek organı Milli Güvenlik Kurulu, yeniden eski merkezi güç konumuna getirilerek, asker ve sivil bürokrasinin eşit olarak temsil edileceği bir konuma getirilmeli ve Türk devletinin aklının, gerektiği bir yapıda kullanabilmesini önü açılmalıdır.

Türkiye hiç bir zaman girmeyeceği Avrupa Birliği yüzünden, devletin merkezi çekirdek organını yitirmiş ve bu yüzden devletin kamu kurumları tam bir dağınıklık içine sürüklenmiştir. Türkiye’nin, devlet aklını toparlayabilmesi için ilk atılacak adım; Milli Güvenlik Kurulunun yeniden eski konumuna kavuşturulması şarttır. Daha sonrada ikinci adım olarak da; yarı yarıya tasfiye edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden eski gücüne kavuşturacak bir “Milli Onarım Plânı”nın acilen devreye sokulması gerçekleştirilmelidir. Ulus devlet aklı, ulusal devletin yeniden eski gücüne kavuşturulmasını gerektirmektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin ulus devlet ilkesine dayanan kararlarını faşistlikle suçlayacak kadar ileri giden, bölücülük ve emperyalist devlet aklı, artık karsısında hem ulusun hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin aklını görmelidir. Aksi takdirde, Türkiye Cumhuriyeti, “Anadolu Medeniyetleri Müzesi”ndeki tarihi yerin almağa adaydır. Tarih boyunca Anadolu’da kurulmuş olan devletler arasında yer alan Türkiye Cumhuriyet’i yüzüncü yıldönümüne ulaşamadan Anadolu Medenileri müzesine gönderilecektir.

Eğer diğer bütün devletlerde varolan devle aklı, biraz olsun Türkiye Cumhuriyeti’nde kaldıysa, bu yaklaşmakta olan son aşamanın önüne geçecek önlemler bir an önce alınmalıdır. Devlet aklının, kullanılması bölücülerin öne sürdüğü gibi, faşizm değildir. Her devlet bir siyasal organizma olarak nasıl kendini koruma doğrultusunda, devlet aklını kullanıyorsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin de doğal olarak devlet aklını kullanmaya hakkı vardır/olmalıdır.

Ne var ki, Türk devletinin başına alt kimlikli ya da emperyalistlerle işbirlikçi kimliğe sahip politikacıların gelmesinin önlenmesi gerekmektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı; içine girilmiş olan seçim yılında, Türk ulusunun ulusal kimliğe sahip çıkan bir milli hükümeti iş başına getirmesi ülkemiz için yaşamsal bir öneme sahiptir.

Seçimlerle işbaşına gelecek ve bir milli programla Türk devletini restore edecek bir milli onarım hükümetini, Türk ulusu, ulusal aklını kullanarak iktidara getirirse, yeni gelecek ulusal hükümet de ulusal devlet aklını kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet payidar kalmasını sağlayacak acil önlemler alabilecektir. Ancak, bu aşamadan sonra Türkiye devletlerarası düzende, gene eskisi gibi rekabet edebilme şansını yakalayabilecektir. Türk devletinin geçici olmadığı, ancak devlet aklı ile ortaya konabilecek ve geleceğe dönük kalıcı bir kurumsallaşma geçekleştirilebilecektir.
***
ADD ÜYESİ OLMA ONURUNU TAŞIYAN ARKADAŞLAR,
(Atatürkçü Düşüne Derneği Genel Merkezinin hemen bütün olağan ve olağanüstü toplantılarında hazır bulunmuş, ATATÜRKÇÜ Düşünce yolunda hizmet eri olmayı yeğlemiş, YAŞAMINI KEMALİZM’E adamış birisi olarak, yaklaşan Olağanüstü Genel Kurul toplantısına yönelik, aşağıdaki değerlendirmemi dikkate alınacağını umuyorum.)

1- YUKARIDA, SAYIN ÇEÇEN’İN DEĞİNDİĞİ KONULAR, ELBETTE BİRÇOĞUMUZ TARAFINDAN BİLİNEN GERÇEKLERDİR. ANCAK ÜRPERTİCİ OLDUĞU DA YADSINILAMAZ.

2- BU KOŞULLAR KARŞINDA BİZ ATATÜRKÇÜLERE (KEMALİSTLERE) DÜŞEN GÖRE/ÖDEV OLASI TEHLİKELER KARŞISINDA BİRBİRİMİZİ VE ÇEVREMİZİ (her ortamda her koşulda konuşarak/yazarak) AYDINLATMALIYIZ. BURUN BURUNA OLDUĞUMUZ TEHLİKELER KARŞISINDA, GEREKLİ ÖNLEMLERİ ALKAMTA ÇOK GEÇ KALMIŞ OLDUĞMUZU KABUL EDEREK, MUTLAKA İVEDİ ÖNLEMLER ALMAYA YÖNELMELİYİZ.

3- ULUSAL BAĞLMADA ÖNLEM ALMAK, EMPERYALİST SALDIRILARA KARŞI DİK DURABİLECEK HAZIRLIK İÇİNDE OLMAK, AYNEN ATATÜRK’ÜN KURUMLAŞTIRDIĞI KUVAYI MİLLİYE ÖRGÜTÜNDE OLUDUĞU GİBİ AYNI AMAÇ DOĞRULTUSUNDA UĞRAŞ VERENLERİN DAYANIŞMA İÇİNDE OLMALARINI GEREKTİRİR.

4- OLUŞUMLAR VE KURULUŞALAR İÇİNDE, ELBETTE KARŞILIKLI ELEŞTİRİLER KAÇINILMAZDIR. ANCAK BU ELEŞTİRİLER, KIRICILIKTAN KAÇINILAR YAPICI OÜLMALIDIR. “yetmiş beş milyonluk nüfusu ile bir dev ülke konumunda olan Türkiye Cumhuriyeti, emperyalist plânlara kurban edilmek istenirken” ULUSALCI DÜŞÜNENLERİ, ULUSALCI GAYRET İÇİNDE OLANLARI KIRMAYA, ONLARI YALNIZ BIRAKMAYA HAKKIMIZ YOKTUR.

5- “Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm Türkiye’yi kullanarak, kendi Orta Doğu Projelerini ve Büyük İsrail Plânlarını sistemli olarak yürütmekte oldukları” GÖZDEN IRAK TUTULMADAN SAĞLAN KAYNAKLARA DAYANAN BELGE VE BİLGİLERİ BİRBİRİMİZE ULAŞTIRARAK, İÇİMİZE SIZMIŞ OLAN (böylece kendine verilen görevi yapanları) AÇIĞA ÇIKARIP AYIKLAMALIYIZ.

6- ANCAK HER ŞEYDEN ÖNCE, ELEŞTİRİ DÜZEYİNİ AŞIRIYA KAÇIRMADAN SAYGINLIĞIMIZI KORUYARAK; “İşbirlikçi sermaye akıllarını, ulusal akıl görünümünde Türk halkına ve devletine dayatmakta ve Dolar üzerinden ücrete bağladıkları satılık kalemlerle de bu teslimiyetin çığırtkanlığını yaptırma” ARACI OLARAK KULLANDIKLARINI UNUTMAYIP, PUSUDA BEKLEYEN SATILIK KALEMELERE/MÜTAREKE BASININA MALZEME OLMAMALIYIZ.

7- KEMALİST BAĞLAMDA, İÇİNDE YAŞADIĞI KOŞULLAR VARLIK YA DA YOKLUK NOKTASINDADIR.

“Tarih boyunca Anadolu’da kurulmuş olan devletler arasında yer alan Türkiye Cumhuriyet’i yüzüncü yıldönümüne ulaşamadan Anadolu Medenileri müzesine gönderilmesinden” SÖZ EDİLDİĞİ İÇLER ACISI BİR AŞAMADA, KEMALİSTLERİN DAHA ÇOK BİRİBİRLERİYLE KENTELENMELERİ KAÇINILMAZDIR.

8- BU KAÇINILMAZLIĞI KURUMAŞTIRMAK İÇİN KEMALİSTLERİN ÖNDE GELEN KURUMLARINDAN BİRİSİ ADD’DİR. BU NEDENLE; ÖZELİKLE İNTERNET ARACILIĞIYLA ÇOK CİDDİ TARTIŞMALARIN YAPILDIĞI YAKLAŞAN GENEL KURULUMUZ İÇİN BİR ARAYA GELDİĞİMİZDE, TAHRİKLERE KAPILMADAN, OLABİLDİĞİNCE HOŞGÖRÜLÜ DAVRANMAYA ÖZEN GÖSTERİP, HEM PUSUDA BEKLEYENLERİ MAHCUP ETMELİYİZ HEM DE DERNEĞİMİZİ HAK EDEN KADROLARA TESLİM ETMELİYİZ.

SEVGİ, SAYGI VE ESENLİKLE.
HÜSNÜ MERDANOĞLU
ADD GENEL MERKEZ DENETİM KURULU ÜYESİ

10 Temmuz 2018 Salı

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN ADD Kurucu Genel Sekreteri ANKARA: 03 ŞUBAT 2010

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
ADD Kurucu Genel Sekreteri
ANKARA: 03 ŞUBAT 2010

Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili haber ve yorumlara giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde Atatürk ve Atatürkçülük konuları gündeme geldi mi, en büyük Atatürkçü kuruluş olarak Atatürkçü Düşünce Derneği akla gelmekte ve herkes bu derneğin ne yaptığını, bu kadar büyük ve güçlü bir kuruluşun nereye gittiğini ister istemez sormaktadır. Böylesi bir durumu normal karşılamak ve bir anlamda da gelecek açısından olumlu görmek gerekir; çünkü hala Türk kamuoyunda Atatürk ve Atatürkçülük tartışılmakta, Türkiye’nin bu alandaki ulusal kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nden Türk halkı çok şey beklemektedir.

Atatürkçü Düşünce Derneği, son ara rejimin olumsuz koşullarında ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve düşünce adamları tarafından kurulmuştur. Böylesine bir örgütlenmeye belirli kesimler karşı çıkmışlar, ülkede devlet ve ordu Atatürkçü olduğu sürece kitlesel bir örgütlenmeye gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşı kurucular, devletin ve ordunun Atatürkçü olmasının Atatürk Cumhuriyetinin geleceği açısından yeterli olamayacağını, devletin ve ordunun başına Atatürk ilkelerine ters düşen yöneticilerin gelebileceğini ve bu nedenle artık Atatürkçülüğü halka ve ulusa mal etmek gerektiğini öne sürerek yollarına devam etmişlerdir. Yaklaşık yirmi yıl önce başlayan kuruluş çalışmaları üç yıllık bir ön hazırlık sonucunda tamamlanmış ve 1990’lı yıllara girerken Türkiye’nin Atatürkçüleri kendi kitle örgütleri ile demokrasi sahnesinde yerlerini almışlardır. Herkes kendi doğrultusunda örgütlenirken, Atatürkçüler de boş durmayarak bu doğrultuda örgütlendiler ve ulusal bir çizgide yerlerini aldılar. Ülkede demokrasi gelişirken ve değişik düşünceler yeni örgütlerle bu platformda yerlerini alırken, Atatürkçü Düşünce’nin de ulusal ve demokratik bir örgütlenme ile toplumsal alandaki örgütlenmesini normal karşılamak gerekirdi.

Atatürkçülük tarihin belli bir döneminde Türkiye’de ortaya çıkan bir düşünce ve siyaset akımıdır. Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli, diğer devletlerden çok farklı olduğu ve Türkiye’nin özelliklerine uygun olduğu için, ülkemizdeki devlet modelinin Atatürk modeli olduğunu öncelikle belirlemek gerekir. Çok uluslu büyük bir imparatorluğun altı yüz yıllık bir egemenlikten sonra yıkılmasıyla ortaya çıkan alanda, birçok küçük devlet ulusal yapıda kurulmuş ve en son geride kalan Anadolu yarımadasında yaşayanlar, emperyalist ordulara teslim olmamak üzere bir var olma savaşına sürüklenmişler, daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak bağımsız Türk devletine giden yolu açmışlardır. Atatürk, böylesine büyük bir kurtuluş savaşının önderi ve başarıya ulaşmış komutanı olarak Türk ulusundan aldığı yetki ile Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulusal devlet olarak kurmuştur. Bu nedenle de, ulusal kurtuluş savaşı sırasında dünya siyaset arenasına bir çağdaş ulus olarak ortaya çıkan Türk ulusunun önderi olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşı olarak yaşayan Türkler daha sonraları atalarının izinden gitmişler ve böylece Atatürkçülük bir siyasal akım olarak Türk siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Atatürk yaşarken Ata’sına sahip çıkan Türk ulusu, O’nun yitirilmesinden sonra, Ata’larının izinden giderek Atatürkçü olmuştur.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk batı tipi bir demokrasiyi ülkeye getirebilmek için çok çaba göstermiş, kendisi iş başındayken arkadaşlarının ikinci siyasal partiyi oluşturma denemelerini açıkça desteklemiştir. Ne var ki, Ata’nın böylesine olumlu tavrını Cumhuriyet düşmanları zayıflık olarak algılamışlar ve fırsattan istifade ederek Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı siyasal eylemlere kalkışmışlardır. Bu nedenle, Türkiye’nin demokrasiye geçişi uzun süreli olmuş ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında koşullar uygun bir aşamaya gelmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber hem Cumhuriyet düşmanı hem de batı işbirlikçisi mandacı akımlar hızla öne geçmiş ve Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu Misak-ı Milli sınırları içinde dinci-şeriatçı devletler ile, batı emperyalizminin güdümünde mandacı ya da etnik eyaletçi yeni siyasal yapılanmalar tartışma konusu olarak gündeme getirilmiştir. Cumhuriyeti kuran ulusal kurtuluş savaş sırasındaki ortak rızanın demokrasi sürecinde yavaş yavaş ortadan kalktığı, emperyalist güçlerin bu bölgeye egemen olabilmek için alt kimlikleri ve bölücü akımları desteklediği görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkez ülkesi üzerinde, dinci ya da etnikçi yeni manda yönetimleri oluşturmak isteyen Cumhuriyet düşmanı akımlar batı emperyalizmi tarafından desteklenmişler ve Atatürk’ün çağdaş ve tam bağımsız Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için kullanılmışlardır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Atatürkçü örgütlenmeye gereksinim duyulmamıştır; çünkü o dönemde Atatürk’ün partisi devleti ve Cumhuriyeti kuran siyasal örgüt olarak iktidardadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle birlikte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı örgütlenme başlamış ve çeşitli siyasal partiler aracılığıyla ülkenin gidişinde etkin olmağa çalışılmıştır. Yüzyılın tam ortasında yapılan bir genel seçimle iktidar el değiştirmiş, toprak burjuvazisinin önderliğinde kurulan yeni muhalefet partisi iktidara gelmiştir. O dönemin kırsal kesiminde etkin olan cemaatçi ve dinci yapılanmalar, Atatürk devrimlerine karşıt çizgide öne çıkmışlar ve yeni iktidarı anti cumhuriyetçi bir çizgide yönlendirmişlerdir. Atatürk’ün partisi o dönemin koşullarında Cumhuriyetin sahibi olarak tepki göstermiş ve olaylar on yıllık bir tırmanma sürecinden sonra bir askeri dönem ile Türkiye karşılaşmıştır. Batı dünyasının dışındaki bir ülkede ilk kez batı tipi bir demokrasi deneyimi Atatürk devrimleri ile başarıya ulaştırılmağa çalışılırken, hilafet ve saltanat özlemi içindeki gerici kesimlerin Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş uygarlık yolunda önünü kesmeğe çalıştıkları görülmüştür. Yarım kalan Atatürk devrimlerini tamamlamak üzere iş başına gelen askeri yönetim o dönemin koşullarında çok ileri düzeyde sayılabilecek bir anayasayı Türk ulusuna kazandırarak yeniden demokrasiye geçilmesini kısa sürede sağlamıştır.

On yıllık bir demokrasi deneyiminin askeri bir dönemle karşılaşmasından ders çıkarmak isteyen Türk devleti ve ulusu yeniden demokrasiye yönelerek çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olabilmek için yoğun bir mücadele dönemine girmiştir. Ne var ki, ikinci kez demokrasiye dönülmesiyle beraber Türkiye’nin başına batı ülkelerinde yetiştirilmiş siyasetçilerin gelmesi ile, ülkede batı bloğunun etkisi fazlasıyla artmıştır. Soğuk savaş döneminin koşullarında giderek artan Sovyet tehdidi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız çizgiden batı bloğuna doğru kaymasına yol açmış ve Türkiye batı ittifakının güvenlik örgütünün içine üye olarak girmiştir. Bu örgütün içine girilmesiyle beraber, batı emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki bu askeri örgüt de Türkiye’nin içine girmiş, askeri örgütlenme ile beraber sivil örgütlenme paralel düzeyde gelişmiş ve batı bloğunun temsilcisi ya da işbirlikçisi kadrolar Türk siyaset sahnesinde öne çıkmışlar, bunlara bağımlı alt kadrolar da Türk devletinin üst kademelerine getirilerek, Türkiye batıdan yönetilen bir ülke konumuna indirgenmiştir. Ülkede batı etkisinin daha da artması için terör de bir koz olarak kullanılmış, batılı gizli servisler aracılığı ile terör tırmandırılarak, müdahale gerekçesi yaratılmıştır. Müdahale ortamları gündeme getirilerek her on yılda bir askeri yönetim devreye sokulmuştur. Batının etkisini artıran her askeri müdahale Atatürkçülük adına yapılmıştır.

Demokrasi görünümünde batıya bağımlılığın giderek arttığı yeni dönemde bir Eisonhower burslusu yedi kez başbakan olabilmiş, bir Rockafeller burslusu ise yarım yüzyıla yakın bir süre büyük bir dış destekle Türk solunun başında kalabilmiştir. Türk demokrasisi Eisonhower ve Rockafeller kıskacına girince Atatürk’ün Cumhuriyeti bağımsızlığını yitirmiş, batı emperyalizminin dünyanın merkezindeki askeri üssü konumuna sürüklenmiştir. Böylesine bir bağımlılık sürecinin, hem ülke devlet bağımsızlığını ortadan kaldırdığı hem de ülkenin Atatürk çizgisi ve devrimlerinden hızla uzaklaşan bir doğrultuya kaydırıldığını Atatürkçüler görmeye başlamışlardır. Özellikle, soğuk savaşın son askeri döneminin tamamen küresel güçlerce Türkiye’nin karşısına çıkarılması, bütün Atatürkçüleri endişeye sürüklemiştir. Askeri dönemin önderi, laiklik adına konuşmalar yaparken ayetler okumaya başlamış, ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri yaparken, O’nun ilkelerinden önemli ödünler verilmiş, küreselleşme öncesi dönemde Türkiye’nin daha fazla batının denetimine girmesine giden yol açılmıştır. Askeri dönem, üniversitelerde tasfiyeler yapmış, gerçek Atatürkçü kadroları iş başından uzaklaştırmış, batının sömürgesi olmayı doğal gören bir tutumla Türk devletinin Atatürk çizgisinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur.

Devletin yayın kuruluşlarında Atatürk’e hakarete varacak düzeyde ağır konuşmalar yapılınca, üniversitelerde çağdaş giyimin ötesinde bir başörtüsü sorunu ortaya çıkınca, siyasi kadrolar Atatürk devrimlerine karşıt bir çizgide emperyalizm ve gericiliğin hizmetine girince, Türkiye’nin Atatürkçü kadroları kuşkuya kapılmış ve uzun süren bir hazırlığın sonucunda Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuşlardır. Son ara dönemin koşullarında, Atatürkçülüğün rayından saptırılmasına tepki olarak gündeme gelen bu örgütlenme tamamlandığı sırada SSCB dağılmış Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu kadrosu farklı bir ortam ile karşı karşıya kalmıştır. Ülkenin iç koşullarında anti-Atatürkçü girişimlerle mücadele etmek üzere kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği, kuruluşundan hemen bir ay sonra kurucu genel başkanını menfur bir saldırı sonucunda yitirmiştir. Kuruluşu yurdun her yanında büyük bir umutla karşılanan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşundan bir ay sonra genel başkanını yitirmesi halkta bir korku ve panik yaratmış, derneğin kurulması ülkenin her köşesinde umutla karşılanmasına rağmen dernek o dönemin koşullarında fazla gelişememiştir. İlk üç yıl on beş şube ile yetinmek zorunda kalan Atatürkçü Düşünce Derneği daha sonraki dönemde yeni bir yönetime kavuşunca, hızla üç yüz şubeli bir demokratik kitle kuruluşu konumuna gelmesinden sonra korku ve kuşkuya kapılarak, kendi adamlarını derneğin çatısı altına sokmuşlar ve bunlar aracılığı ile derneğin içini karıştırarak Atatürkçüleri içi dönük bir mücadeleye yönlendirmişler ve böylece ülkedeki Atatürkçü potansiyelin güçlü bir biçimde Türkiye platformunda öne geçmesine izin vermemişlerdir. Hırsı aklından öne geçen bazı Atatürkçülere siyasal çıkar vaadlerinde bulunarak bunları öne sürmüşler ve sonunda Atatürkçü Düşünce Derneği’nin uzun süreli bir iç karışıklık dönemine sürüklenmesini başarmışlardır. Kendisine siyasal ikbal arayan bazı muhterisler, derneğin potansiyelini bir siyasal partiye dönüştürerek şanslarını denemişler; ama başarılı olamamışlardır. Bu tür siyasal girişimler Atatürkçü Düşünce Derneği’ne zarar vermiş; ama dernek kurucularının özverili çabalarıyla bu çekişme dönemi geride bırakılmıştır. Ne var ki, ülkenin İslami potansiyeline karşı, Atatürkçülüğü askeri dönemlerde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen gayrimüslim lobiler ve emperyal sermayenin taşeronluğunu kabul etmiş olan işbirlikçi sermaye çevreleri yeniden mütareke döneminin koşullarına dönen İstanbul üzerinden oluşturdukları kadro ve hareketlerle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kaderinde etkili olmağa çalışmışlardır. Bu tür çabalarında Yeni Bizans projesine yönelen yeni mütareke İstanbul’u zaman zaman başarılı olmuştur; ama Kuvayı Milliye Ankara’sı ile Anadolu halkının anti- emperyalist dayanışmasını yıkamamışlardır. Son on yıldır, Atatürkçü Düşünce Derneği kongrelerinde, mütareke İstanbul’u ile Kuvayı Milliye Ankara’sı arasında ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu çekişme örgütün tabanına da yayıldığı için Atatürkçüler sürekli bir canlılık içinde olmuşlardır. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin içini karıştırmak,kendilerine bağlı kadrolar ile işbirlikçi çizgide yönetmek isteyen mandacı kesimler kendiliğinden bir çekişme yaratarak ülke tabanında Atatürkçü kesimlerin sürekli uyanık ve canlı kalmalarına neden olmuşlardır. Her olumsuz girişimin bir hayırlı sonucu olması gibi, günümüzdeki canlı ve hareketli Atatürkçü bir taban, varlığını mandacı kesimlerin emperyalizm güdümündeki işbirlikçi girişimlerine borçludur. Bu tür girişimlere gösterilen tepkiler ülkede Atatürkçülüğün bir ulusal tepki ve refleks olarak yeniden yükselmesine katkıda bulunmuşlardır.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülke genelinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şube sayısı altı yüze yaklaşmış ve bu şubelerde de iki yüz bine yakın üye tabanı oluşmuştur. Derneğin kuruluşunu ve büyümesini engelleyemeyen emperyalist merkezler bu kez Atatürkçü Düşünce Derneği’ni yakın izlemeye almışlar ve emperyal sermayenin güdümündeki basın aracılığı ile ADD ve Atatürkçülerin aleyhine ciddi yayın etkinlikleri göstermişlerdir. Küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden sermaye çevrelerinin güdümündeki basın ile gene yurtdışından yönlendirilen dinci basın sürekli olarak ADD ve Atatürkçülerle uğraşarak Türk halkının gözünden Atatürkçülüğü düşürmeye çalışmışlar, emperyalizmin istediği cemaatçi ve etnikçi düşünceleri yayarak Atatürkçülerin ulusalcılığını mahkum edebilmenin yollarını aramışlardır.

Siyaset sahnesindeki partilerde Atatürkçü kadroların dışlanması, özellikle Atatürk’ün partisinin okyanus ötesinden yönetilir bir duruma gelmesi, neoliberal işbirlikçi çizgiye kaymış göstermelik bir sosyal demokrasinin Kemalizm’in yerine ikame edilmek istenmesi, milliyetçi parti ve kuruluşların bile batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içinde bulunmaları karşısında, Türkiye’nin genel gidişinden rahatsızlık duyan vatanseverler, ulusalcılar ve milliyetçiler ADD çatısı altında toplanmağa başlamışlardır. Bir siyasal parti olmamasına rağmen, var olan partilerden daha etkili bir konuma gelen ADD’nin giderek büyümesi ve Türk halkının geleceğe dönük arayışlarında bir umut ışığı olması noktasında, birçok siyasal parti ADD ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Atatürkçülüğü aile hatırası gibi duvara astığını söyleyen Atatürk’ün partisi ADD’yi uzaktan kontrol altına alabilmenin yollarını ararken, bazı küçük ve marjinal partiler Atatürkçü taban üzerinde etkin olmak ve bu tabanı kendi yanına çekebilmek için ADD şubelerini ele geçirmenin çabasına girmişler,ayrıca İslami kesimlerin giderek siyasallaşmasına karşı gene ara rejim arayışına giren bazı gayrimüslim çevreler işbirlikçi taşeron sermaye de gene bir ara rejimi Atatürkçülük adına iş başına getirebilmek için dernek yönetimini eline geçirebilmenin kavgasını bütün bu kesimler birbirleriyle mücadele ederek yapmışlardır. Bu durum, ADD örgütü ve tabanına canlılık getirirken, çok yararlı olmuş; ama dernek dışı kesimlerin ADD’ye el atmaları zaman içinde Atatürkçü potansiyelin yeniden bir iç kavgaya sürüklenmesine ve bir türlü toparlanamamasına neden olmuştur. Özellikle son beş yıllık süre bu tür çekişmelerin hızla tırmandığı dönemdir.

Avrupa Birliği kendi fonları ile desteklediği sivil toplum kuruluşları ile devlet ve ulus karşıtlığını finanse ederken, Türkiye’yi sivil toplumculukla teslim alabileceğini hesaplıyordu. Avrupa’dan para alan başta Çağdaş Yaşam Destekleme Derneği olmak üzere birçok dernek, dış desteğe rağmen ADD kadar etkili olamamışlardır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlar Türk halkında büyük bir infiale yol açarken, bu kesimler ADD çatısı altında toplanarak Avrupa emperyalizmine karşı örgütlenmişlerdir. Avrupa Birliği demokrasi ve sivil toplumculukla ortadan kaldıramadığı Atatürkçülüğün giderek büyümesi karşısında, ADD ve Atatürkçülük hakkında “Kalpaksız Kuvayı Milliyeciler” adı altında bir rapor hazırlatmıştır. Bir Türk bilim adamına hazırlatılan bu rapor bir anlamda AB’nin bükemediği eli öpmesi olarak görülebilir; çünkü AB raporunda ADD ve Atatürkçülerin Türk toplamı içindeki güçleri ve etkinlikleri kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bütün Atatürkçülerin bu raporu okumasında büyük yarar vardır.

Atatürk ilkelerinin bütünselliğini reddeden, sadece laikliği ele alarak çağdaş yaşamı savunan bazı İstanbul dernekleri, günümüzde yeni Bizans senaryolarına alet olurken, Avrupa fonları ve Hıristiyan misyoner örgütleri ile beraber çalışmalar yapmaktalar ve bu yaklaşımı ADD üzerinden ülkenin Atatürkçü potansiyeline de taşımanın yollarını aramaktadırlar. Sivil toplumculuk ve demokrasi görünümü altında, mandacılık ve teslimiyetçilik Avrupa Birliği üzerinden Türk toplumuna taşınırken, Atatürkçüler de aynı çizgiye getirilmek istenmektedir. Avrupa merkezli bu tür girişimlere karşı, İsrail güdümlü Amerikan politikaları da Ortadoğu’da savaşa yöneldiği yeni aşamada Atatürkçülüğü bir askeri döneme geçiş için farklı noktalara çekebilmenin arayışı içindedir. Özellikle 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk ordusunu Irak harekatında kullanamayan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin, yeni dönemde İran ve Suriye’ye yönelik savaş planlarında hem Türkiye’yi üs olarak hem de Türk ordusunu kendi denetimlerinde kullanabilmenin arayışları içine girmişlerdir. Bu doğrultuda Türkiye’deki Atlantikçi güçlerin yeni bir askeri dönemi arzuladıkları ve bu doğrultuda demokrasiye son verme girişimlerinde yeniden Atatürkçülüğü kullanma gibi planlar yaptıkları anlaşılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde tutmuş olan bu hesapların yeni dönemde tutmayacağını, Türkiye’nin artık daha bağımsız ve ulusal çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceğini Atlantikçi dostlarımızın bilmeleri gerekmektedir. Türkiye başka ülkelerin emperyal planlarına alet olmayacak kadar büyük ve birikim sahibi bir ülkedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti zbüyük bir tarih bilinci üzerine kurulmuştur. Atlantik emperyalistleri her nedense bu gerçeği görmezden gelmekte, İsrail siyonizminin peşine takılıp giderken Türkiye’yi de peşlerinden sürükleyeceklerini sanmaktadırlar. Ne var ki, bu ülkenin yirminci yüyıl başlarında bu tür emperyalist girişimlere karşı çıkan Türk ulusunun vermiş olduğu bur kurtuluş savaşı neticesinde kurulmuş olduğunu bilmek zorundadırlar. Böylesine bir ulusal kurtuluş savaşının Türk milleti ve devletinde önemli bir siyasal birikim yarattığını görmezlerse, bölgeye dönük hesaplarında yanılmaları kaçınılmazdır. Atatürkçü Düşünce Derneği, ülkemizdeki bu ulusal ve tam bağımsızlıkçı bilincin günümüzdeki örgütüdür. ADD üzerinde hesap yapan tüm çevrelerin ADD’nin Türk toplumundaki tam bağımsızlıkçı birikimin yansımasını taşıdığını bilmeleri gerekmektedir. “Atatürk’ü bırakın” diyen Avrupa Birliği yöneticileri ile, Atatürkçülüğü Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri için kullanmak isteyen Atlantik emperyalistlerinin, Türk ulusundaki Atatürkçü birikim ve potansiyelin ADD ile devam ettiğini, 21. Yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türk ulusunun ADD’nin taşıdığı bu birikimden yararlanacağını görebilmeleri gerekmektedir. İşte o zaman Türk ulusunu ve Atatürkçüleri doğru olarak anlayabilirler.

Atatürkçü Düşünce Derneği, günümüz koşullarında beş yüzü aşkın şubesiyle, iki yüz bine yaklaşan üye potansiyeli ile Türk toplumunun en büyük demokratik kitle örgütüdür. Atatürk ilkelerine ve düşünce sistemine bütünüyle sahip çıkan bu kuruluş ülkemizdeki ulusal potansiyelin anti emperyalist çizgide bir reflekse dönüşmesinde fazlasıyla etkin çalışmalar yapmaktadır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi teslim almak isteyen çevreler bu durumdan fazlasıyla rahatsız görünmektedirler. Biz Atatürkçüler olarak onları anlıyoruz; çünkü bizi kendi projelerinde kullanamıyorlar. Türklerin Avrupa ya da Amerika’yı kullanmak veya dönüştürmek gibi bir projesi yoktur. Antiemperyalist bir bilinç üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen ulusal bilinci günümüzde Atatürkçü Düşünce Derneği ile yaşamaktadır. ADD, günümüzün, Kuvayı Milliye, Müdafayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleridir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir siyasal varlık olarak kuran ulusal kurtuluş savaşının nabzı günümüzde ADD şubelerinde atmaktadır. Emperyalizm işbirlikçisi dinci cemaatler, etnik devlet peşinde koşanlar ve taşeron gayrimüslim sermaye bu durumdan fazlasıyla rahatsızdır. ADD ve Atatürkçüler bu kesimleri ve kuruluşları yakından izlemekte, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermelerini önlemek için mücadele etmektedirler.

ADD’nin günümüzdeki misyonu yeniden Kuvayı Milliyenin öncü kuruluşu olmaktır. Türk ulusunda var olan ulusal bağımsızlık bilincini en ön planda tutarak, Türkiye’yi yeni yüzyılda hak ettiği yere çıkarabilmek ADD ve Atatürkçülerin önde gelen ulusal görevidir. Emperyal güçlerin planları doğrultusunda küçülerek ya da dönüştürülerek değil, daha da güçlenerek ve bölgedeki komşu ülkelere önderlik yaparak Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde hak ettiği yeri alacaktır. Türkiye’nin bir devlet olarak yoluna devam edebilmesi v diğer devletlerle mücadele edebilmesi için Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelini kesinlikle koruması ve geliştirmesi gerekir. ADD ve Atatürkçülere böylesine bir görev, bir ulusal misyon olarak düşmektedir. Her türlü emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söylediği gibi, sonsuza kadar yaşayabilmesi ancak böylesine bir ulusal misyonun yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir. ADD, önce Atatürkçü tabanı toparlayacak, daha sonra Atatürkçülerin önderliğinde Türk toplumunun toparlanmasını sağlayacak ve sonraki aşamada da Atatürk’ün Cumhuriyet devletinin yeni dönemin koşullarında onarılmasını ve daha da güçlenmesini sağlayacaktır. ADD ve Atatürkçülerin başarısı, emperyalizmin hezimeti olacaktır.

A.D.D.’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN ADD Kurucu Genel Sekreteri, 12 EKİM 2006


A.D.D.’NİN BUGÜNKÜ MİSYONU 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
ADD Kurucu Genel Sekreteri

Türkiye’nin en büyük demokratik kitle kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği yaz aylarında yapmış olduğu son genel kurul toplantısında Türk kamuoyunun güncel tartışma konuları içine girdi. Hemen her hafta Türkiye’de Atatürkçülük ve Atatürkçü Düşünce Derneği ile ilgili bir televizyon programı ulusal ya da yerel televizyon kanallarında yer almakta, ayrıca yazılı basında da ADD ile ilgili haber ve yorumlara giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde Atatürk ve Atatürkçülük konuları gündeme geldi mi, en büyük Atatürkçü kuruluş olarak Atatürkçü Düşünce Derneği akla gelmekte ve herkes bu derneğin ne yaptığını, bu kadar büyük ve güçlü bir kuruluşun nereye gittiğini ister istemez sormaktadır. Böylesi bir durumu normal karşılamak ve bir anlamda da gelecek açısından olumlu görmek gerekir; çünkü hala Türk kamuoyunda Atatürk ve Atatürkçülük tartışılmakta, Türkiye’nin bu alandaki ulusal kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nden Türk halkı çok şey beklemektedir.

Atatürkçü Düşünce Derneği, son ara rejimin olumsuz koşullarında ülkenin önde gelen Atatürkçü bilim ve düşünce adamları tarafından kurulmuştur. Böylesine bir örgütlenmeye belirli kesimler karşı çıkmışlar, ülkede devlet ve ordu Atatürkçü olduğu sürece kitlesel bir örgütlenmeye gerek olmadığını ileri sürmüşlerdir. Buna karşı kurucular, devletin ve ordunun Atatürkçü olmasının Atatürk Cumhuriyetinin geleceği açısından yeterli olamayacağını, devletin ve ordunun başına Atatürk ilkelerine ters düşen yöneticilerin gelebileceğini ve bu nedenle artık Atatürkçülüğü halka ve ulusa mal etmek gerektiğini öne sürerek yollarına devam etmişlerdir. Yaklaşık yirmi yıl önce başlayan kuruluş çalışmaları üç yıllık bir ön hazırlık sonucunda tamamlanmış ve 1990’lı yıllara girerken Türkiye’nin Atatürkçüleri kendi kitle örgütleri ile demokrasi sahnesinde yerlerini almışlardır. Herkes kendi doğrultusunda örgütlenirken, Atatürkçüler de boş durmayarak bu doğrultuda örgütlendiler ve ulusal bir çizgide yerlerini aldılar. Ülkede demokrasi gelişirken ve değişik düşünceler yeni örgütlerle bu platformda yerlerini alırken, Atatürkçü Düşünce’nin de ulusal ve demokratik bir örgütlenme ile toplumsal alandaki örgütlenmesini normal karşılamak gerekirdi.

Atatürkçülük tarihin belli bir döneminde Türkiye’de ortaya çıkan bir düşünce ve siyaset akımıdır. Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet modeli, diğer devletlerden çok farklı olduğu ve Türkiye’nin özelliklerine uygun olduğu için, ülkemizdeki devlet modelinin Atatürk modeli olduğunu öncelikle belirlemek gerekir. Çok uluslu büyük bir imparatorluğun altı yüz yıllık bir egemenlikten sonra yıkılmasıyla ortaya çıkan alanda, birçok küçük devlet ulusal yapıda kurulmuş ve en son geride kalan Anadolu yarımadasında yaşayanlar, emperyalist ordulara teslim olmamak üzere bir var olma savaşına sürüklenmişler, daha sonra da ulusal kurtuluş savaşını zaferle sonuçlandırarak bağımsız Türk devletine giden yolu açmışlardır. Atatürk, böylesine büyük bir kurtuluş savaşının önderi ve başarıya ulaşmış komutanı olarak Türk ulusundan aldığı yetki ile Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulusal devlet olarak kurmuştur. Bu nedenle de, ulusal kurtuluş savaşı sırasında dünya siyaset arenasına bir çağdaş ulus olarak ortaya çıkan Türk ulusunun önderi olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşı olarak yaşayan Türkler daha sonraları atalarının izinden gitmişler ve böylece Atatürkçülük bir siyasal akım olarak Türk siyaset sahnesinde öne çıkmıştır. Atatürk yaşarken Ata’sına sahip çıkan Türk ulusu, O’nun yitirilmesinden sonra, Ata’larının izinden giderek Atatürkçü olmuştur.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk batı tipi bir demokrasiyi ülkeye getirebilmek için çok çaba göstermiş, kendisi iş başındayken arkadaşlarının ikinci siyasal partiyi oluşturma denemelerini açıkça desteklemiştir. Ne var ki, Ata’nın böylesine olumlu tavrını Cumhuriyet düşmanları zayıflık olarak algılamışlar ve fırsattan istifade ederek Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı siyasal eylemlere kalkışmışlardır. Bu nedenle, Türkiye’nin demokrasiye geçişi uzun süreli olmuş ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında koşullar uygun bir aşamaya gelmiştir. Demokrasiye geçilmesiyle beraber hem Cumhuriyet düşmanı hem de batı işbirlikçisi mandacı akımlar hızla öne geçmiş ve Atatürk’ün çağdaş Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu Misak-ı Milli sınırları içinde dinci-şeriatçı devletler ile, batı emperyalizminin güdümünde mandacı ya da etnik eyaletçi yeni siyasal yapılanmalar tartışma konusu olarak gündeme getirilmiştir. Cumhuriyeti kuran ulusal kurtuluş savaş sırasındaki ortak rızanın demokrasi sürecinde yavaş yavaş ortadan kalktığı, emperyalist güçlerin bu bölgeye egemen olabilmek için alt kimlikleri ve bölücü akımları desteklediği görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun merkez ülkesi üzerinde, dinci ya da etnikçi yeni manda yönetimleri oluşturmak isteyen Cumhuriyet düşmanı akımlar batı emperyalizmi tarafından desteklenmişler ve Atatürk’ün çağdaş ve tam bağımsız Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmek için kullanılmışlardır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Atatürkçü örgütlenmeye gereksinim duyulmamıştır; çünkü o dönemde Atatürk’ün partisi devleti ve Cumhuriyeti kuran siyasal örgüt olarak iktidardadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında demokrasiye geçilmesiyle birlikte Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı örgütlenme başlamış ve çeşitli siyasal partiler aracılığıyla ülkenin gidişinde etkin olmağa çalışılmıştır. Yüzyılın tam ortasında yapılan bir genel seçimle iktidar el değiştirmiş, toprak burjuvazisinin önderliğinde kurulan yeni muhalefet partisi iktidara gelmiştir. O dönemin kırsal kesiminde etkin olan cemaatçi ve dinci yapılanmalar, Atatürk devrimlerine karşıt çizgide öne çıkmışlar ve yeni iktidarı anticumhuriyetçi bir çizgide yönlendirmişlerdir. Atatürk’ün partisi o dönemin koşullarında Cumhuriyetin sahibi olarak tepki göstermiş ve olaylar on yıllık bir tırmanma sürecinden sonra bir askeri dönem ile Türkiye karşılaşmıştır. Batı dünyasının dışındaki bir ülkede ilk kez batı tipi bir demokrasi deneyimi Atatürk devrimleri ile başarıya ulaştırılmağa çalışılırken, hilafet ve saltanat özlemi içindeki gerici kesimlerin Cumhuriyet Türkiye’sinin çağdaş uygarlık yolunda önünü kesmeğe çalıştıkları görülmüştür. Yarım kalan Atatürk devrimlerini tamamlamak üzere iş başına gelen askeri yönetim o dönemin koşullarında çok ileri düzeyde sayılabilecek bir anayasayı Türk ulusuna kazandırarak yeniden demokrasiye geçilmesini kısa sürede sağlamıştır.

On yıllık bir demokrasi deneyiminin askeri bir dönemle karşılaşmasından ders çıkarmak isteyen Türk devleti ve ulusu yeniden demokrasiye yönelerek çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olabilmek için yoğun bir mücadele dönemine girmiştir. Ne var ki, ikinci kez demokrasiye dönülmesiyle beraber Türkiye’nin başına batı ülkelerinde yetiştirilmiş siyasetçilerin gelmesi ile, ülkede batı bloğunun etkisi fazlasıyla artmıştır. Soğuk savaş döneminin koşullarında giderek artan Sovyet tehdidi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız çizgiden batı bloğuna doğru kaymasına yol açmış ve Türkiye batı ittifakının güvenlik örgütünün içine üye olarak girmiştir. Bu örgütün içine girilmesiyle beraber, batı emperyalizminin hegemonya örgütü konumundaki bu askeri örgüt de Türkiye’nin içine girmiş, askeri örgütlenme ile beraber sivil örgütlenme paralel düzeyde gelişmiş ve batı bloğunun temsilcisi ya da işbirlikçisi kadrolar Türk siyaset sahnesinde öne çıkmışlar, bunlara bağımlı alt kadrolar da Türk devletinin üst kademelerine getirilerek, Türkiye batıdan yönetilen bir ülke konumuna indirgenmiştir. Ülkede batı etkisinin daha da artması için terör de bir koz olarak kullanılmış, batılı gizli servisler aracılığı ile terör tırmandırılarak, müdahale gerekçesi yaratılmıştır. Müdahale ortamları gündeme getirilerek her on yılda bir askeri yönetim devreye sokulmuştur. Batının etkisini artıran her askeri müdahale Atatürkçülük adına yapılmıştır.

Demokrasi görünümünde batıya bağımlılığın giderek arttığı yeni dönemde bir Eisonhower burslusu yedi kez başbakan olabilmiş, bir Rockafeller burslusu ise yarım yüzyıla yakın bir süre büyük bir dış destekle Türk solunun başında kalabilmiştir. Türk demokrasisi Eisonhower ve Rockafeller kıskacına girince Atatürk’ün Cumhuriyeti bağımsızlığını yitirmiş, batı emperyalizminin dünyanın merkezindeki askeri üssü konumuna sürüklenmiştir. Böylesine bir bağımlılık sürecinin, hem ülke devlet bağımsızlığını ortadan kaldırdığı hem de ülkenin Atatürk çizgisi ve devrimlerinden hızla uzaklaşan bir doğrultuya kaydırıldığını Atatürkçüler görmeye başlamışlardır. Özellikle, soğuk savaşın son askeri döneminin tamamen küresel güçlerce Türkiye’nin karşısına çıkarılması, bütün Atatürkçüleri endişeye sürüklemiştir. Askeri dönemin önderi, laiklik adına konuşmalar yaparken ayetler okumaya başlamış, ülkenin her yerinde Atatürk heykelleri yaparken, O’nun ilkelerinden önemli ödünler verilmiş, küreselleşme öncesi dönemde Türkiye’nin daha fazla batının denetimine girmesine giden yol açılmıştır. Askeri dönem, üniversitelerde tasfiyeler yapmış, gerçek Atatürkçü kadroları iş başından uzaklaştırmış, batının sömürgesi olmayı doğal gören bir tutumla Türk devletinin Atatürk çizgisinden giderek uzaklaşmasına neden olmuştur.

Devletin yayın kuruluşlarında Atatürk’e hakarete varacak düzeyde ağır konuşmalar yapılınca, üniversitelerde çağdaş giyimin ötesinde bir başörtüsü sorunu ortaya çıkınca, siyasi kadrolar Atatürk devrimlerine karşıt bir çizgide emperyalizm ve gericiliğin hizmetine girince, Türkiye’nin Atatürkçü kadroları kuşkuya kapılmış ve uzun süren bir hazırlığın sonucunda Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuşlardır. Son ara dönemin koşullarında, Atatürkçülüğün rayından saptırılmasına tepki olarak gündeme gelen bu örgütlenme tamamlandığı sırada SSCB dağılmış Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kurucu kadrosu farklı bir ortam ile karşı karşıya kalmıştır. Ülkenin iç koşullarında anti-Atatürkçü girişimlerle mücadele etmek üzere kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği, kuruluşundan hemen bir ay sonra kurucu genel başkanını menfur bir saldırı sonucunda yitirmiştir. Kuruluşu yurdun her yanında büyük bir umutla karşılanan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşundan bir ay sonra genel başkanını yitirmesi halkta bir korku ve panik yaratmış, derneğin kurulması ülkenin her köşesinde umutla karşılanmasına rağmen dernek o dönemin koşullarında fazla gelişememiştir. İlk üç yıl on beş şube ile yetinmek zorunda kalan Atatürkçü Düşünce Derneği daha sonraki dönemde yeni bir yönetime kavuşunca, hızla üç yüz şubeli bir demokratik kitle kuruluşu konumuna gelmesinden sonra korku ve kuşkuya kapılarak, kendi adamlarını derneğin çatısı altına sokmuşlar ve bunlar aracılığı ile derneğin içini karıştırarak Atatürkçüleri içi dönük bir mücadeleye yönlendirmişler ve böylece ülkedeki Atatürkçü potansiyelin güçlü bir biçimde Türkiye platformunda öne geçmesine izin vermemişlerdir. Hırsı aklından öne geçen bazı Atatürkçülere siyasal çıkar vaadlerinde bulunarak bunları öne sürmüşler ve sonunda Atatürkçü Düşünce Derneği’nin uzun süreli bir iç karışıklık dönemine sürüklenmesini başarmışlardır. Kendisine siyasal ikbal arayan bazı muhterisler, derneğin potansiyelini bir siyasal partiye dönüştürerek şanslarını denemişler; ama başarılı olamamışlardır. Bu tür siyasal girişimler Atatürkçü Düşünce Derneği’ne zarar vermiş; ama dernek kurucularının özverili çabalarıyla bu çekişme dönemi geride bırakılmıştır. Ne var ki, ülkenin İslami potansiyeline karşı, Atatürkçülüğü askeri dönemlerde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyen gayrimüslim lobiler ve emperyal sermayenin taşeronluğunu kabul etmiş olan işbirlikçi sermaye çevreleri yeniden mütareke döneminin koşullarına dönen İstanbul üzerinden oluşturdukları kadro ve hareketlerle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kaderinde etkili olmağa çalışmışlardır. Bu tür çabalarında Yeni Bizans projesine yönelen yeni mütareke İstanbul’u zaman zaman başarılı olmuştur; ama kuvayı milliye Ankara’sı ile Anadolu halkının anti- emperyalist dayanışmasını yıkamamışlardır. Son on yıldır, Atatürkçü Düşünce Derneği kongrelerinde, mütareke İstanbul’u ile Kuvayı Milliye Ankara’sı arasında ciddi çekişmeler yaşanmış ve bu çekişme örgütün tabanına da yayıldığı için Atatürkçüler sürekli bir canlılık içinde olmuşlardır. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin içini karıştırmak,kendilerine bağlı kadrolar ile işbirlikçi çizgide yönetmek isteyen mandacı kesimler kendiliğinden bir çekişme yaratarak ülke tabanında Atatürkçü kesimlerin sürekli uyanık ve canlı kalmalarına neden olmuşlardır. Her olumsuz girişimin bir hayırlı sonucu olması gibi, günümüzdeki canlı ve hareketli Atatürkçü bir taban, varlığını mandacı kesimlerin emperyalizm güdümündeki işbirlikçi girişimlerine borçludur. Bu tür girişimlere gösterilen tepkiler ülkede Atatürkçülüğün bir ulusal tepki ve refleks olarak yeniden yükselmesine katkıda bulunmuşlardır.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında ülke genelinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şube sayısı altı yüze yaklaşmış ve bu şubelerde de iki yüz bine yakın üye tabanı oluşmuştur. Derneğin kuruluşunu ve büyümesini engelleyemeyen emperyalist merkezler bu kez Atatürkçü Düşünce Derneği’ni yakın izlemeye almışlar ve emperyal sermayenin güdümündeki basın aracılığı ile ADD ve Atatürkçülerin aleyhine ciddi yayın etkinlikleri göstermişlerdir. Küresel sermayenin taşeronluğunu kabul eden sermaye çevrelerinin güdümündeki basın ile gene yurtdışından yönlendirilen dinci basın sürekli olarak ADD ve Atatürkçülerle uğraşarak Türk halkının gözünden Atatürkçülüğü düşürmeye çalışmışlar, emperyalizmin istediği cemaatçi ve etnikçi düşünceleri yayarak Atatürkçülerin ulusalcılığını mahkum edebilmenin yollarını aramışlardır.

Siyaset sahnesindeki partilerde Atatürkçü kadroların dışlanması, özellikle Atatürk’ün partisinin okyanus ötesinden yönetilir bir duruma gelmesi, neoliberal işbirlikçi çizgiye kaymış göstermelik bir sosyal demokrasinin Kemalizm’in yerine ikame edilmek istenmesi, milliyetçi parti ve kuruluşların bile batı emperyalizmine karşı teslimiyetçi bir tutum içinde bulunmaları karşısında, Türkiye’nin genel gidişinden rahatsızlık duyan vatanseverler, ulusalcılar ve milliyetçiler ADD çatısı altında toplanmağa başlamışlardır. Bir siyasal parti olmamasına rağmen, var olan partilerden daha etkili bir konuma gelen ADD’nin giderek büyümesi ve Türk halkının geleceğe dönük arayışlarında bir umut ışığı olması noktasında, birçok siyasal parti ADD ile yakından ilgilenmeye başlamıştır. Atatürkçülüğü aile hatırası gibi duvara astığını söyleyen Atatürk’ün partisi ADD’yi uzaktan kontrol altına alabilmenin yollarını ararken, bazı küçük ve marjinal partiler Atatürkçü taban üzerinde etkin olmak ve bu tabanı kendi yanına çekebilmek için ADD şubelerini ele geçirmenin çabasına girmişler,ayrıca İslami kesimlerin giderek siyasallaşmasına karşı gene ara rejim arayışına giren bazı gayrimüslim çevreler işbirlikçi taşeron sermaye de gene bir ara rejimi Atatürkçülük adına iş başına getirebilmek için dernek yönetimini eline geçirebilmenin kavgasını bütün bu kesimler birbirleriyle mücadele ederek yapmışlardır. Bu durum, ADD örgütü ve tabanına canlılık getirirken, çok yararlı olmuş; ama dernek dışı kesimlerin ADD’ye el atmaları zaman içinde Atatürkçü potansiyelin yeniden bir iç kavgaya sürüklenmesine ve bir türlü toparlanamamasına neden olmuştur. Özellikle son beş yıllık süre bu tür çekişmelerin hızla tırmandığı dönemdir.

Avrupa Birliği kendi fonları ile desteklediği sivil toplum kuruluşları ile devlet ve ulus karşıtlığını finanse ederken, Türkiye’yi sivil toplumculukla teslim alabileceğini hesaplıyordu. Avrupa’dan para alan başta Çağdaş Yaşam Destekleme Derneği olmak üzere birçok dernek, dış desteğe rağmen ADD kadar etkili olamamışlardır. Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumlar Türk halkında büyük bir infiale yol açarken, bu kesimler ADD çatısı altında toplanarak Avrupa emperyalizmine karşı örgütlenmişlerdir. Avrupa Birliği demokrasi ve sivil toplumculukla ortadan kaldıramadığı Atatürkçülüğün giderek büyümesi karşısında, ADD ve Atatürkçülük hakkında “Kalpaksız Kuvayı Milliyeciler” adı altında bir rapor hazırlatmıştır. Bir Türk bilim adamına hazırlatılan bu rapor bir anlamda AB’nin bükemediği eli öpmesi olarak görülebilir; çünkü AB raporunda ADD ve Atatürkçülerin Türk toplamı içindeki güçleri ve etkinlikleri kabul edilmek zorunda kalmıştır. Bütün Atatürkçülerin bu raporu okumasında büyük yarar vardır.

Atatürk ilkelerinin bütünselliğini reddeden, sadece laikliği ele alarak çağdaş yaşamı savunan bazı İstanbul dernekleri, günümüzde yeni Bizans senaryolarına alet olurken, Avrupa fonları ve Hıristiyan misyoner örgütleri ile beraber çalışmalar yapmaktalar ve bu yaklaşımı ADD üzerinden ülkenin Atatürkçü potansiyeline de taşımanın yollarını aramaktadırlar. Sivil toplumculuk ve demokrasi görünümü altında, mandacılık ve teslimiyetçilik Avrupa Birliği üzerinden Türk toplumuna taşınırken, Atatürkçüler de aynı çizgiye getirilmek istenmektedir. Avrupa merkezli bu tür girişimlere karşı, İsrail güdümlü Amerikan politikaları da Ortadoğu’da savaşa yöneldiği yeni aşamada Atatürkçülüğü bir askeri döneme geçiş için farklı noktalara çekebilmenin arayışı içindedir. Özellikle 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Türk ordusunu Irak harekatında kullanamayan Atlantik emperyalizmi ve İsrail siyonizminin, yeni dönemde İran ve Suriye’ye yönelik savaş planlarında hem Türkiye’yi üs olarak hem de Türk ordusunu kendi denetimlerinde kullanabilmenin arayışları içine girmişlerdir. Bu doğrultuda Türkiye’deki Atlantikçi güçlerin yeni bir askeri dönemi arzuladıkları ve bu doğrultuda demokrasiye son verme girişimlerinde yeniden Atatürkçülüğü kullanma gibi planlar yaptıkları anlaşılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde tutmuş olan bu hesapların yeni dönemde tutmayacağını, Türkiye’nin artık daha bağımsız ve ulusal çıkarlarına öncelik vererek hareket edeceğini Atlantikçi dostlarımızın bilmeleri gerekmektedir. Türkiye başka ülkelerin emperyal planlarına alet olmayacak kadar büyük ve birikim sahibi bir ülkedir. Atatürk’ün Cumhuriyeti zbüyük bir tarih bilinci üzerine kurulmuştur. Atlantik emperyalistleri her nedense bu gerçeği görmezden gelmekte, İsrail siyonizminin peşine takılıp giderken Türkiye’yi de peşlerinden sürükleyeceklerini sanmaktadırlar. Ne var ki, bu ülkenin yirminci yüyıl başlarında bu tür emperyalist girişimlere karşı çıkan Türk ulusunun vermiş olduğu bur kurtuluş savaşı neticesinde kurulmuş olduğunu bilmek zorundadırlar. Böylesine bir ulusal kurtuluş savaşının Türk milleti ve devletinde önemli bir siyasal birikim yarattığını görmezlerse, bölgeye dönük hesaplarında yanılmaları kaçınılmazdır. Atatürkçü Düşünce Derneği, ülkemizdeki bu ulusal ve tam bağımsızlıkçı bilincin günümüzdeki örgütüdür. ADD üzerinde hesap yapan tüm çevrelerin ADD’nin Türk toplumundaki tam bağımsızlıkçı birikimin yansımasını taşıdığını bilmeleri gerekmektedir. “Atütürk’ü bırakın” diyen Avrupa Birliği yöneticileri ile, Atatürkçülüğü Büyük Ortadoğu ya da Büyük İsrail projeleri için kullanmak isteyen Atlantik emperyalistlerinin, Türk ulusundaki Atatürkçü birikim ve potansiyelin ADD ile devam ettiğini, 21. Yüzyılda dünya yeniden kurulurken Türk ulusunun ADD’nin taşıdığı bu birikimden yararlanacağını görebilmeleri gerekmektedir. İşte o zaman Türk ulusunu ve Atatürkçüleri doğru olarak anlayabilirler.

Atatürkçü Düşünce Derneği, günümüz koşullarında beş yüzü aşkın şubesiyle, iki yüz bine yaklaşan üye potansiyeli ile Türk toplumunun en büyük demokratik kitle örgütüdür. Atatürk ilkelerine ve düşünce sistemine bütünüyle sahip çıkan bu kuruluş ülkemizdeki ulusal potansiyelin anti emperyalist çizgide bir reflekse dönüşmesinde fazlasıyla etkin çalışmalar yapmaktadır. Avrupa ve Amerika’da Türkiye’yi teslim almak isteyen çevreler bu durumdan fazlasıyla rahatsız görünmektedirler. Biz Atatürkçüler olarak onları anlıyoruz; çünkü bizi kendi projelerinde kullanamıyorlar. Türklerin Avrupa ya da Amerika’yı kullanmak veya dönüştürmek gibi bir projesi yoktur. Antiemperyalist bir bilinç üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihten gelen ulusal bilinci günümüzde Atatürkçü Düşünce Derneği ile yaşamaktadır. ADD, günümüzün, Kuvayı Milliye, Müdafayı Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetleridir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir siyasal varlık olarak kuran ulusal kurtuluş savaşının nabzı günümüzde ADD şubelerinde atmaktadır. Emperyalizm işbirlikçisi dinci cemaatler, etnik devlet peşinde koşanlar ve taşeron gayrimüslim sermaye bu durumdan fazlasıyla rahatsızdır. ADD ve Atatürkçüler bu kesimleri ve kuruluşları yakından izlemekte, bunların Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermelerini önlemek için mücadele etmektedirler.

ADD’nin günümüzdeki misyonu yeniden Kuvayı Milliyenin öncü kuruluşu olmaktır. Türk ulusunda var olan ulusal bağımsızlık bilincini en ön planda tutarak, Türkiye’yi yeni yüzyılda hak ettiği yere çıkarabilmek ADD ve Atatürkçülerin önde gelen ulusal görevidir. Emperyal güçlerin planları doğrultusunda küçülerek ya da dönüştürülerek değil, daha da güçlenerek ve bölgedeki komşu ülkelere önderlik yaparak Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde hak ettiği yeri alacaktır. Türkiye’nin bir devlet olarak yoluna devam edebilmesi v diğer devletlerle mücadele edebilmesi için Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelini kesinlikle koruması ve geliştirmesi gerekir. ADD ve Atatürkçülere böylesine bir görev, bir ulusal misyon olarak düşmektedir. Her türlü emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun söylediği gibi, sonsuza kadar yaşayabilmesi ancak böylesine bir ulusal misyonun yerine getirilmesiyle mümkün olabilecektir. ADD, önce Atatürkçü tabanı toparlayacak, daha sonra Atatürkçülerin önderliğinde Türk toplumunun toparlanmasını sağlayacak, ve sonraki aşamada da Atatürk’ün Cumhuriyet devletinin yeni dönemin koşullarında onarılmasını ve daha da güçlenmesini sağlayacaktır. ADD ve Atatürkçülerin başarısı, emperyalizmin hezimeti olacaktır.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN ULUSAL İŞLEVİ "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" ADD, Devlet desteğiyle Kurulmamıştır. // Atatürkçülüğe Sahip Çıkmak Devletin Görevidir. //ADD, Ankara Merkezli Bir Kuruluştur

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ’NİN ULUSAL İŞLEVİ 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk’ün ilkelerini gelecek kuşaklara tanıtmak, devrimlerini yaşatmak ve düşüncelerini Türk gençliğine aktarmak üzere kurulmuş bulunan bir ulusal demokratik kuruluştur. Yılların birbiri ardı sıra hızla geçtiği ve insanlığın yeni bir yüzyıla doğru yöneldiği aşamada ortaya çıkan Atatürkçü Düşünce Derneğinin ilk on yılı yirminci yüzyılda ikinci on yılı da yirmi birinci yüzyılda geçmiştir. Bir anlamda Atatürk'ün cumhuriyeti yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla, doğru yol alırken, ADD geçiş aşamasının örgütü olmuştur. Yirminci yüzyılda kurulmuş olan bir siyasal yapı olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yirmi birinci yüzyılda da yaşayabilmesi için bir ulusal ve toplumsal potansiyelin örgütlenmesi olarak ADD Türk toplumunun sosyal yaşamına girmiştir. Bir yüzyıl biterken ortaya çıkan örgütsel yapılanma yeni yüzyılda da sürdürülerek, toplumsal süreklilik sağlanmak istenmiştir. Her geçen günün getirdiği yeni koşullar karşısında, Türk toplumunun ve devletinin devamlılığının böylesine bir örgütsel yapılanma içerisinde korunmak istenmesiyle Atatürkçü Düşünce Derneği kurularak, bugüne kadar getirilmiştir. Devletimizin kurucusu olan Atatürk aynı zamanda Türk Silâhlı Kuvvetlerinin de kurucusu olarak ilk cumhurbaşkanı ve genelkurmay başkanı olmuş­tur. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında toplanan kongrelerin aldığı kararlar doğrultusunda Atatürk yeni devleti kurarken, devlet başkanlığı hükümeti başkanlığı, meclis başkanlığı ile beraber genelkurmay başkanlığını da üstlenmiş ve böylece bir kuvvetler birliği sistemi içerisinde Meclis hükümetine dayanan ilk kuruluş döneminde devletin en tepesindeki dört başkan görevini kişiliğinde birleştirmiştir. Bu nedenle, kurucusu olduğu devleti ve ordu onun izinden giderek Atatürkçü çizginin bugüne kadar ki temsilcileri olmuştur. Bu doğrultuda devlet ve ordu Atatürkçü olunca, devlet ve ordu Atatürkçülüğü birer siyasal olgu olarak Türk devlet yaşamında yerini almıştır. Ne var ki, aradan geçen yıllar yeni dönemleri beraberinde gündeme getirince devlet ve ordu Atatürkçülüğü Türk ulusu tarafından sorgulanmaya başlanmıştır. Atatürkçülük adına iktidara gelen çeşitli hükümetler, halk kitlelerinden uzak düşerek, Türk ulusunu devlet Atatürkçülüğüne karşı bir noktaya sürüklemiş, ordu Atatürkçülüğü ise askeri dönemlerdeki Atatürk ilkelerine aykırı durumlar nedeniyle inandırıcılığını yitirmiştir. Devletin kuruluşundan doksan yıl sonra, artık devlet ve ordu Atatürkçülüğü ile bir yerlere gidilemeyeceği ortaya çıkınca, bu kez ulus Atatürkçülüğü kendiliğinden devreye girmiştir. Atatürkçü Düşünce Derneği böylesine sivil bir çaba ürünüdür. Ulusal bir demokratik kitle örgütü olarak ADD kurulurken, devlet ve ordu Atatürkçülüğü geride kalarak yerine millet Atatürkçülüğü devreye girmiştir.

ADD, Devlet desteğiyle Kurulmamıştır.
ADD'nin kuruluşunda yer alan Türkiye'nin önde gelen bilim ve hukuk kadrosu, ADD ile ilgili olarak devletin ideolojik aygıtı tartışmasını beraberinde getirmiştir. Fransız filozof Louis Althusser'in ortaya atmış olduğu bir kuram olan, devletin ideolojik aygıtları sorunu açısından ADD ele alınırsa; böylesine bir durumun olmadığı görülmektedir. ADD gibi bir sivil toplum kuruluşunun ulusal ve demokratik bir çizgide kurulurken, herhangi bir devlet yönlendirmesi olmamıştır. Aksine, devletin Atatürkçülük karşıtı güçler tarafından ele geçirildiği, Amerikan emperyalizminin bölge üssü olmağa doğru zorlandığı bir aşamada NATO güdümlü bir ara rejim aydınlarının tepki göstermesiyle Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşu, bir ulusal tepki olarak gündeme gelmiştir. Atatürk'ün kurmuş olduğu bağımsız devlet yapısının batı hegemonyasının askeri örgütü tarafından ele geçirilmesi üzerine, Türk bilim ve hukuk dünyasının önde gelen temsilcileri bu duruma karşı çıkarak, Türk ulusunun bağımsızlığı doğrultusunda Atatürkçü Düşünce Derneği’nin kuruluşu gerçekleştirilmiştir. Devlet tarafından kurulmadığı için devletin ideolojik aygıtı sayılması mümkün değildir. Althusser'e göre, devletler kendi siyasal yapılanmalarını yansıtan ideolojiler doğrultusunda bazı kuruluşlar oluştururlar ya da kurumlar kurarlar. Bunlara devletin idelolojik aygıtları adı verilebilir. Devlet bu kurumlar ya da kuruluşlar aracılığı ile sahip olduğu ideolojik yapılanmayı kamuoyuna yansıtır, ya da kendi toplum yapısını bu doğrultuda eğiterek, devlet toplum kaynaşması yaratabilir ya da bu doğrultuda bir süreci başlatmak isteyebilir.

Atatürkçü Düşünce Derneği ise, batı emperyalizminin yetiştirdiği ve desteklediği kadrolar aracılığı ile bağımsız Türk devletini içeriden ele geçirmesi üzerine, devletin kuruluş modelini ve kurucu önderin ilke ve devrimlerini korumak isteyen, bunları sürdürerek yeniden Türkiye Cumhuriyeti devletini kurucusunun çizgisine getirmek için bir ulusal aydın potansiyelinin örgütlenmesi olarak, hiç bir biçimde devletin ideolojik aygıtı değil aksine devletin dışında ortaya çıkan bir sivil toplum inisiyatifi olarak devleti yeniden kuruluş çizgisine ve modeline kavuşturmak isteyen bir demokratik ve toplumsal inisiyatifin örgütlenmesidir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir din devleti ya da çok uluslu bir kozmopolit yapılanma oluşturmak isteyen Atlantik inisiyatifinin merkezi coğrafyayı kendi kontrolü altın almak isteyen İsrail Siyonizm’i ile işbirliği yaparken Türkiye'yi dönüşüme zorlaması, Atatürk'ün çağdaş cumhuriyetini bir yok olma noktasına getir­miştir. ADD işte yok edilmek istenen devlet modeli ile beraber kurucu iradenin temsilcisi olan ulusal önder Atatürk'ün ilke ve devrimlerine, ulusal potansiyelin sahip çıkmasını amaçlayan ve bu yoldan yeniden kurucu önder çizgisinde bir Türkiye ortaya çıkarmak isteyen toplumsal potansiyelin demokratik kitle örgütü olarak gündeme gelmiştir. Bu nedenle, hiç bir biçimde devletin ideolojik aygıtı olarak adlandırılması mümkün değildir.

Atatürk düşmanı neoliberaller ile Atlantosiyonizmin Büyük Ortadoğu Projesi için ılımlı İslam devleti peşinde koşan cemaatçiler ve dincilerin, Atatürk devrimleri ve ilkelerini ortadan kaldırabilmek üzere giriştikleri çeşitli siyasal hareketler aracılığı ile Türkiye, her geçen gün Atatürk'ün çizgisinden koparılırken, bu gidişe karşı çıkanların kurmuş olduğu ulusal bir demokratik kuruluş olan Atatürkçü Düşünce Derneği, bu gibi kesimler aracılığı ile devletin ideolojik aygıtı olmak suçlamasıyla karşı karşıya kalmıştır. Yabancı istihbarat servislerinin paralı Truva atı konumundaki bazı köşe yazarları, dışarıdan ücret aldıkları yabancı ülkeler adına hareket eder­ken, ciddi bir Atatürk ve Atatürkçülük karşıtı kampanyayı ısrarlı bir biçimde sürdürmekteler ve bu doğrultuda da, Türk devletinin kuruluş modelini ideolojik yapılanma olarak suçlamaktan geri kalmamaktadırlar. Bu tür davranışlar neoliberallerin ve dincilerin genel siyasal çizgilerini oluşturunca, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin haksız yere devletin ideolojik aygıtı olarak suçlanması zaman zaman gündeme getirilmektedir. Ne var ki, son yıllarda devletin sürdürdüğü bazı soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle ADD genel başkanı ve yöneticilerinin tutuklanması da açıkça devletin yeni çizgisi ile Atatürkçü Düşünce Demeği’nin ters düştüğünü ve karşı karşıya geldiğini açıkça göstermektedir. Devlet ile karşı karşıya gelen ve devletin yöneticilerini yargıladığı bir demokratik kuruluşun hiç bir biçimde devletin ideolojik aygıtı olamayacağını son dönemlerdeki olumsuz gelişmeler açıkça göstermiştir. ADD, devletin ideolojik aygıtı olamamış ama yeni devlet yapılanmasının ortadan kaldırmak istediği ve emperyalizmin kesinlikle silmek istediği kurucu düşünce sisteminin kararlı ve yetkili bir temsilcisi olarak, varlığını sürdürmüş ve mücadelesine devam ederek bugüne kadar gelebilmiştir.

Atatürkçülüğe Sahip Çıkmak Devletin Görevidir.
Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı döneminde bizzat devlet kurumları tarafından oluşturulan ve devleti kuran siyasal partinin bir yan kuruluşu olarak çalışmalarını yirminci yüzyılın ortalarına kadar başarıyla yürüten Halkevleri, devletin ideolojik aygıtı olarak görülebilir. Halkevlerinin, kurucu siyasal partiye bağlı organlar olarak oluşturulması ile devrimin üst yönetimi ve halk kitleleri arasında köprü kurulmak istenmiş ve siyasal rejim ile toplumsal taban arasında bir ideolojik paralellik sağlanmak istenmiştir. Bu açıdan Halkevleri için devletin ideolojik aygıtları denilebilir ama Atatürkçülüğün dışlandığı ve hepten silinmek istendiği bir aşamada toplum içinden çıkan bir tepki ile Atatürkçü Düşünce Derneğinin taşımağa çalıştığı görev yüzünden, ADD için benzeri bir değerlendirme ortaya koyabilmek mümkün değildir. Devletin diş güçler tarafından yepyeni bir yapılanmaya doğru zorlandığı bir aşamada, devletin kuruluş ilke ve modelini savunarak bir birikimi ayakta tutmağa çalışan ADD, tepkisel bir toplumsal potansiyelin temsilcisi olarak hareket etmek ve Ulusal Kurtuluş Savaşından gelen siyasal birikimi geleceğe dönük olarak yaşatmağa çalışmaktadır. ADD bu açıdan olsa olsa bir ulusal demokratik kitle örgütü olarak adlandırılabilir.

Yüzyıla yakın bir zaman diliminin geride kalması ve yeni bir döneme doğru ilerlenmesi sürecinde Atatürkçü Düşünce birikimini, emperyal merkezlerin ve dış güçlerin yok etme istemesi üzerine, ADD bir ulusal demokratik kuruluş olarak kurulmuştur. Bir ulusu var eden düşünce birikiminin yok edilmek istenmesi, bir ulus devleti kuran önderin ilke ve devrimlerinin ortadan kaldırılmağa çalışılması karşısında ADD'nin bir ulusal tepki inisiyatifi olarak kurulması kaçınılmazdı. Ne var ki, kuruluşundan sonra geçen yirmi yıllık süreçte yaşanılanlar nedeniyle bu sürecin pek de başarılı olarak değerlendirilememiştir. Kuruluştan bir kaç sene sonra Türkiye'nin en büyük ulusal demokratik kitle örgütü düzeyine ulaşan bu örgütü emperyal dış güçler ile onların Truva atı konunudaki yerli işbirlikçileri hiç bir zaman rahat bırakmamışlar, böylesine büyük bir örgüt ağına ve sosyal tabana sahip olan ADD'yi ele geçirerek kendi plânları ya da stratejileri doğrultusunda sürekli olarak kullanmak istemişlerdir. Bin bir zorluk ile mücadele edilerek kurulabilen ADD çalışmalarına başladığı aşamada genel başkanını bir terör saldırısına kurban vermiş ve daha sonraki yıllarda Batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’inin dünyanın merkezi alanını ele geçirme plânları doğrultusunda, bir Türk-İran savaşı çıkartılma çabaları sürecinde tanınmış bilim adamı ve yazarların bir kısmını kurucu üyeleri olarak terör saldırıları doğrultusunda kurban vermekten kurutulamamıştır. Atatürk laikliği ile Iran Şiiliğini karşı karşıya getirerek, Orta Doğunun iki büyük devletini uzun süreli bir savaşa sürüklemek isteyen emperyalist ve Siyonist çevrelerin çeşit provokasyonları sonucunda doksanlı yıllar Türkiye’nin tanınmış bazı Atatürkçü yazar ve bilim adamının dinci görünümlü terör olaylarına hedef olmasına neden olmuştur. Bu tür saldırılar sonucunda hem bölgedeki Türk-İran gerginliği tırmandırılmak istenmiş hem de Türkiye'yi savaşa sokacak doğrultuda bir askeri darbe ortamı yaratılması arayışlarını canlı tutmuştur. Bu doğrultuda Alevi-Sünni çatışması bir yandan körüklenirken, Sivas'ta madımak yangını ile Türkiye'nin Alevi tabanı hedef gösterilmiş. Atatürk cumhuriyetinin laik tabanını oluşturan bu toplum kesimi ciddi bir baskı altına alınarak tehdit edilmiştir.

Atatürkçü Düşünce Derneği kuruluş ve gelişme döneminde en önemli kurucu üyelerini ve genel başkanını yitirirken, onuncu yılında Türkiye'n en büyük demokratik kitle örgütü konumuna geldikten sonra da çeşitli siyasal senaryolarda kullanılmak istenmiştir. Tanınmış Atatürkçülerin teröre hedefi olmasıyla darbe senaryolarına çekilmek istenen dernek, daha sonraki aşamada bazı yeteneksiz muhterislerin siyasal maceralarında bir parti kurma girişimlerinin toplumsal taban örgütü olarak kullanılmak istenmiştir. Dernekçilikten particiliğe doğru ADD sürüklenmek istenmiş ama örgütün direnişi ile böylesine bir macera önlenerek derneğin bağımsız kimliği korunmuş ve eskisi gibi bir demokratik kitle örgütü düzeyinde çalışmalar düzenli olarak sürdürülmüştür.

Türkiye'nin en büyük ulusal demokratik kuruluşu olarak ADD, bütün ulusal örgütleri bir araya getirecek bir ulusal güç birliği arayışını kuruluşundan sonra sürekli olarak sürdürmüştür. Atatürk'ün kurmuş olduğu ulus devleti ayakta tutmak ve Türk toplumunun ulusal bütünlüğünü her türlü alt kimlikçi kışkırtılmalara karşı koruyacak bir ulusal güç birliği arayışı Atatürkçü Düşünce Derneğinin sürekli bir arayışı olmuştur. Bu doğrultuda ADD genel merkezinin öncülüğünde Türk toplumunu tıpkı Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi toplumsal bir bütünlüğe ve bütünlük içerisinde ulusal bir atılımı sürükleyecek antiemperyalist bir uyanış için ulusal güç birliğini oluşturma ADD için başlıca hedef ve amaç haline gelmiştir. ADD’nin en büyük ulusal demokratik kitle kuruluşu olarak, bu kutsal hedefe kilitlenmiştir.

ADD, Ankara Merkezli Bir Kuruluştur
ADD genel merkezinin, ülkenin çeşitli bölgelerinden gelen ulusal örgütlerin temsilcileriyle Ankara'da bir ulusal güç birliği kongresi toplanmasına karşılık, İstanbul hemen devreye girerek, bazı gizli ve dış bağlantılı kuruluşların temsilcilerinin öncülüğünde ve bir küçük sol partinin desteği ile Ulusa Birlik hareketi adı altında yeni bir girişimi, Anadolu destekli Ankara inisiyatifinin oluşturduğu ulusal güç birliği girişimine karşılık gündeme getirmiştir. Bu asamadan sonra İstanbul ve Anadolu çekilmesi sürüp gitmiş ve Ankara’da ADD genel merkezini ele geçirme yarışı başlamıştır. Dinci bir partinin iktidara gelmesi üzerine İstanbul ve Ege bölgelerinde yaşamakta olan bazı laik ve gayrimüslim kesimler harekete geçmişler ve bu doğrultuda cumhuriyet mitingleri görünümünde bir karşıt oluşumu, ADD üzerinden Türkiye'de yaymağa kalkışmışlardır. Ulusal Birlik hareketi böylesine bir girişim sonucunda ortaya çıkmış, İstanbul medyası ve burjuvazisinin desteği ile ADD'yi teslim alarak, Türkiye içindeki siyasal çekişmenin ortasına bu ulusal demokratik kuruluşu çekmiştir. Emekli bir hukukçunun başarısız bir parti kurma girişiminden sonra, yeniden bir Atatürkçü parti kurma ya da Atatürkçü bir hükümeti başa getirme çabalarının ADD'yi daha hareketli günlere ve mitinglere doğru getirdiği görülmüştür. ADD bir dernek olmanın ötesine çekilerek, bazı siyasal projelerin kitle örgütü konumuna getirildiği noktada karşı kesimlerin siyasal tepkilerini çekmiş ve sürekli olarak dinci ve liberal çevreler tarafından eleştirilerek ciddi medyatik ve siyasal saldırıların hedefi haline gelmiştir. Ara rejim arayışlarının yeniden Atatürkçülük adına laikçi burjuvazi için gündeme gelmesi ateist ve gayrimüslim kesimlerin İslamcı karşıtı bazı girişim­lerinin ADD üzerinden toplumsal alana taşınmak istenmesi, Atatürkçü Düşünce Derneği'ni sosyal alandan siyasal alana doğru kaydırmış ve ülkede eksikliği duyulan bir Atatürkçü parti boşluğunun doldurulması doğrultusunda ADD'ye bir siyasal misyon yüklemiştir, Büyük Orta Doğu projesi doğrultusunda iktidara gelen ılımlı İslam hareketine karşı, ülkedeki muhalefet partileri teslimiyetçi bir pasiflik içinde kalınca, ülkenin laik ve çağdaş potansiyeli ADD üzerinde bazı siyasal hazırlıkların içerisinde olmuş, Ulusal Birlik hareketi bunun için ADD üzerinden örgütlenince, hükümet devletin kurumları üzerinden bazı operasyonları gündeme getirerek, ADD genel başkanı ve bazı yöneticilerini gözaltına alarak bir yargılama süreci başlatmıştır. Çeşitli darbe ve ara rejim senaryolarının İstanbul yüksek burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda gündeme getirilmesi nedeniyle ADD genel yönetimi bir yargılanma olgusu ile karşı karşıya getirilmiştir. Türk ulusunun Atatürkçü potansiyelinin bağımsız örgütlenmesinin kuruluşu olan Atatürkçü Düşünce Derneğinin, devletin ideolojik aygıtı olmak gibi yanlış bir çizgide ülkedeki egemen güçlerin ve laikçi burjuvazinin de dincilere karşı çıkarlarının bekçisi bir örgüt konumuna gelmemesi gerekirdi. Ne var ki, bazı siyaset ve örgüt adamlarının İstanbul'un zengin burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda hareket ederek, dinci gidişe karşı laikçi bir tepkiyi ADD üzerinden siyasal gündeme taşımak istemeleri nedeniyle, ADD üst yöntimi yargılanma noktasına gelmiştir. ADD'nin kurucuları arasında İstanbul burjuvazisinin temsilcileri yoktur ama Türk ulusunun bilimsel ve hukuksal birikimini temsil eden bilim adamları bulunmaktadır. ADD, Türk ulusunu ulusal çıkarları için kurulmuş olan bir kitle örgütüdür. Yeni Bizans projelerine yönelen gibi zengin ve gayrimüslim burjuvazinin çıkar örgütü değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Küresel emperyalizm ile anlaşmış olan ve ülkenin ekonomik zenginliklerini tekelci yabancı sermaye şirketleriyle paylaşan bir azınlık burjuvasının, Türk ulusunun kurtuluş savaşı yıllarından gelen ulusal siyasal birikimine sahip çıkmak üzere kurulmuş olan bir kitle örgütünü kendi çıkarı için kullanmağa hiç bir zaman hakkı olmaması gerekirken, medya ve sermaye destekli girişimler yüzünden böylesine çarpık bir durum yaratılmıştır. ADD hiçte hak etmediği bir duruma, laiklik çerçevesi içerisinde yer alan bazı gayrimüslim toplum kesimlerinin zorlamaları yüzünde sürüklenmek durumunda kalmıştır. Küresel sermaye ile ortaklık kurarak, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını göz ardı edenler, gayrimüslim konumlarını koruyabilmek üzere ADD'yi İslam cemaatlerine ve dinci siyasetlere karşı yine kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmeyi düşünmüşlerdir.
Sonuç
Atatürkçülük hiçbir zaman dinsizlerin ya da gayrimüslümlerin tekelinde olmamalıdır. Millet Atatürkçülüğü ile yeniden devlet ve millet kaynaşması yaratılmalıdır. İslam dini, laik devletle kavga etme aracı yapılmamalı ve Müslüman millet ile laik devlet Atatürk modeli altında yeniden kaynaşabilmelidir. Atatürkçü Düşünce Derneği, dünya sosyal tarihinin en başarılı deneklerinden birisi olarak Türkiye'nin en büyük demokratik kitle örgütü konumuna gelebilmiştir. ADD tıpkı, Millet Mektepleri, Halkevleri ve Köy Enstitüleri gibi, Türkiye'nin kendine özgü sosyal deneylerinden birisi olarak Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde kendine özgü yerini alabilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk'ün söylediği gibi Türk devleti sonsuza kadar yaşayacaksa, böylesine bir kutsal hedefin gerçekleştirilmesinde, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu iradenin ulusal tabana yansıdığı bir örgüt olarak Atatürkçülük mücadelesini sürdürmeğe devam edecek ve genç kuşaklara Atatürk'ün ulusal birikimini yansıtarak, Türk gençliğinin cumhuriyet bekçiliğini hakkıyla yapabilmesi için her zaman devrede olacaktır. Atatürkçü Düşünce Derneği geçmişin birikimini geleceğe taşıyarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar var olabilmesi için kutsal savaşımına devam edecekti.