Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’dan, son Amerika Birleşik Devletleri ziyareti sırasında, Afganistan’a Türk askeri göndermesi açıkça ve resmî olarak talep edilmiştir. Türk Dışişleri Bakanı’nın katılmadığı bir ortamda gerçekleşen toplantı sonrasında Türkiye’nin Washington Büyükelçisi istifa etmek zorunda kalmıştır. Dünyanın önde gelen hukuk devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik yapısının arkasında tarihten gelen çok ciddî bir birikim bulunmaktadır. Bu coğrafyada yüzyıllarca büyük devlet politikası izleyen Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan güçlü diplomasi geleneği, Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüş ve Batılı emperyalist devletlerin merkezî coğrafyada çevirdikleri her türlü oyuna karşı devreye girerek, yıkılmak istenen dengelerin yeniden kurulabilmesi için etkili olmuştur. Başbakan ya da Dışişleri Bakanları düzeyindeki devletlerarası ilişkilerde her zaman için, Türk devletinin diplomatik birikimini temsil eden büyükelçiler devrede olmuşlar ve resmî görüşmelerde her zaman Türkiye’yi temsil eden heyetler içerisinde yer almışlardır. Washington’da yaşanan son diplomatik kriz tam Afganistan’a asker gönderilmesi meselesi görüşülürken çıkmış ve Türk devletinin güvenliği açısından Afganistan’a asker gönderilmesine eskiden beri karşı çıkan Türk Dışişleri, tam da bu konular gündeme geldiği aşamada bypass edilmek istenmiştir.
Böylesine bir durum Turgut Özal döneminde de gündeme gelmişti. Özal’ın Cumhurbaşkanı olarak Batılı devlet başkanları ile yaptığı resmî görüşmelere, Türk Dışişleri Bakanı ile büyükelçilerin katılması engellenmek, devlet başkanlarının kafa kafaya vererek yaptıkları sohbet görüşmeleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomasisi yürütülmek istenmiştir. Normal koşullarda hiç bir biçimde kabul edilemeyecek bu tür girişimleri gündeme getiren Özal, devlet geleneğini bozduğu gibi, Türk Dışişleri’nin geleneksel çalışma düzenini de altüst etmiştir. Özal’ın Türk devlet geleneğine ve çağdaş Türkiye diplomasisine zarar veren politikaları sürdürmek isteyen bazı politik girişimlerin günümüzde de gündeme geldiği görülmektedir. Yeni bir düzene doğru uluslararası ilişkiler zorlanırken, Türk devletinin dış baskılar altında hareket etmesine yol açabilecek derecede riskli durumlarda, Türkiye’nin hariciye birikiminin bütünüyle devrede olması genel olarak beklenen bir durumdur. Fakat bu süreç çoğu zaman işlememektedir.
Yazımızın konusuna dönecek olursak: Afganistan denilince akla gelecek ilk şey, Sovyetler Birliği’nin bu tampon ülkeyi işgal ettiği yıllarda, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir görevlisi olarak Zbigniew Brzezinski’nin Amerikan silâhlarını, CIA tarafından yetiştirilmiş radikal İslamcı terörist Usame Bin Ladin’e teslim ederken çekilen resim gelmektedir. Cengiz Özakıncı bu resmi “İblisin Kıblesi-United States of İrtica” ismini taşıyan kitabının kapağına almıştır. Afganistan’daki gerçek durumu bundan daha iyi gösteren bir belge daha yoktur. Bu tampon ülkede savaş, Sovyet işgalinden bu yana devam etmektedir. Dün ABD’nin yetiştirdiği radikal İslâmcı teröristler Rusya’ya karşı bu ülkede savaşıyorlardı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya bu ülkeden çekilince, ABD Usame Bin Ladin ve onun öncüsü olduğu El Kaide örgütünü bahane ederek bu dağlık ülkeye yerleşmiştir. Şimdi ise, ABD bu ülkede, öldürtülen Pakistan Başbakanı Benazir Butto’nun girişimleri ile kurulmuş bulunan, Taliban isimli örgüte karşı savaşıyor görünümündedir. Bu örgütü, ABD’nin talebi üzerine Pakistan’dan toplanan işsiz talebelerin Pakistan üzerinden ABD’ye gönderilerek yetiştirilmeleri ile kurulmuş ve daha sonra da bu örgüt üzerinden Afganistan ülkesi bütünüyle bir savaş alanına dönüştürülmüştür. El Kaide ile beraber Taliban, ABD’nin, karşısına hiç bir devleti almadan, bütün dünyaya askerî üstünlüğünü yaymayı hedefleyen asimetrik savaş stratejisi doğrultusunda, Afgan Savaşı’nın dünyanın siyasal gündeminde başköşeye oturmasına katkı sağlamışlardır. İslâmcı görünümlü terör dün Rusya’yı Afganistan gibi bir geçiş ülkesinden geri püskürtürken, bugün de ülkede yarattığı savaş ortamı sayesinde Çin ve Hindistan gibi komşu büyük ülkeleri istikrarsızlığa sürüklemekte, ayrıca ABD’nin bu iki devi çevrelemesi için önemli bir konuma sahip Afganistan’a gelip yerleşmesine imkân sağlamaktadır. Türkiye’de resimleri basılan Brzezinski ve Usame Bin Ladin birlikteliği açıkca bu durumun doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Afganistan’da ABD resmî olarak Taliban ve El Kaide ile savaşmaktadır. Yâni, kendi yetiştirdiği bu örgütler üzerinden terör görünümlü asimetrik savaşını sürdürürken, bu ülkeye Çin, Hindistan, İran ve Rusya gibi büyük komşu ülkelerin girmesini ve müdahale etmesini önlemektedir. ABD Taliban ya da El Kaide ile görünüşte savaşırken, aslında bu dört büyük ülke ile savaşmakta ve kendi merkezli tek kutuplu dünya iddiasını devam ettirebilmek için Afganistan’dan geri çekilmemektedir. Yeni dönemde ABD tek kutuplu dünya düzeni kuramadığı için geri adım atmamak için bu ülkenin dağlarında direnmekte ve savaşı bu bölgede sürdürerek, Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkelerin kendisine karşı yeni kutup merkezi olarak öne çıkmalarını engellemek istemektedir. Afganistan stratejik olarak dünyanın en büyük kıtası olan ve ABD’nin üç büyük rakibi ülkenin arasında yer alan kritik bir ülke konumunda olması sebebiyle, uluslararası konjonktürde öne çıkmıştır. ABD savaş yolu ile bu ülkede sağladığı üstünlüğü çevre ülkelere de yaymak, Asya’nın ortalarında Rusya, Çin ve Hindistan üçgenine karşı kendi hegemonyasını geçerli kılmak ve zaman içerisinde bölgeye yerleşyerek İran’ı da arkadan vurmak istemektedir. Bu durumu yakından izleyen İran gibi bir büyük devlet de, onbin kilometre öteden gelen ABD saldırısının Asya kıtasının dışına çıkarılması doğrultusunda Rusya, Çin ve Hindistan üçgeni ile beraber hareket etmektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zaman içerisinde bir ekonomik örgütlenme olmanın ötesine giderek, ABD saldırganlığının bütün Asya kıtasını tehdit etmesini önlemek ve karşı dengeler oluşturmak üzere, yavaş yavaş yeni zirve toplantılarıyla bir askerî güvenlik örgütüne de dönüşmektedir. Afganistan’da hâlen savaşmakta olan ABD açısından en tehlikeli gelişme ŞİÖ’nün geniş çerçeveli işlevsel bir kimlik kazanarak Asya güvenlik yapılanmasına dönüşmesidir ki, böyle bir yapılanma ABD’nin bütünüyle Asya kıtasının dışına çıkartılması anlamına gelebilir.
Hâlen Afganistan dağlarında Taliban ve El-Kaide ile savaşır görünen ABD için en kritik aşama ŞİÖ’nün askerî bir kuruluşa dönüşmesidir. ABD için tek tek bile çok büyük olan bu dört ülkenin savaşa karşı barışı güvence altına alabilme doğrultusunda ortak bir güvenlik paktına yönelmeleri, ABD açısından Afganistan savaşının kaybı anlamına gelmektedir. ABD’nin, Irak Savaşı gibi bir başarısızlıktan sonra Afganistan Savaşı’nı da Asya kıtasının bu dev ülkelerinin birlikteliğine karşı kazanabilmesi mümkün değildir. Bu durumu ABD’li yetkililer de bilmektedir. ABD Genelkurmay Başkanı Afganistan savaşının çok kötü gittiğini ve iki-üç yıllık gelecekte ABD ordusunun çok büyük asker zayiatı vereceğini açıkca ilân etmiştir. Tam da bu aşamada Amerikan Başkanı Obama Türkiye’den Afganistan için açıkça savaşacak asker istemekte ve Türk askerî birliklerinin Afganistan dağlarında mevzilenmelerini talep edilmektedir. ABD Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarından hemen sonra, Obama’nın Türkiye’den asker istemesi, durumun vahim ve acil boyutlarını açıkca ortaya koymaktadır. Amerika, soğuk savaş döneminden kalma alışkanlıklarını hâlâ terk edemediği için Türkiye’ye baskı yapma hakkını kendinde görmekte, Türk askerini bir piyon olarak Taliban teröristlerinin önüne atmak istemektedir. PKK terörü ile savaştığı için antrenmanlı bir ordu konumunda olan Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin bu durumundan Amerika Birleşik Devletleri yararlanmak istemekte ve bu nedenle Türk Genelkurmayı Afganistan Savaşı’na zorlamaktadır.
İngiliz emperyalizminin Avustralya ve Yeni Zelandalıları bir sömürge imparatorluğu ordusu çerçevesinde Çanakkale Savaşı’nda kullandığı gibi, ABD emperyalizmi de kendi hegemonya düzeni doğrultusunda Türk ordusu Afganistan dağlarında haklı olmayan bir savaş için kullanmaya çalışmaktadır. İngiltere’nin yerine Batı emperyalizminin jandarmalığına soyunmuş olan Amerika Birleşik Devletleri, Okyanus bölgesinden getirtilen Anzaklar ile Hindistan’dan getirilerek Osmanlı ordusuna karşı kullanılan Gurkaların konumuna Türk askerini sürüklemek istemektedir.
Avrupa Birliğine tam üye yapılmayan Türkiye Cumhuriyeti Batı kapitalist sisteminin bir parçası ya da ortağı değil ama bekçisi konumuna indirgenmek istenmektedir. Soğuk savaş döneminde Batı Bloku’nun güvenliği âcil olunca Türkiye’yi NATO’ya alanlar , Sovyetler Birliği dağılınca, güvenlik konusunun gündemden düşmesi nedeniyle, Türkleri dışlayarak beraberce külfetini taşıdıkları Batı kapitalist düzeninin nimetlerinden Türk ulusunu ve devletini mahrum bırakmışlardır. Yarım yüzyıllık bekleyiş ve özveri sonrasında Avrupa kıtasından tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi dışlanan bir Türkiye, yeniden Batı’nın çıkarları doğrultusunda Asya kıtasında yeni askerî maceralara alet edilmek istenmektedir. Kendini bilen her devletin ya da ulusun başkalarının maceralarına alet olmayı redetmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de Batı’dan gelen bu tür baskılara karşı durması ve kendisini koruması gerekmektedir. Türk devletinin bugünkü yöneticilerinin dünya tarihi bilgileriyle beraber Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yaşanan gelişmeleri bugün yeniden hatırlamalarında ve üzerinde düşünmelerinde yarar vardır. Osmanlı orduları, devletin kuruluşu tamamlandıktan sonra sürekli olarak Batılı ülkeler ve Hıristiyan devletler ile karşı savaşmıştır. Afganistan Savaşı bu açıdan da dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devletlerinin askerî geleneğine ters düşmektedir. Afgan Savaşı’nda Hıristiyan ABD ile Müslüman Afganistan karşı karşıya gelmektedir. Böylesine bir savaşta Türkiye Cumhuriyeti bir Müslüman ülke olarak Hıristiyanlarla aynı cephede Müslümanlara karşı savaşamaz. Böylesine bir durum dünyanın Müslüman halkları arasındaki antiemperyalist dayanışmaya ters düşecek ve Türkiye’yi bütünüyle Hıristiyan Batı emperyalizminin cephe ülkesi ile Truva atı konumuna düşürecektir. Amerika’nın emperyalist savaşı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Afganistan Savaşı bütünüyle bir emperyalist saldırıdır ve Irak Savaşı gibi sonu hüsran ile bitmeye mahkûmdur. Sonu şimdiden belli olan bir emperyal maceraya koskoca Türk devleti ve ordusu alet edilemez.
Türkiye Cumhuriyeti kendisinin olmayan bir savaşa açıkca giremez. Türkiye’nin soğuk savaş döneminden kalma NATO üyeliği, Afgan Savaşı’na katılması için yeterli bir neden ya da gerekçe olamaz. Türkiye soğuk savaş dönemindeki Sovyet tehdidine karşı kendisini korumak amacıyla NATO içerisinde yer almak durumunda olmuştur. Bu yüzden de Batı Bloku’nun güvenliği doğrultusunda büyükçe bir bedel ödeyerek, bütün komşuları ile karşı karşıya gelmiştir. NATO, soğuk savaş döneminin güvenlik örgütü olarak misyonunu, o dönemin bitişiyle beraber tamamlamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber karşıt örgüt olan Varşova Paktı nasıl dağıldı ise, NATO’nun da benzeri bir biçimde tasfiye edilmesi gerekiyordu. Böylesine bir dengeyi bozan ABD tek merkezli hegemonya düzeni için NAOT’yu elinde tutmuş ve daha sonra da alan dışı hareket doktrinini getirerek , bu askerî örgütü savunma kuruluşu olmaktan çıkararak yeni bir Batı hegemonya yapılanmasının askerî gücüne dönüştürmüştür. Uluslararası dengeler ve hukuk açısından tam bir hegemonya haksızlığı anlamına gelen bu yeni NATO yapılanması, haklı savunmalar yerine haksız saldırıların örgütün gündemine girmesine yol açmıştır. Son yirmi yıldır NATO artık bir savunma örgütü olarak değil, ama Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerinde ABD merkezli Batı emperyalizmi ile gene ABD’deki güçlü lobileri üzerinden İsrail merkezli Siyonizm’in saldırı örgütü konumuna sürüklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bağımsız devlet olarak böylesine bir durumu kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü çifte standartlı davranan Batı emperyalizmi her aşamada NATO’yu kendi çıkarlarına alet etmiştir. Türkiye’yi otuz yıldır tehdit eden bölücü teröre karşı Türk devletini korumayan, aksine teröre yardımcı olan bu kuruluş, Afganistan’da ABD’nin çıkarları söz konusu olduğunda, NATO Antlaşması’nın teröre karşı koruyucu maddelerini harekete geçirmiştir. ABD ve İsrail kendi çıkarları için Irak’ın kuzeyinde kukla devlet kurarken, örgüt üyesi Türkiye’nin korunması için işletilmeyen teröre karşı koruma maddeleri, ABD’nin en küçük çıkarları söz konusu olduğunda hemen Afganistan’da devreye sokulmuştur. Sırf bu konu bile, Türkiye’nin Afganistan’da ABD’nin yanında savaşması açısından ciddî bir handikap ve tartışma oluşturmaktadır. Bu gibi sorunlar, ABD’nin çıkarları kadar diğer Türkiye’nin de ulusal çıkarları açısından değerlendirilmek zorundadır. Türkiye, kendisinin olmayan Irak Savaşı’na nasıl son anda girmekten kaçındı ise, gene kendisinin olmayan Afganistan ve İran Savaşlarından da kaçınmak durumundadır. Bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin yanıbaşındaki İslâm ülkelerine Batı’nın, Hıristiyan emperyalizmi ya da İsrail’in Siyonizmi’nin çıkarları doğrultusunda, savaş açılmasına alet olması ya da dış baskılarla katılması düşünülemez. Türkiye’den soğuk savaş dönemi alışkanlığı ile böylesine bir haksızlığa alet olmasını ya da katılmasını beklemek gerçekci değildir. Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu devlet ve ordu birikimi ile dünyanın değişen koşullarını kendi ulusal çıkarları doğrultusunda değerlendirerek, yeni bir tutum belirleme hakkına ve kapasitesine sahip bulunmaktadır. Batılı dost ve müttefik ülkelerin bu durumu kabul etmelerinde karşılıklı ilişkiler açısından yarar vardır.
Obama görevi teslim alırken yaptığı konuşmada, Amerikan askerlerinin en kısa zamanda Irak’tan çekileceğini ama Afganistan’da kalacaklarını ve sonuçsuz savaşı ellerinden geldiğince sonuna kadar sürdüreceklerini resmen açıklamıştır. İsrail yüzünden Ortadoğu’ya takılıp kalan ABD’nin bu on yıllık zaman dilimi içerisinde diğer kıtalardaki üstünlüğünü yitirmesi, ABD’nin aklını başına getirmiş ve bu nedenle Ortadoğu’dan çekilmeye karar vermiştir. ABD, İsrail için Irak’ta savaşırken, Rusya Kuzey Buz Denizi’nde, Brezilya Latin Amerika’da, Çin ve Hindistan Asya’da ve Afrika’da yayılmaya başlamışlar, Avrupa Birliği giderek ABD’den uzaklaşmış ve İsrail yüzünden ABD dünya kıtalarındaki üstünlük konumunu yitirmiştir. Şimdi gelinen bu aşamada ABD yeniden küresel gücünü toparlayabilmek için, Ortadoğu’daki yükünü Türkiye’nin üzerine atmaya çalışmakta, ama dünya hegemonyasında kendisinin en büyük rakipleri olan Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev ülkelerin önünü kesebilmek doğrultusunda Afganistan Savaşı’nı sürdürmek istemektedir. Obama’nın son çıkışları ve açıklamaları bu durumu doğrularken, ABD ile İsrail’in bu yüzden arasının açıldığı görülmektedir. ABD devletine siyonist Neokonservatifler yüzünden tam olarak egemen olamayan Başkan Obama, ABD merkezli küreselleşmeyi zorlamak için Asya kıtasındaki Afgan Savaşı’na öncelik vermektedir. Afganistan’da ABD varolduğu sürece, Asya güçlerinin Orta Asya’nın geçiş ülkesi üzerinde etkili olmaları mümkün görünmemektedir. Amerikan devleti artık kendi ordusunu İsrail siyonizmi için değil ama Amerikan hegemonyası doğrultusunda kullanmak istemekte, bu doğrultuda kendi istediklerini yapabilmek için de Türkiye’yi kullanmaya çalışmaktadır. Hem Ortadoğu’dan çekilirken, bölge güvenliğini Türkiye üzerine yıkarak Türkiye’yi İsrail’e karşı öne sürmekte, hem de Afgan Savaşı’nın en yoğun ve kanlı döneminde Türk askerini emperyalizmin piyonu olarak Afgan dağlarında Taliban ve El-Kaide terörüne karşı sahaya sürmeye çalışmaktadır. Ancak geri kalmış ülkelere kabul ettirilebilecek emperyal projeler için Türkiye’nin zorlanması, önümüzdeki dönemde sonuç vermeyecek, Türk devleti Irak’ın işgaline karışmadığı gibi İran ve Afgan Savaşlarına da saldırgan Batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda girmeyecektir. Türkiye’yi böylesine zor bir misyona zorlayan emperyal güçlerin bu durumu artık görmeleri gerekmektedir.
Yeni dünya koşullarında Afganistan üzerinde yeni bir denklem oluşmuştur. İngiltere ile Rusya arasında bir tampon ülke olarak yüz yıl önce kurulmuş olan bu ülkenin, yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu dünya ile Asya bütünleşmesinin geçiş kapısı ya da kilit konumuna geldiği görülmektedir. Bu durumu iyi bilen ABD, Pakistan üzerinden Taliban’ı kurdurarak ülkeyi karıştırmış ve bu karışıklığı şimdiye kadar sürdürerek kendisine karşı bir alternatif çözümün bu bölgeden Asya merkezli olarak dünya platformuna çıkışını önlemiştir. 11 Eylül provokasyonu, Irak ve Afganistan Savaşları için elverişli ortam yaratmış ve kendi kendini mağdur durumuna düşüren ABD emperyalizmi, bu durumdan yararlanarak Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelere saldırmayı gerçekleştirebilmiştir. Böylesine bir emperyal çıkış için bazı İslâmî grupları kendi istihbarat örgütleri üzerinden teröre yönlendiren ABD, bu grupların yarattığı tepkilerden yararlanarak teröre karşı savaş görünümünde emperyal planları doğrultusunda Orta Asya ve Orta Doğu savaşlarını sürdürerek bugünlere gelmiştir. Ne var ki gelinen aşama ABD açısından tam bir hüsrandır, çünkü tek kutuplu bir küresel imparatorluk için sürdürülen mücadele sonucunda bunun tamamen tersi olarak çok kutuplu bir dünya öne çıkmış ve ABD’nin askerî üstünlük kurma hedefi başarıya ulaşmamıştır. Hatta tamamen tersi yönde gelişmelere yol açarak yeniden büyük bir Amerikan düşmanlığının bütün dünya ülkelerinde yaygınlık kazanmasına ve İsrail’i ise bütünüyle dünyadan tecrit eolmasına yol açmıştır. İsrail bu yüzden elinde kalan tek yol olan savaşı sürdürmek istemekte, ABD ise G-20 ülkeleri gibi yeni projelerle kendisine karşı oluşan bütün büyük kutupbaşları ile büyük ülkeleri tek bir çatı altında toplayarak bu kez hegemonyasını savaş yerine işbirliği görünümü altında sürdürmek istemektedir. G-20 oluşumu ile bütün rakiplerini kendi önderliğinde yeni bir gruplaşmanın içine çekmeğe çalışan ABD, Afganistan Savaşı’nı sürdürerek Asyalı üç büyük ülkesinin de önünü kesmeyi hedefleyen ikili bir politika uygulamayı tercih etmektedir. İşine geldiğinde konferans salonlarını kullanan ABD emperyalizmi işine geldiğinde de dağlarda savaşları kullanmakta ve böylece dünya dengelerine oynayarak yeniden dünyanın merkezî gücü olmaya çalışmaktadır. Ne var ki, ABD’nin bu açıdan treni çoktan kaçırdığı bellidir.
Bugünün dünya koşullarında Türkiye Afganistan’a savaşacak asker gönderemez ve göndermemelidir. Çünkü bu bir haksız savaştır ve bir emperyal saldırganlıktır. Kendisi emperyal bir ülke olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı Hıristiyan emperyalizminin ya da İsrail Siyonizmi’nin çıkarları doğrultusundaki bir savaşa girmesi kesinlikle düşünülemez. Böylesine bir durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş gerekçesine de ters düşmektedir. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türk ve Müslüman bir devleti yok eden Batı’nın Hıristiyan emperyal ordularına karşı bir ulusal direniş ve kurtuluş savaşı sonrasında kurulan bağımsız devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti, kendisi gibi emperyalizmin tehdidi altında bulunan dünya ülkelerine karşı değil onlar ile aynı saflarda, kuruluş günlerinde olduğu gibi, antiemperyalist bir çizgide hareket ederek onların yanında yer almak durumundadır. Irak gibi Afganistan da mazlum bir ülkedir. Emperyalist saldırganlık bu iki ülkenin yüz binlerce insanının ölümüne neden olmuştur. Irak’ta bir buçuk milyon, Afganistan’da ise bir milyondan fazla mâsum insan haksız savaşlar yüzünden katledilmiştir. Bu nedenle, Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da savaşın bir an önce durması gerekmektedir. Bu doğrultuda, bir Afgan barışı projesi dünya gündemine getirilmeli ve Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde hızla devreye sokulmalıdır. Afganistan’a Türk askerî gönderileceğine bütün Amerikan askerleri bu ülkeden geri çekilmeli, yerine büyük bir Birleşmiş Milletler askerî gücü gönderilmelidir. Rusya ve Çin’in de üye olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden alınacak kararlar doğrultusunda, ABD ve Batılı müttefikleri barıştan yana hareket etmeli, NATO bir Batı hegemonyası askerî gücü olarak Afganistan’da Asyalı mazlum insanlara karşı kullanılmamalıdır. NATO yerine Birleşmiş Milletler Afganistan’da yönetimi ele almalı, bir ara Namibya’da uygulanan geçici Birleşmiş Milletler yönetimi bir manda idaresi biçiminde âcilen uygulamaya konulmalıdır. Ancak bu yoldan ABD Afganistan batağından kurtulabilir ve hegemonya için göstermelik terör savaşı sona erdirilebilir. Birleşmiş Milletler’in Afganistan’da oluşturacağı yeni yönetim, ABD sonrasında bu ülkeye Çin, Rusya ya da Hindistan’ın müdahale etmesini önleyerek, bu tampon ülkenin yeniden savaşlara sürüklenmesinin önüne de set çekebilir.
Afganistan bir Müslüman ve nüfusun yanında Türk nüfusu da olan bir Asya ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgi alanı içerisindedir. Atatürk döneminde Türkiye’den Afganistan’a asker gönderilmemiş ama eğitim amacıyla epeyce bir Afgan askeri Türkiye’ye gelmiştir. İki ülke arasında askerî antlaşmalar imzalanmış ve Türkiye Cumhuriyeti bu ülkeye yönelik bütün saldırılara karşı Afgan devletine destek olma sözü vermiştir. Şimdi Amerikan emperyalizmi için Türk askeri bu duruma tamamen ters düşerek Afganistan’a gönderilemez. Afgan askerleri gene eskiden olduğu gibi gelip Türkiye’de eğitim görebilirler ya da Türkiye ile Afganistan arasında imzalanacak yeni işbirliği ve güvenlik antlaşmaları ile Türkiye Afganistan’a her zaman her konuda yardım edebilir. Türkiye ile Afganistan İkinci Dünya Savaşı öncesinde Atatürk ve İran Şahı’nın öncülüğünde oluşturulan merkezî güvenlik paktı olan Sadabat Paktı’nın iki eşit üyesidirler Türkiye’nin Avrasya stratejisinde izlenen millî yolda, Güney Avrasya Türk hattı Türkiye’den başlamakta, İran’dan geçerek Afganistan’a kadar uzanmaktadır. Yeni Avrasya oluşumunun Güney Türk hattında Türkiye, İran ve Afgan ile beraber ve omuz omuza bir konuma sahip bulunmaktadır. Batı emperyalizmli kaynaklı; Afgan, Pakistan ve Türkiye Sünnî hattı oluşturmak ve bu hattın üzerinden İran Şiîliğine yönelik bir düşmanlık ya da karşıt güç oluşturmak girişimlerinin bu aşamada Türkiye tarafından ciddiye alınması mümkün değildir. Pakistan da bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin hem dostu, hem müttefiki daha da ileriye gidilirse kardeşi olan bir ülkedir. Güney Avrasya hattında Türkiye, İran ve Pakistan ile olduğu kadar Afganistan ile de yakın işbirliği ve dayanışma içerisinde olacak ve tarihten gelen Sadabat Paktı birlikteliği çerçevesinde bu kardeş ülkenin güvenliği için bölgedeki diğer komşu ve kardeş ülkeler ile ortak bir arayış içerisinde olacaktır. Türkiye İran ve Pakistan ile beraber bölgede terör ve savaşa karşı barış ve istikrarı sağlayacak bir güvenlik örgütlenmesi arayışı içerisinde olacaktır. Türkiye Afganistan’a Amerika istediği için değil ama, iki ülke ilişkileri ve bölgedeki gereksinmeler gerekli kıldığı noktada gidecek ve bu kardeş ülkeye sahip çıkarak yardımcı olacaktır. Çok kutuplu dünyada hiç bir kutup başı kendi politikası için Türkiye’yi kullanmaya kalkışmamalıdır. Türkiye bir Asya ülkesi olarak Asyalı kardeşleriyle her zaman birlikte olacaktır. Bu nedenle, haksız Afganistan Savaşı’na muharip Türk askeri gönderilemez.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’dan, son Amerika Birleşik Devletleri ziyareti sırasında, Afganistan’a Türk askeri göndermesi açıkça ve resmî olarak talep edilmiştir. Türk Dışişleri Bakanı’nın katılmadığı bir ortamda gerçekleşen toplantı sonrasında Türkiye’nin Washington Büyükelçisi istifa etmek zorunda kalmıştır. Dünyanın önde gelen hukuk devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik yapısının arkasında tarihten gelen çok ciddî bir birikim bulunmaktadır. Bu coğrafyada yüzyıllarca büyük devlet politikası izleyen Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan güçlü diplomasi geleneği, Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüş ve Batılı emperyalist devletlerin merkezî coğrafyada çevirdikleri her türlü oyuna karşı devreye girerek, yıkılmak istenen dengelerin yeniden kurulabilmesi için etkili olmuştur. Başbakan ya da Dışişleri Bakanları düzeyindeki devletlerarası ilişkilerde her zaman için, Türk devletinin diplomatik birikimini temsil eden büyükelçiler devrede olmuşlar ve resmî görüşmelerde her zaman Türkiye’yi temsil eden heyetler içerisinde yer almışlardır. Washington’da yaşanan son diplomatik kriz tam Afganistan’a asker gönderilmesi meselesi görüşülürken çıkmış ve Türk devletinin güvenliği açısından Afganistan’a asker gönderilmesine eskiden beri karşı çıkan Türk Dışişleri, tam da bu konular gündeme geldiği aşamada bypass edilmek istenmiştir.
Böylesine bir durum Turgut Özal döneminde de gündeme gelmişti. Özal’ın Cumhurbaşkanı olarak Batılı devlet başkanları ile yaptığı resmî görüşmelere, Türk Dışişleri Bakanı ile büyükelçilerin katılması engellenmek, devlet başkanlarının kafa kafaya vererek yaptıkları sohbet görüşmeleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomasisi yürütülmek istenmiştir. Normal koşullarda hiç bir biçimde kabul edilemeyecek bu tür girişimleri gündeme getiren Özal, devlet geleneğini bozduğu gibi, Türk Dışişleri’nin geleneksel çalışma düzenini de altüst etmiştir. Özal’ın Türk devlet geleneğine ve çağdaş Türkiye diplomasisine zarar veren politikaları sürdürmek isteyen bazı politik girişimlerin günümüzde de gündeme geldiği görülmektedir. Yeni bir düzene doğru uluslararası ilişkiler zorlanırken, Türk devletinin dış baskılar altında hareket etmesine yol açabilecek derecede riskli durumlarda, Türkiye’nin hariciye birikiminin bütünüyle devrede olması genel olarak beklenen bir durumdur. Fakat bu süreç çoğu zaman işlememektedir.
Yazımızın konusuna dönecek olursak: Afganistan denilince akla gelecek ilk şey, Sovyetler Birliği’nin bu tampon ülkeyi işgal ettiği yıllarda, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir görevlisi olarak Zbigniew Brzezinski’nin Amerikan silâhlarını, CIA tarafından yetiştirilmiş radikal İslamcı terörist Usame Bin Ladin’e teslim ederken çekilen resim gelmektedir. Cengiz Özakıncı bu resmi “İblisin Kıblesi-United States of İrtica” ismini taşıyan kitabının kapağına almıştır. Afganistan’daki gerçek durumu bundan daha iyi gösteren bir belge daha yoktur. Bu tampon ülkede savaş, Sovyet işgalinden bu yana devam etmektedir. Dün ABD’nin yetiştirdiği radikal İslâmcı teröristler Rusya’ya karşı bu ülkede savaşıyorlardı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya bu ülkeden çekilince, ABD Usame Bin Ladin ve onun öncüsü olduğu El Kaide örgütünü bahane ederek bu dağlık ülkeye yerleşmiştir. Şimdi ise, ABD bu ülkede, öldürtülen Pakistan Başbakanı Benazir Butto’nun girişimleri ile kurulmuş bulunan, Taliban isimli örgüte karşı savaşıyor görünümündedir. Bu örgütü, ABD’nin talebi üzerine Pakistan’dan toplanan işsiz talebelerin Pakistan üzerinden ABD’ye gönderilerek yetiştirilmeleri ile kurulmuş ve daha sonra da bu örgüt üzerinden Afganistan ülkesi bütünüyle bir savaş alanına dönüştürülmüştür. El Kaide ile beraber Taliban, ABD’nin, karşısına hiç bir devleti almadan, bütün dünyaya askerî üstünlüğünü yaymayı hedefleyen asimetrik savaş stratejisi doğrultusunda, Afgan Savaşı’nın dünyanın siyasal gündeminde başköşeye oturmasına katkı sağlamışlardır. İslâmcı görünümlü terör dün Rusya’yı Afganistan gibi bir geçiş ülkesinden geri püskürtürken, bugün de ülkede yarattığı savaş ortamı sayesinde Çin ve Hindistan gibi komşu büyük ülkeleri istikrarsızlığa sürüklemekte, ayrıca ABD’nin bu iki devi çevrelemesi için önemli bir konuma sahip Afganistan’a gelip yerleşmesine imkân sağlamaktadır. Türkiye’de resimleri basılan Brzezinski ve Usame Bin Ladin birlikteliği açıkca bu durumun doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Afganistan’da ABD resmî olarak Taliban ve El Kaide ile savaşmaktadır. Yâni, kendi yetiştirdiği bu örgütler üzerinden terör görünümlü asimetrik savaşını sürdürürken, bu ülkeye Çin, Hindistan, İran ve Rusya gibi büyük komşu ülkelerin girmesini ve müdahale etmesini önlemektedir. ABD Taliban ya da El Kaide ile görünüşte savaşırken, aslında bu dört büyük ülke ile savaşmakta ve kendi merkezli tek kutuplu dünya iddiasını devam ettirebilmek için Afganistan’dan geri çekilmemektedir. Yeni dönemde ABD tek kutuplu dünya düzeni kuramadığı için geri adım atmamak için bu ülkenin dağlarında direnmekte ve savaşı bu bölgede sürdürerek, Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkelerin kendisine karşı yeni kutup merkezi olarak öne çıkmalarını engellemek istemektedir. Afganistan stratejik olarak dünyanın en büyük kıtası olan ve ABD’nin üç büyük rakibi ülkenin arasında yer alan kritik bir ülke konumunda olması sebebiyle, uluslararası konjonktürde öne çıkmıştır. ABD savaş yolu ile bu ülkede sağladığı üstünlüğü çevre ülkelere de yaymak, Asya’nın ortalarında Rusya, Çin ve Hindistan üçgenine karşı kendi hegemonyasını geçerli kılmak ve zaman içerisinde bölgeye yerleşyerek İran’ı da arkadan vurmak istemektedir. Bu durumu yakından izleyen İran gibi bir büyük devlet de, onbin kilometre öteden gelen ABD saldırısının Asya kıtasının dışına çıkarılması doğrultusunda Rusya, Çin ve Hindistan üçgeni ile beraber hareket etmektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zaman içerisinde bir ekonomik örgütlenme olmanın ötesine giderek, ABD saldırganlığının bütün Asya kıtasını tehdit etmesini önlemek ve karşı dengeler oluşturmak üzere, yavaş yavaş yeni zirve toplantılarıyla bir askerî güvenlik örgütüne de dönüşmektedir. Afganistan’da hâlen savaşmakta olan ABD açısından en tehlikeli gelişme ŞİÖ’nün geniş çerçeveli işlevsel bir kimlik kazanarak Asya güvenlik yapılanmasına dönüşmesidir ki, böyle bir yapılanma ABD’nin bütünüyle Asya kıtasının dışına çıkartılması anlamına gelebilir.
Hâlen Afganistan dağlarında Taliban ve El-Kaide ile savaşır görünen ABD için en kritik aşama ŞİÖ’nün askerî bir kuruluşa dönüşmesidir. ABD için tek tek bile çok büyük olan bu dört ülkenin savaşa karşı barışı güvence altına alabilme doğrultusunda ortak bir güvenlik paktına yönelmeleri, ABD açısından Afganistan savaşının kaybı anlamına gelmektedir. ABD’nin, Irak Savaşı gibi bir başarısızlıktan sonra Afganistan Savaşı’nı da Asya kıtasının bu dev ülkelerinin birlikteliğine karşı kazanabilmesi mümkün değildir. Bu durumu ABD’li yetkililer de bilmektedir. ABD Genelkurmay Başkanı Afganistan savaşının çok kötü gittiğini ve iki-üç yıllık gelecekte ABD ordusunun çok büyük asker zayiatı vereceğini açıkca ilân etmiştir. Tam da bu aşamada Amerikan Başkanı Obama Türkiye’den Afganistan için açıkça savaşacak asker istemekte ve Türk askerî birliklerinin Afganistan dağlarında mevzilenmelerini talep edilmektedir. ABD Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarından hemen sonra, Obama’nın Türkiye’den asker istemesi, durumun vahim ve acil boyutlarını açıkca ortaya koymaktadır. Amerika, soğuk savaş döneminden kalma alışkanlıklarını hâlâ terk edemediği için Türkiye’ye baskı yapma hakkını kendinde görmekte, Türk askerini bir piyon olarak Taliban teröristlerinin önüne atmak istemektedir. PKK terörü ile savaştığı için antrenmanlı bir ordu konumunda olan Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin bu durumundan Amerika Birleşik Devletleri yararlanmak istemekte ve bu nedenle Türk Genelkurmayı Afganistan Savaşı’na zorlamaktadır.
İngiliz emperyalizminin Avustralya ve Yeni Zelandalıları bir sömürge imparatorluğu ordusu çerçevesinde Çanakkale Savaşı’nda kullandığı gibi, ABD emperyalizmi de kendi hegemonya düzeni doğrultusunda Türk ordusu Afganistan dağlarında haklı olmayan bir savaş için kullanmaya çalışmaktadır. İngiltere’nin yerine Batı emperyalizminin jandarmalığına soyunmuş olan Amerika Birleşik Devletleri, Okyanus bölgesinden getirtilen Anzaklar ile Hindistan’dan getirilerek Osmanlı ordusuna karşı kullanılan Gurkaların konumuna Türk askerini sürüklemek istemektedir.
Avrupa Birliğine tam üye yapılmayan Türkiye Cumhuriyeti Batı kapitalist sisteminin bir parçası ya da ortağı değil ama bekçisi konumuna indirgenmek istenmektedir. Soğuk savaş döneminde Batı Bloku’nun güvenliği âcil olunca Türkiye’yi NATO’ya alanlar , Sovyetler Birliği dağılınca, güvenlik konusunun gündemden düşmesi nedeniyle, Türkleri dışlayarak beraberce külfetini taşıdıkları Batı kapitalist düzeninin nimetlerinden Türk ulusunu ve devletini mahrum bırakmışlardır. Yarım yüzyıllık bekleyiş ve özveri sonrasında Avrupa kıtasından tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi dışlanan bir Türkiye, yeniden Batı’nın çıkarları doğrultusunda Asya kıtasında yeni askerî maceralara alet edilmek istenmektedir. Kendini bilen her devletin ya da ulusun başkalarının maceralarına alet olmayı redetmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin de Batı’dan gelen bu tür baskılara karşı durması ve kendisini koruması gerekmektedir. Türk devletinin bugünkü yöneticilerinin dünya tarihi bilgileriyle beraber Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yaşanan gelişmeleri bugün yeniden hatırlamalarında ve üzerinde düşünmelerinde yarar vardır. Osmanlı orduları, devletin kuruluşu tamamlandıktan sonra sürekli olarak Batılı ülkeler ve Hıristiyan devletler ile karşı savaşmıştır. Afganistan Savaşı bu açıdan da dünyanın merkezinde kurulmuş olan Türk devletlerinin askerî geleneğine ters düşmektedir. Afgan Savaşı’nda Hıristiyan ABD ile Müslüman Afganistan karşı karşıya gelmektedir. Böylesine bir savaşta Türkiye Cumhuriyeti bir Müslüman ülke olarak Hıristiyanlarla aynı cephede Müslümanlara karşı savaşamaz. Böylesine bir durum dünyanın Müslüman halkları arasındaki antiemperyalist dayanışmaya ters düşecek ve Türkiye’yi bütünüyle Hıristiyan Batı emperyalizminin cephe ülkesi ile Truva atı konumuna düşürecektir. Amerika’nın emperyalist savaşı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin hiç bir ilgisi bulunmamaktadır. Afganistan Savaşı bütünüyle bir emperyalist saldırıdır ve Irak Savaşı gibi sonu hüsran ile bitmeye mahkûmdur. Sonu şimdiden belli olan bir emperyal maceraya koskoca Türk devleti ve ordusu alet edilemez.
Türkiye Cumhuriyeti kendisinin olmayan bir savaşa açıkca giremez. Türkiye’nin soğuk savaş döneminden kalma NATO üyeliği, Afgan Savaşı’na katılması için yeterli bir neden ya da gerekçe olamaz. Türkiye soğuk savaş dönemindeki Sovyet tehdidine karşı kendisini korumak amacıyla NATO içerisinde yer almak durumunda olmuştur. Bu yüzden de Batı Bloku’nun güvenliği doğrultusunda büyükçe bir bedel ödeyerek, bütün komşuları ile karşı karşıya gelmiştir. NATO, soğuk savaş döneminin güvenlik örgütü olarak misyonunu, o dönemin bitişiyle beraber tamamlamıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber karşıt örgüt olan Varşova Paktı nasıl dağıldı ise, NATO’nun da benzeri bir biçimde tasfiye edilmesi gerekiyordu. Böylesine bir dengeyi bozan ABD tek merkezli hegemonya düzeni için NAOT’yu elinde tutmuş ve daha sonra da alan dışı hareket doktrinini getirerek , bu askerî örgütü savunma kuruluşu olmaktan çıkararak yeni bir Batı hegemonya yapılanmasının askerî gücüne dönüştürmüştür. Uluslararası dengeler ve hukuk açısından tam bir hegemonya haksızlığı anlamına gelen bu yeni NATO yapılanması, haklı savunmalar yerine haksız saldırıların örgütün gündemine girmesine yol açmıştır. Son yirmi yıldır NATO artık bir savunma örgütü olarak değil, ama Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerinde ABD merkezli Batı emperyalizmi ile gene ABD’deki güçlü lobileri üzerinden İsrail merkezli Siyonizm’in saldırı örgütü konumuna sürüklenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bağımsız devlet olarak böylesine bir durumu kabul etmesi mümkün değildir. Çünkü çifte standartlı davranan Batı emperyalizmi her aşamada NATO’yu kendi çıkarlarına alet etmiştir. Türkiye’yi otuz yıldır tehdit eden bölücü teröre karşı Türk devletini korumayan, aksine teröre yardımcı olan bu kuruluş, Afganistan’da ABD’nin çıkarları söz konusu olduğunda, NATO Antlaşması’nın teröre karşı koruyucu maddelerini harekete geçirmiştir. ABD ve İsrail kendi çıkarları için Irak’ın kuzeyinde kukla devlet kurarken, örgüt üyesi Türkiye’nin korunması için işletilmeyen teröre karşı koruma maddeleri, ABD’nin en küçük çıkarları söz konusu olduğunda hemen Afganistan’da devreye sokulmuştur. Sırf bu konu bile, Türkiye’nin Afganistan’da ABD’nin yanında savaşması açısından ciddî bir handikap ve tartışma oluşturmaktadır. Bu gibi sorunlar, ABD’nin çıkarları kadar diğer Türkiye’nin de ulusal çıkarları açısından değerlendirilmek zorundadır. Türkiye, kendisinin olmayan Irak Savaşı’na nasıl son anda girmekten kaçındı ise, gene kendisinin olmayan Afganistan ve İran Savaşlarından da kaçınmak durumundadır. Bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin yanıbaşındaki İslâm ülkelerine Batı’nın, Hıristiyan emperyalizmi ya da İsrail’in Siyonizmi’nin çıkarları doğrultusunda, savaş açılmasına alet olması ya da dış baskılarla katılması düşünülemez. Türkiye’den soğuk savaş dönemi alışkanlığı ile böylesine bir haksızlığa alet olmasını ya da katılmasını beklemek gerçekci değildir. Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu devlet ve ordu birikimi ile dünyanın değişen koşullarını kendi ulusal çıkarları doğrultusunda değerlendirerek, yeni bir tutum belirleme hakkına ve kapasitesine sahip bulunmaktadır. Batılı dost ve müttefik ülkelerin bu durumu kabul etmelerinde karşılıklı ilişkiler açısından yarar vardır.
Obama görevi teslim alırken yaptığı konuşmada, Amerikan askerlerinin en kısa zamanda Irak’tan çekileceğini ama Afganistan’da kalacaklarını ve sonuçsuz savaşı ellerinden geldiğince sonuna kadar sürdüreceklerini resmen açıklamıştır. İsrail yüzünden Ortadoğu’ya takılıp kalan ABD’nin bu on yıllık zaman dilimi içerisinde diğer kıtalardaki üstünlüğünü yitirmesi, ABD’nin aklını başına getirmiş ve bu nedenle Ortadoğu’dan çekilmeye karar vermiştir. ABD, İsrail için Irak’ta savaşırken, Rusya Kuzey Buz Denizi’nde, Brezilya Latin Amerika’da, Çin ve Hindistan Asya’da ve Afrika’da yayılmaya başlamışlar, Avrupa Birliği giderek ABD’den uzaklaşmış ve İsrail yüzünden ABD dünya kıtalarındaki üstünlük konumunu yitirmiştir. Şimdi gelinen bu aşamada ABD yeniden küresel gücünü toparlayabilmek için, Ortadoğu’daki yükünü Türkiye’nin üzerine atmaya çalışmakta, ama dünya hegemonyasında kendisinin en büyük rakipleri olan Çin, Rusya ve Hindistan gibi dev ülkelerin önünü kesebilmek doğrultusunda Afganistan Savaşı’nı sürdürmek istemektedir. Obama’nın son çıkışları ve açıklamaları bu durumu doğrularken, ABD ile İsrail’in bu yüzden arasının açıldığı görülmektedir. ABD devletine siyonist Neokonservatifler yüzünden tam olarak egemen olamayan Başkan Obama, ABD merkezli küreselleşmeyi zorlamak için Asya kıtasındaki Afgan Savaşı’na öncelik vermektedir. Afganistan’da ABD varolduğu sürece, Asya güçlerinin Orta Asya’nın geçiş ülkesi üzerinde etkili olmaları mümkün görünmemektedir. Amerikan devleti artık kendi ordusunu İsrail siyonizmi için değil ama Amerikan hegemonyası doğrultusunda kullanmak istemekte, bu doğrultuda kendi istediklerini yapabilmek için de Türkiye’yi kullanmaya çalışmaktadır. Hem Ortadoğu’dan çekilirken, bölge güvenliğini Türkiye üzerine yıkarak Türkiye’yi İsrail’e karşı öne sürmekte, hem de Afgan Savaşı’nın en yoğun ve kanlı döneminde Türk askerini emperyalizmin piyonu olarak Afgan dağlarında Taliban ve El-Kaide terörüne karşı sahaya sürmeye çalışmaktadır. Ancak geri kalmış ülkelere kabul ettirilebilecek emperyal projeler için Türkiye’nin zorlanması, önümüzdeki dönemde sonuç vermeyecek, Türk devleti Irak’ın işgaline karışmadığı gibi İran ve Afgan Savaşlarına da saldırgan Batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda girmeyecektir. Türkiye’yi böylesine zor bir misyona zorlayan emperyal güçlerin bu durumu artık görmeleri gerekmektedir.
Yeni dünya koşullarında Afganistan üzerinde yeni bir denklem oluşmuştur. İngiltere ile Rusya arasında bir tampon ülke olarak yüz yıl önce kurulmuş olan bu ülkenin, yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu dünya ile Asya bütünleşmesinin geçiş kapısı ya da kilit konumuna geldiği görülmektedir. Bu durumu iyi bilen ABD, Pakistan üzerinden Taliban’ı kurdurarak ülkeyi karıştırmış ve bu karışıklığı şimdiye kadar sürdürerek kendisine karşı bir alternatif çözümün bu bölgeden Asya merkezli olarak dünya platformuna çıkışını önlemiştir. 11 Eylül provokasyonu, Irak ve Afganistan Savaşları için elverişli ortam yaratmış ve kendi kendini mağdur durumuna düşüren ABD emperyalizmi, bu durumdan yararlanarak Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelere saldırmayı gerçekleştirebilmiştir. Böylesine bir emperyal çıkış için bazı İslâmî grupları kendi istihbarat örgütleri üzerinden teröre yönlendiren ABD, bu grupların yarattığı tepkilerden yararlanarak teröre karşı savaş görünümünde emperyal planları doğrultusunda Orta Asya ve Orta Doğu savaşlarını sürdürerek bugünlere gelmiştir. Ne var ki gelinen aşama ABD açısından tam bir hüsrandır, çünkü tek kutuplu bir küresel imparatorluk için sürdürülen mücadele sonucunda bunun tamamen tersi olarak çok kutuplu bir dünya öne çıkmış ve ABD’nin askerî üstünlük kurma hedefi başarıya ulaşmamıştır. Hatta tamamen tersi yönde gelişmelere yol açarak yeniden büyük bir Amerikan düşmanlığının bütün dünya ülkelerinde yaygınlık kazanmasına ve İsrail’i ise bütünüyle dünyadan tecrit eolmasına yol açmıştır. İsrail bu yüzden elinde kalan tek yol olan savaşı sürdürmek istemekte, ABD ise G-20 ülkeleri gibi yeni projelerle kendisine karşı oluşan bütün büyük kutupbaşları ile büyük ülkeleri tek bir çatı altında toplayarak bu kez hegemonyasını savaş yerine işbirliği görünümü altında sürdürmek istemektedir. G-20 oluşumu ile bütün rakiplerini kendi önderliğinde yeni bir gruplaşmanın içine çekmeğe çalışan ABD, Afganistan Savaşı’nı sürdürerek Asyalı üç büyük ülkesinin de önünü kesmeyi hedefleyen ikili bir politika uygulamayı tercih etmektedir. İşine geldiğinde konferans salonlarını kullanan ABD emperyalizmi işine geldiğinde de dağlarda savaşları kullanmakta ve böylece dünya dengelerine oynayarak yeniden dünyanın merkezî gücü olmaya çalışmaktadır. Ne var ki, ABD’nin bu açıdan treni çoktan kaçırdığı bellidir.
Bugünün dünya koşullarında Türkiye Afganistan’a savaşacak asker gönderemez ve göndermemelidir. Çünkü bu bir haksız savaştır ve bir emperyal saldırganlıktır. Kendisi emperyal bir ülke olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı Hıristiyan emperyalizminin ya da İsrail Siyonizmi’nin çıkarları doğrultusundaki bir savaşa girmesi kesinlikle düşünülemez. Böylesine bir durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş gerekçesine de ters düşmektedir. Osmanlı İmparatorluğu gibi Türk ve Müslüman bir devleti yok eden Batı’nın Hıristiyan emperyal ordularına karşı bir ulusal direniş ve kurtuluş savaşı sonrasında kurulan bağımsız devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti, kendisi gibi emperyalizmin tehdidi altında bulunan dünya ülkelerine karşı değil onlar ile aynı saflarda, kuruluş günlerinde olduğu gibi, antiemperyalist bir çizgide hareket ederek onların yanında yer almak durumundadır. Irak gibi Afganistan da mazlum bir ülkedir. Emperyalist saldırganlık bu iki ülkenin yüz binlerce insanının ölümüne neden olmuştur. Irak’ta bir buçuk milyon, Afganistan’da ise bir milyondan fazla mâsum insan haksız savaşlar yüzünden katledilmiştir. Bu nedenle, Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da savaşın bir an önce durması gerekmektedir. Bu doğrultuda, bir Afgan barışı projesi dünya gündemine getirilmeli ve Birleşmiş Milletler’in öncülüğünde hızla devreye sokulmalıdır. Afganistan’a Türk askerî gönderileceğine bütün Amerikan askerleri bu ülkeden geri çekilmeli, yerine büyük bir Birleşmiş Milletler askerî gücü gönderilmelidir. Rusya ve Çin’in de üye olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden alınacak kararlar doğrultusunda, ABD ve Batılı müttefikleri barıştan yana hareket etmeli, NATO bir Batı hegemonyası askerî gücü olarak Afganistan’da Asyalı mazlum insanlara karşı kullanılmamalıdır. NATO yerine Birleşmiş Milletler Afganistan’da yönetimi ele almalı, bir ara Namibya’da uygulanan geçici Birleşmiş Milletler yönetimi bir manda idaresi biçiminde âcilen uygulamaya konulmalıdır. Ancak bu yoldan ABD Afganistan batağından kurtulabilir ve hegemonya için göstermelik terör savaşı sona erdirilebilir. Birleşmiş Milletler’in Afganistan’da oluşturacağı yeni yönetim, ABD sonrasında bu ülkeye Çin, Rusya ya da Hindistan’ın müdahale etmesini önleyerek, bu tampon ülkenin yeniden savaşlara sürüklenmesinin önüne de set çekebilir.
Afganistan bir Müslüman ve nüfusun yanında Türk nüfusu da olan bir Asya ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgi alanı içerisindedir. Atatürk döneminde Türkiye’den Afganistan’a asker gönderilmemiş ama eğitim amacıyla epeyce bir Afgan askeri Türkiye’ye gelmiştir. İki ülke arasında askerî antlaşmalar imzalanmış ve Türkiye Cumhuriyeti bu ülkeye yönelik bütün saldırılara karşı Afgan devletine destek olma sözü vermiştir. Şimdi Amerikan emperyalizmi için Türk askeri bu duruma tamamen ters düşerek Afganistan’a gönderilemez. Afgan askerleri gene eskiden olduğu gibi gelip Türkiye’de eğitim görebilirler ya da Türkiye ile Afganistan arasında imzalanacak yeni işbirliği ve güvenlik antlaşmaları ile Türkiye Afganistan’a her zaman her konuda yardım edebilir. Türkiye ile Afganistan İkinci Dünya Savaşı öncesinde Atatürk ve İran Şahı’nın öncülüğünde oluşturulan merkezî güvenlik paktı olan Sadabat Paktı’nın iki eşit üyesidirler Türkiye’nin Avrasya stratejisinde izlenen millî yolda, Güney Avrasya Türk hattı Türkiye’den başlamakta, İran’dan geçerek Afganistan’a kadar uzanmaktadır. Yeni Avrasya oluşumunun Güney Türk hattında Türkiye, İran ve Afgan ile beraber ve omuz omuza bir konuma sahip bulunmaktadır. Batı emperyalizmli kaynaklı; Afgan, Pakistan ve Türkiye Sünnî hattı oluşturmak ve bu hattın üzerinden İran Şiîliğine yönelik bir düşmanlık ya da karşıt güç oluşturmak girişimlerinin bu aşamada Türkiye tarafından ciddiye alınması mümkün değildir. Pakistan da bir Müslüman ülke olarak Türkiye’nin hem dostu, hem müttefiki daha da ileriye gidilirse kardeşi olan bir ülkedir. Güney Avrasya hattında Türkiye, İran ve Pakistan ile olduğu kadar Afganistan ile de yakın işbirliği ve dayanışma içerisinde olacak ve tarihten gelen Sadabat Paktı birlikteliği çerçevesinde bu kardeş ülkenin güvenliği için bölgedeki diğer komşu ve kardeş ülkeler ile ortak bir arayış içerisinde olacaktır. Türkiye İran ve Pakistan ile beraber bölgede terör ve savaşa karşı barış ve istikrarı sağlayacak bir güvenlik örgütlenmesi arayışı içerisinde olacaktır. Türkiye Afganistan’a Amerika istediği için değil ama, iki ülke ilişkileri ve bölgedeki gereksinmeler gerekli kıldığı noktada gidecek ve bu kardeş ülkeye sahip çıkarak yardımcı olacaktır. Çok kutuplu dünyada hiç bir kutup başı kendi politikası için Türkiye’yi kullanmaya kalkışmamalıdır. Türkiye bir Asya ülkesi olarak Asyalı kardeşleriyle her zaman birlikte olacaktır. Bu nedenle, haksız Afganistan Savaşı’na muharip Türk askeri gönderilemez.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder